Gülümserdi. Önce gözlerini, sonra da incecik gövdesini unuttum. Gülüşünü elimden geldiği kadar uzun bir süre aklımda tuttum, sonra, üç yıl önce onu da kaybettim. Biraz önce, patron kadının verdiği mektubu alırken bu gülüş birdenbire geri geldi; Anny'yi gülümserken gördüğümü sandım. Bunu yeniden hatırlamaya çalışıyorum: Anny'nin bende uyandırdığı şefkati yeniden hissetmem gerek. Bu şefkat orada, yakınımda duruyor, sadece ortaya çıkmak istiyor. Ama gülüş geri gelmiyor.
Başkalarının üzerinde hakkı olduğunu ve başkalarının da kendisi üzerinde hakkı olduğunu bir an aklından bile geçirmemişti: Hayatın ona verdiği yetenekleri gerekçesiz ve nedensiz kabul ederdi. Her şeye sıkı sıkıya bağlanır ama kolayca kurtulmasını bilirdi.
Ansızın zamanın akıp gittiğini, bir anın ötekine, onun da bir diğerine götürdüğünü, her anın kaybolup gittiğini, onu durdurmaya kalkmanın boş olduğunu falan hissederiz. O zaman bu özelliği, anların içinde ortaya çıkan olaylara atfederiz; yani biçime ait olanı öze veririz. Şu durmadan sözü edilen zaman akışını pek görmeyiz. Bir kadın görürüz, ihtiyarlayacağını düşünürüz ama ihtiyarladığını görmeyiz. Ara sıra kadını ihtiyarlarken göreceğimizi düşünür, onunla birlikte yaşlanacağımızı hissederiz: İşte serüven duygusu budur.
Hayatımdaki anıların, hatırlanan bir hayatın anıları gibi birbirini izlemesini istemiştim. Böylece zamanı kuyruğundan yakalamaya çalışmaya da değebilirdi.
Heyecanlanıyorum. Gövdem dinlenme halindeki hassas bir makine sanki. Başımdan gerçek serüvenler geçti. Aynntıları anımsayamıyorum ama olaylar zincirini unutmadım. Denizler aştım, ardımda denizler bıraktım, ırmakların kaynaklarına ulaşmaya çalıştım ya da ormanlara daldım ve görmediğim kentlere yöneldim hep. Kadınlarla yatıp kalktım, heriflerle dalaştım. Asla geri dönemedim, plağın geri dönememesi gibi. Bütün bunlar beni nereye götürüyordu? Bu âna, müzikle uğuldayan aydınlık yuvarlağın içindeki bu banka.