Kafasının içinde mahiyet bulan paradoksal döngülerin içinde, kabuğuna çekilmiş bir kaplumbağa gibi yaşar Raskolnikov. Herkesle her tür ilişkisini kesmiştir. Sanki zihni şarap tanrısı Baküs'ün etkisi altında kalmışçasına bulanık, karman çormandır. Düşüncelerinin ayakları yere sağlam basmaz, her yeni düşüncesinde sendeleyerek devam eder yoluna. Neyin doğru olduğuna karar vermek, neyi düşüncelerinin içine katacağını seçmek onun için müphem bir zulümdür. Fikirlerinin arasında kaybolmadan doğru düşünceye ulaşmak onun için Golgotha'ya tırmanmakla eş değerdir... Raskolnikov'u "Ben bir bit miyim, yoksa insan mı?" ikilemine götüren içine kapandığı yalnızlık ortamında oluşturduğu bireyci , toplumsal içeriği yönünden ise anarşik düşünceleridir. Bedeni içinde bulunduğu yüzyıla, adımları bastığı yerküreye ait değil gibidir. Hastalıklı zihninin armağanı ters yönde çalışan etkileyici zekası ve kararmış ruhu yaptırır geleceğini inşa ettiren hatalarını. Şehvetten yoksun yüreğini son ana kadar farkında olmasa da, muhafazakar bir fahişeye emanet eder, yüreğiyle sınırlı kalmaz tüm benliğiyle soyutça atılır kollarına, dizlerine atılıp prangalı ayaklarının ağırlığıyla sarılırken anlar tüm bunları. Kendi kafasının içinde kurduklarıyla, etrafında duydukları hatta gözlemledikleriyle ve sanrılarıyla günlük yaşantısını zihin kasesinin içinde çırpıp, tinin ateşli fırınına sürüp geçen zamanı hesaplayamadığından mütevellit orada unutup yakmasaydı eğer, ne Gregor Samsa' nın böceğe dönüştüğünde duyduğu, ne Bay R'nin bilinmeyen kadını asla bilemeyeceğini farkettiği, ne kavalın sesiyle bambaşka ıssız lağımlara giden farelerin anlayamadığı, ne de kütüphanesi yanan Hypatia'nın çektiği acıları duyumsayacaktı. Ama belki onun içindeki bundan bile fazlaydı. Yaşadığı şey bunlardan daha farklıydı.