Birinin ölümünden sonra ortalığa şaşkınlık gibi bir şey dağılır her zaman, hiçliğin bu birdenbire gelişini anlamak, ona inanmaya boyun eğmek öylesine güçtür.
Hiçbir şey aramak çabasına değmezdi zaten, her şey yalandı. Her gülümseme bir sıkıntı esnemesi, her sevinç bir lanet saklardı, her zevkin altında bir tiksinti gizliydi; en iyi öpüşler bile daha yüce, ama gerçekleştirilmez bir şehvet arzusundan başka bir şey bırakmazdı dudaklarınızda.
"Tutkuları yermek niçin? Yeryüzünün biricik güzel şeyi onlar değil mi; kahramanlığın, coşkunluğun, şiirin, müziğin, sanatın, kısacası her şeyin kaynağı onlar değil mi?"
"Görev, görev! Bıktım bu sözlerden! Fanila yelekli bir sürü mankafa pinpon, mangal başından ayrılmayan, eli tespihli bir sürü sofu kadın kafa şişirir durur: 'Görev de görev!' Bırak canım, görev, büyük olanı duymak, güzel olanı sevmektir, bizi benimsemeye zorladığı iğrenç şeylerle birlikte toplumun bütün göreneklerine boyun eğmek değil."
Ona göre, aşk birdenbire, büyük gürültülerle, ışıklarla, şimşeklere gelirdi herhalde – yaşamın üstüne düşüp onu altüst eden, istemleri yapraklar gibi koparan, her yüreği uçuruma sürükleyen bir gök kasırgasıydı.