Virginia Woolf şüphesiz benim en sevdiğim yazarlardan birisi ve demeliyim ki, her yazdığı sözcükte kendimi buluyorum, bu sıkça yaşanan bir olay da olmuyor.
Belki bilen bilir Virginia, depresif birisi ve bunu eserlerinde ağır bir şekilde hissediyorsunuz, zaten kitaplar bilinç akışı tekniğiyle yazılınca o depresifliği tam anlamıyla alıyorsunuz ruhunuza. Ama kötü hissettirmiyor, tam tersine sanki bu koskoca evrende yalnız değilmişsiniz gibi hissettiriyor, sanki ne hissettiğimizi anlıyormuş gibi sarılıyor derinden. Belki de bir bana oluyordur bu, sizi bilemiyorum.
Bu kitap şu ana kadar okuduğum en iyi Woolf kitabı, diyebilirim. Her bir karakterde kendimden bir parça buldum, her biri bir korkumu, sevincimi, heyecanımı ve anımı yansıtıyordu sanki. Onların düşüncelerinde çok şey gördüm, fikir alışverişi yaptım. Okudukça ruhuma işlediler sanki.
(SPOİLER OLABİLİR.)
(SPOİLER OLABİLİR)
(SPOİLER OLABİLİR.)
Ama özellikle ilgimi çeken bir karakter vardı kitapta: Septimus. Uzun uzun yazardım onun hakkında, yazılmayacak bir karakter değil. Yaşadığı savaştan etkilenmiş, psikolojisine işlemiş bir karakter. Karısı onun bu haline üzülüyor, derdine derman bulacağım derken...
Ah, dedim Septimus intihar ettiğinde, keşke o odada bulunsaydım ve intiharına engel olabilseydim, sarılabilseydim, tüm acılarına ortak olabilseydim.
Hayatta nice Septimuslar var, görmesi zor değil.