"Tanrıların çobana verdiği ceza kaderini bilmekti" dedim . Gelecekte neler yaşayacağını , yarın ne olacağını bilmek! Bundan daha korkunç ceza yoktur dünyada.
Zaten insanın kaderini bilmesinden daha korkunç ne olabilir?
Herkes öleceği günü saati bilseydi, geriye sayım ne kadar zor olurdu, düşünsenize. Geçen her dakikayı bir tabut çivisi gibi algılamaz mıydık?
Sustum, o da sustu. Göz göze bakışıp da önce kimin dayanamayıp gözlerini kaçıracağını sınayan oyunlara benzer biçimde, kimin sessizliği bozacağı üstüne bir iddiaya girmiş gibiydik. Ama bilmediğim bir şey , benim bu oyunu sonsuza kadar sürdürebilecek olmamdı. Son nefesime kadar bir mumya gibi bekleyebilirdim.
Müzik, edebiyat gibi duyguları anlatmıyor, bizzat yaşatmak amacını güdüyordu. Bu da işe yaramaz bir şeydi, çünkü benim duyguları yaşamaya değil , öğrenmeye ihtiyacım vardı.
İnsanı sadece biyolojik bir varlık olarak göremediğimiz, onun varoluşuna çeşitli yüce anlamlar yüklediğimiz için, gövdeden akan kanın , can denilen şeyi çekip almasını , dolayısıyla o kişinin" ölmüş" olmasını bir türlü kavrayamadığımızı düşünüyorum. Hayvanlar ölümü anlıyor ama insanlar anlayamıyor.