İnsanlar sanıyor ki, yalancı, kurbanı karşısında zaferi kazanır. Oysa ben yalanın, kendini silme hareketi olduğunu öğrendim, çünkü kişi kendi gerçeğini, karşısındaki kişiye teslim etmiş oluyor, o kişiyi kendi efendisi durumuna getiriyor, o andan itibaren de, o kişinin görüşüne göre, gerçeğin nasıl olması gerekiyorsa, yaşanan sanki öyleymiş gibi numara yapmaya kendini mahkûm etmiş oluyor. O anda yalanının amacına ulaşmış olsa bile, ödediği bedel, kazanmanın hizmet edeceği şeyin mahvoluşu oluyor.
Aklın varlığını reddeden, kaba kuvvetle yönetimin ahlaken doğru olduğunu savunan bir dünyada, yeteneklinin yeteneksiz hatırına cezalandırıldığı, en iyinin en kötüye feda edildiği bir ortamda, en iyiler de topluma karşı dönmek ve toplumun en amansız düşmanları olmak zorunda kalırlar.
“Onca çağ boyunca akıl hep kötülük sayıldı. Her
tür hakarete uğradı. Münkir dendi, maddeci dendi, sömürücü
dendi...her türlü töhmet yöneltildi. Sürgünler, aforozlar, mala mülke el
koymalar...tüm işkenceler uygulandı. Alay edildi, zincre vuruldu,
darağacına gönderildi. Bunların hepsi, dünyaya yaşayan bilincin
gözüyle bakabilen, rasyonel bağlantılar kurmak gibi hayati bir işlev
yerine getirebilen akıllara uygulandı. Ama yine de, bu insanlar zincire
vurulmuşken, zindanlara atılmışken, gizli köşelere sığınmışken,
filozofların hücrelerine tıkılmışken, atölyelerinde ter dökerken, yine
de düşünmeyi sürdürdüler...ve onlar ne kadar düşünebildiyse, insan
nesli o oranda sağ kalabildi.