• Başlarda sıkıcı olsa da hapishane ve sonrası olaylar insanı sürüklüyor. Sıkça gereksiz betimlemelerdeb sıkılabilirsiniz. Noktalama işareti olarak sadece virgül ve nokta kullanılmış. Ben buna rağmen okurken zorlanmadım fakat bazı arkadaşlar zorlanabilir.
  • Kıyıya çıkmanın vakti geldi. Sensizlik hikayelerimi noktalamak istiyorum. Nokta dersem bit, virgül dersem devam et tamam mı canım?
    "Noktalı virgül, noktalı virgül, noktalı virgüüüüüül.."
  • Ne söylesem ki;
    Ne yazsam bilemedim hafız;
    Nokta "mı koysam bu olan bitene,
    Yoksa virgül koyup devammı etsem,
    Yada nokta koyup susup,
    Yutkuna yutkuna kabul mü etsem,
    Söylesene hafız ne etsem ben.?
  • Politik amaçlar doğrultusunda Portekiz'den Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na gönderilen bir fil ve terbiyecisinin konu alındığı roman içerik bakımından çok zengindi. Fil Süleyman ve özellikle de terbiyecisi Subhro'dan hepimizin hayatla ilgili öğreneceği çok şey var. Zira Subhro'nun düşünce tarzı mükemmeldi.

    Budizm ve Hristiyan inançları hakkında pek çok yeni bilgi edindim. Yazarın mizahi ögelerle harmanladığı ve romanın içine serpiştirdiği dini ve siyasi eleştirileri okumak ise çok keyif vericiydi. •
    Yazarın diline alışmak ise başta epey zordu, Saramago özel isimlere büyük harfle başlamıyor, virgül ve nokta dışında noktalama işareti kullanmıyor ve diyalogları da paragrafın içerisinde aktarıyor. Çevirmen Pınar Savaş'ın bu konuda gerçekten çok iyi iş çıkardığını düşünüyorum. Öyle ki kitaba ilk başladığımda bu üsluba alışamayacağımı ve yarım bırakacağımı sanarken biraz okuduktan sonra bu yazım tarzından oldukça keyif aldığımı fark ettim. •
    Önsözde yazdığına göre yazar bu kitabı hastalığı sırasında yazmış ve bitiremeden ölmekten çok korkuyormuş. Beni en çok etkileyen şeylerden biri ise Saramago'nun kitabı eşine ithaf ederek "Ölmeme izin vermeyen Pilar'a" yazması oldu. Jose Saramago'nun eğlenceli dilini ve düşüncelerini aktarış biçimini çok sevdim.
  • Bir şeyin doğruluğuna inanmamızdaki en önemli kıstasımız nedir? Kendi gözlerimizle görmüş olmak mı? Peki gerçekten her baktığımız şeyi tam anlamıyla "görüyor" muyuz? "Görme" gözlerimizin bize sunduğu sadece biyolojik ardı sıra dizilmil olaylar bütünü mü yoksa beynimize gelen iletilerin pekçok değerlendirmeye tabi tutularak elenmesi, öne çıkarılması, gruplandırılması sonucu elimizde kalan görüntüler mi? Eğer ikinci seçenekse fizyolojik olarak gören gözlerimiz baktığı çerçevede bazı görüntüleri yok sayarak görme eylemimizi sekteye uğratmaz mı? Bu da bir çeşit körlük değil midir?

    Peki patolojik bir körlüğümüzün olmaması tam anlamıyla kör olmadığımız sonucunu çıkarmak için yeterli midir? Sokakta acı çeken bir hayvanın yanından hiçbir şey yapmadan geçerken, ağlayan bir çocuğu görmezden gelirken, kavga eden iki insanın yanından uzaklaşırken hâlâ kör olmadığımızı söyleyebilir miyiz? Peki ya sokak ortasında kocası tarafından dövülen, öldürülen kadınları hiçbir şey yapmadan öylece izlerken? "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.", "Aman Ali Rıza Bey tadımız kaçmasın." diyip çevremizde gerçekleşen tüm çirkinliklere tepkisiz kalırken?

    Televizyonda haberleri izlerken gördüğümüz haberler gerçekten gördüklerimiz mi yoksa sadece bakıp geçtiklerimiz mi? Kanal değiştirdikten sonra, öldürülen çocuklardan, masum insanlardan geriye kalan sadece baktıklarımızsa kim kör olmadığımızı söyleyebilir ki?

    İşte José Saramago bu kitabında etrafımızda yaşanan tüm çirkinlikler, adaletsizlikler, suçlar, ahlaksızlıklar, cinsel istismarlar karşısındaki tepkisizliğimizi, duyarsızlığımızı fiziksel bir körlük metoforuyla gözler önüne seriyor. Biyolojik körlükle zamanla insanların nasıl insanlıklarını yitirliklerine, normal yaşantıda kabul edilemeyecek olayların normalize edildiğine, koca bir toplumun nasıl bencilleştiğine, ahlaki değerlerin çöküşüne, değer yargılarının nasıl hiçe sayıldığına körlerin hayat mücadelesinde şahit oluyoruz. İhtiyaçlar hiyerarşisinin ilk basamağında tutunmaya çalışan bir toplum... Açlık ve ölüm arasındaki o ince çizgide var olabilmek için yok sayılan değerler, ahlak, onur, İNSANLIK...

    Roman boyunca gördüğümüz tüm bu kayıtsızlıklar fiziksel bir körlüğün mecburiyeti olarak yansıtılıyor. Peki romandaki körler görebiliyor olsaydı da aynı şey olmayacak mıydı? Ağlayan bir çocuğu duyacak, acı çeken köpeğe yardım edecek, kavga eden iki kişiyi ayırmaya çalışacak veya kadınların cinsel istismara maruz kalmalarına tepki gösterecekler miydi? İşte Saramago' nun romanında okuyucusunun sorgulamasını istediği tam olarak fiziksel ve zihinsel körlük arasındaki bu benzerlik.

    Kitapta üçüncü koğuş tüm çirkinliklerin merkeziyken, diğer koğuşlardaki mağdurların da kendi çıkarları için bu çirkinliklere sessiz kalışları da onları bir başka çirkinliğin kahramanı haline getiriyor. Böylece Saramago fiziksel körlükle beraber toplumsal körlüğü de işliyor.

    İnsanlık gerçekten bu kadar çirkinleşebilir mi diye sorguluyoruz. Ancak bu sorgulama için gerçek hayatımızından uzaklaşıp distopik roman içinde kaybolmamıza gerek var mı? Belki de distopikleşen gerçek dünyadır. Çıkarların savaşı arasında öldürülen masum insanlar- özellikleri çocuklar, yıllarca kendi ailesindeki bireyler tarafından tecavüze uğrayan çocuklar, hergün televizyonda kaçırıldığı ardından öldürüldüğü haberini aldığımız çocuklar varken dünyamızın distopikleşmediğini kim iddia edebilir ki?

    Romanda makro düzensizlik içinde kurulan mikro düzenlerle görenler için planlanmış dünyada körlerin yaşamınu okuyoruz. "Yaşam" kelimesi bu hikaye için çok lüks olacağından kaos içindeki düzende körlerin "hayata tutunma çabası" tanımlaması daha uygun olacaktır hiksye için.

    Körlük diyince aklımıza ilk gelen nedir? Kapkaranlık bir dünya, değil mi? Ancak kitapta tasvir edilen körlük beyaz bir süt denizi içinde yaşanıyor. "Beyaz Felaket". Körlüğün beyaz bir dünya içinde yaşanmış olması tedsadüf olmasa gerek. Bakan körler tanımlamasıyla pararlellik gösteriyor aydınlık içindeki körlük. Her şeyi görebilecek olmamız yeteneğine rağmen hiçbir şey görmemekteki ısrarımız aslında beyaz körlüğün ta kendisi. Yani sadece gözlerin değil insanlığın da kör olduğu bir dünya...

    Romanda ilginç bir şekilde tüm felaket boyunca görebilen tek bir kişi var. Doktorun karısı. Doktorun karısını tüm hikaye boyunca insanlığını, inceliğini, yardım severliğini, olgunluğunu, anlayışını, fedakârlığını koruyabilen, görebilme yetisini diper tüm körler karşısında kendi çıkarları için kullanabilecek olmasına rağmen bundan sakınan, sorgulama yeteneğini kullanabilen, olanı oldupu gibi kabullenmeyip kendi doğruları ışığında hareket etmekten çekinmeyen bir figür olarak görüyoruz. Yani biyolojik bir körlüğünün olmamasıyla beraber vicdani körlükten de kendinş sakınabilmiş bir karakter. Aynı zamanda okuyucu ve körler dünyası arasında bir aracı olarak kullanıyor onu Saramago.

    Açlık ve ölüm arasındaki çıkmazda tüm çirkinlikler, ahlaksızlıklar ve kötülüklerle karşı karşıya kalan körlerle beraber biz okuyucular da bu körler dünyasına dahil oluyoruz. Şüphesiz bunda Saramago' nun kendine has üslûbunun çok önemli bir payı var. Saramago kitap boyunca her hamlesinin bir açıklamasını da beraberinde vererek okuyucuyu roman boyunca yönlendirerek gören gözler tarafından yönelndirilmek zorunda kalan körlerin acizliğini okuyucuya da hissetiriyor. Ayrıca her okuyucunun dikkatini çeken bir anlatım özelliği daha var ki hepimiz nedenini sorgulamaktan kendimizi alıkoyamıyoruz; romanın noktalama işaretleti bakımından fazlasıyla yavan olması ve bu yavanlık içinde hakimiyetin virgülde olması. Cümle sonlarında, diyaloglarda, parantez veya tırnsk işareti yerine çoğunlukla virgül kullanılıyor. Ben bunun Saramago' nun Körlük kitabına münhasır bir özellik olduğunu düşünerek biz okuyucuları körler dünyasındaki zaman, mekan, yer, yön olgularının yitirilmesi hissiyatına ortak ederek körler dünyasının ruh hali içine çektiğini düşünmüştüm ancak yazarın "Görmek" kitabını da kurcaladığımda aynı üslûbun o kitapta da hakim olduğunu gördüm.

    Kitapta dikkat çeken bir diğer nokta ise hikayenşn edı bilinmeyen bir ülkenin, adı bilinmeyen bir kentinde, adı bilinmeyen kahramanların başından geçmesi. Bana göre sebep ise bu ahlaki yozlaşmanın, değer yargılarının çöküşünün, insanlığın yok oluşunun bir bireye, bir kente veya bir ülkeye mahsus olmayışı. Saramago adım adım bir bireyi, bir grubu, bir topluluğu merkeze alarak evrensel toplumsal değerlerin çöküşünü okuyucuya sunuyor.

    Sonuç olarak, okurken zevk alınacak bir kitap olmadığını belirtmek isterim. " Mide bulandırıcı" olaylar zincirinin hakimiyetinde tam da bu tamlamanın somutlaşmış halinin nüfuz edildiği bir hikayede buluyorsunuz kendinizi. Zaten insanlığın yok oluşu ile kurulmuş distopik bir dünyanın okuyucuyu eğlendirebileceği nasıl düşünülebilir ki?
  • "Düşün! bize matematik dünyasının kurgusal ve sonsuz olduğu öğretildi. bunu kabul ederim. 1'den sonra 2 gelir dendi. bunu da kabul ederim. ama sonra, 1 ile 2 arasındaki sonsuzluğu düşündüm. peki o nereye gitti? irrasyonel sayılar varken, bir sayıdan sonra diğer bir tam sayı nasıl gelebilir? eğer 1'den sonra virgül konursa ve bunun da kıçına sonsuz sayı konabiliyorsa 2 nasıl gelir? işte! soru bu! yanıtsız bir soru. ve işte matematiğin hatası! dolayısıyla matematik yok. onun üzerine kurulmuş dünya düzeni de yok.. ama ben anlayabilirim. anlayabilirim bu sorunu. ve o zaman ortaya yaklaşık sayılar çıkar. yani hiçbir sayı tam değildir. hepsi tama yaklaşır. ama varamaz. demektir ki, 1,999..9'u bize 2 diye yutturmaya çalışan bir dünyanın çocuklarıyız. ve dünya da aslında tam gibi görünürken, aslında bir irrasyonellik harikası. işte bunun için hayat yoktur. olsa dahi o da irrasyoneldir! yani anlamsızdır. ne bir başlama nedeni, ne de bir oluş nedeni vardır. evrende uçuşan kocaman bir irrasyonellik. tabii ki dünyanın bir anlamı olması gerekmiyor. belki de onu anlamlandıran üzerinde yaşayan akıl sahibi yaratıklardır. ama onların da bizi getirdiği nokta ortada!"
  • Nazlı nazlı yükselir köpük, derken pat diye sönüverir. Her zaman başkalarından öğrenmeye açık ol. En iyi bildiğin konularda bile köşeli düşünme, büyük konuşma. Cümlenin sonuna nokta değil, ünlem değil, virgül yahut üç nokta koy.
    Açık bir kapı bırak daima.
    Ne kadar bilsen de hiçbir zaman yeterince bilemeyeceğini unutma.
    Tevazudan şaşma.
    Ancak ozaman kurtulabilirsin bilginin cehaletinden. Diyor dost…
    Şems-i Tebrizi