"Şeytan tembellerden beslenir". Meşguliyeti olmayan beyin kısa zaman sonra gereksiz şeylerle ilgilenmeye başlar.
Hiçbir sey yapmayan kişi, Sıkıntılarını tekrar tekrar çiğniyor gibidir. Bu geviş getirme, beyni beslemediği gibi onu bitirir de.
[Jules Payot]
Peki, böyle bir âlim neden isyan noktasına geldi?
Sultan Çelebi Mehmed, biraderi Musa Çelebi’yi bertaraf ederek hükümdar olunca Şeyh Bedreddin’i kazaskerlikten azletti. İlim ve faziletine hürmet göstererek iki oğlu ve kızıyla birlikte 1413’te İznik’te ikamete mecbur etti ve kendisine bin akçe maaş bağlattı.
Şeyh Bedreddin Konya, Tire, Sakız, Kütahya ve Bursa’yı gezip ileri gelen kimselerle görüşürken Çelebi Mehmed Bursa’ya hâkim bulunuyordu. Muhtemelen şeyhin siyasi bir ihtiras içinde olduğunu sezmişti. Rumeli’de bulunan ve Anadolu ile bağları kesilmiş olan Musa Çelebi’nin bu durumdan hakkıyla haberdar olmaması anlaşılabilir. Bu itibarla Çelebi Mehmed iktidara gelince saltanatı için tehlikeli gördüğü şeyhi görevinden azletmiş olmalıdır. Buna karşılık kendisine yüksek bir maaş bağlatmak suretiyle kadr u kıymetini de takdir etmiş oluyordu.
Fakat Şeyh Bedreddin bir türlü bu durumu kabullenemedi. Görünüşte dinî-tasavvufî gerçekte ise siyasi teşkilatlanmayı sağlamak üzere faaliyetlerde bulunmaya başladı. İznik’te bir taraftan eser telif ederken, diğer taraftan kendisini ziyarete gelenlerle görüşüyor ve onları tam bir propagandist olarak memleketlerine yolluyordu. Kısa zamanda çevresinde geniş bir mürid ve sempatizan bir güruh oluşturmayı başarmıştı. Kazaskerlik yapmış olması da kendisine bu konuda büyük kolaylık ve güven sağlıyordu. Bu arada Tire’de tanıştığı Börklüce Mustafa’yı Aydın ve civarında propaganda faaliyetiyle görevlendirdi.
Şunu ifade edebiliriz ki Şeyh Bedreddin, hem Musa Çelebi’nin kazaskeri ve hem de büyük bir tasavvuf şeyhi olarak Osmanlı ülkesinde tam manasıyla hâkimiyet oluşturacaktı. Kardeş kavgaları ona bu fırsatı fazlasıyla vermişti. Mehmed Çelebi ortadan kaldırıldıktan sonra Musa Çelebi’yi bertaraf etmek onun için daha kolaydı. Ancak Çelebi Mehmed’in
Şimdi gelelim en tartışmalı noktaya. Toplumda yıllardır padişahların Harem’deki bütün cariyelerle veya istediği ile eş hayatı yaşadığı gibi bir algı oluşturuldu. Harem’deki cariyelerin hepsi ile padişahlar eş hayatı mı yaşıyorlardı?
Öncelikle şunu bilmek gerekir ki Harem’in teşkilatını bir tarafa bırakırsak burada padişahların aile hayatı ile ilgili anlatılanların neredeyse tamamına yakını hayal ürünüdür. Bu bilgiler büyük oranda Batılı seyyahların veya yazarların kaleminden çıkmıştır. Bunun sebeplerini on yıllık ciddi bir çalışmanın sonunda Osmanlı Harem-i Hümayun’u hakkında ciddi bir eser ortaya koyan Leslie Peirce:
“Biz Batılılar İslam toplumunda cinselliği saplantı haline getirmek gibi eski ama güçlü bir geleneğin mirasçılarıyız. Harem, Müslüman cinsel duyarlılığı üzerine kurulu Batı efsanelerinin kuşkusuz en yaygın simgesidir.”
dedikten sonra bu yanlış algının sebeplerini ise şu şekilde ifade eder:
“Harem’de yaşayanlar bu kurumun çalışmasını anlatmadıkları için, o dönemden elimizde kalan kaynaklar Osmanlıları anlatan Avrupalı gözlemcilerdir. XVI. ve özellikle de XVII. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nu ve sarayını kapsamlı olarak anlatan eserler Avrupalı gezginler ve büyükelçiler kadar sultan sarayında hizmet etmiş esir ve dönmeler tarafından da yazılmış olanlardır. Harem ve sultanın cinsel yaşamına ilişkin tasvirler Osmanlılar hakkındaki kitapların satışına açıkça yardımcı olduğundan en fazla yer bunlara veriliyordu.”
Sultan IV. Mehmed Han zamanında İstanbul’a gelen ünlü Fransız seyyahı Jean Baptiste Tavernier’in hatıraları da Leslie Peirce’yi teyit etmektedir. Tavernier, seyahatnâmesinde Topkapı Sarayı hakkında bilgi verirken son kısımda Harem Dairesi’ne kısa bir bölüm ayırmıştır. Bu bölümün girişinde yaptığı açıklama meselenin can alıcı noktasını ortaya
Hazreti Ömer'in radıyallahu anh şu ifadesi ise İslam'da kölelerin durumunu göstermesi açısından en müşahhas örnektir.
"Köle sahibi olmak, köle olmaktır."