Jeanne da bu değişimlerden payını almıştı. Duruma kendisi bile şaşırıyordu. Julien onun için bir yabancı, ruhunu ve kalbini kapattığı bir yabancı halini almıştı. Sık sık, sevip evlendiği adamın nereye gittiğini düşünüyor, birbirlerine sarılıp yatmamışçasına bu kadar yabancı düşebilmelerini anlayamıyordu.
Göz göze kaldılar. İç içe geçmek isteyen iki ruhun sabit, keskin, delici bakışlarıyla baktılar. Gözlerinde,
gözlerinin ardında, içine sızamadıkları yabancıyı arıyor, sessiz, kararlı bir sorgulamaya girişiyorlardı sanki. Birbirleri için ne anlam taşıyacaklardı?
Tutku olduğunu sandığı, bütün varlığını harekete geçiren, çılgınca sevinmesine, kalbinin alt üst olmasına neden olan bu duyguları daha önce yaşamamıştı. Yine de onu sevmeye başladığını sanıyordu, çünkü bazen onu düşündüğünde kendini kaybedecek gibi oluyordu ve sürekli de onu düşünüyordu. Yanında olduğunda kalbi deli gibi çarpmaya başlıyordu. Bakışlarıyla karşılaştığında önce kızarıyor, sonra rengi atıyordu. Sesini duyduğunda ürperiyordu.
“Evet ama tek başına seyahat etmek insanı hüzünlendiriyor. İzlenimleri paylaşabilmek için en az iki kişi olmak şart.”
Genç kız düşündü: “Doğru... Yine de tek başıma gezintiye çıkmak hoşuma gidiyor... İnsan tek başına hayaller kurarken kendini çok iyi hissediyor...”
Delikanlı uzun uzun süzdü onu: “İki kişilik hayaller de kurulabilir.”