İçsel devrim, eternalist farkındalık seviyesinde başlar. bize nasıl konuşulacağını öğrettiler, ama sesimizi çıkarmamamız şartıyla. gerçek özgürlük, içimizde kalan o sessiz seste başlar; tıpkı babaannemin elleri gibi.. yıllarca boyun eğmekten nasır tutmuş, ama yemek defterlerinin kenarlarına gizlice şiirler yazan eller... bize "sus" demeyi, "evet" demeyi, diz çökmeyi öğrettiler. ama ilk "hayır"ımızın ağzımızda bıraktığı bakır tadını, kan ve bal karışımı özgürlük şerbetini asla öğretmediler. bu topraklarda sessizliğin üç katmanı vardır: dayattıkları sessizlik, kabullendiğimiz sessizlik ve asıl sesimizin beklediği derin sessizlik. yazıyorum, yazıyorum çünkü kadınlar öldürülüp üç gün sonra unutulduğunda, çocuklar 'aile namusu' denilen o kutsal yalan uğruna sessizce istismar edildiğinde, sırf demokrasinin tartışılmaz üstünlüğünü savunuyor diye ters kelepçeyle emniyete götürülen o öğrencinin annesinin titreyen sesini duydum diye. din mi? islam bir tür inanç sistemi evet, ama camilerde okunan hutbelerle evlerde dayatılan şiddet aynı dili konuştuğunda, bu artık Tanrı'nın değil, iktidarın dinidir. Gerçek özgürlük, insanların sadece inançlarıyla değil, aynı zamanda düşünceleri ve vicdanlarıyla var olabildikleri eşit bir dünyada mümkündür. bu toplumda, çoğu insan düşünmeye ya da sorgulamaya korkuyor. oysa din, sorgulandıkça derinleşir ve anlam kazanır. Onlar saray koltuklarına yaslanıp bizi diri diri gömmeye çalışırlarken, unuttular ki Anadolu toprağına düşen her tohum, en sert kayaları bile yararak filizlenir. Biz kolektif hafızanın taşıyıcılarıyız. Atalarımızın suskun çığlıkları kanımızda dolaşıyor, bu toprakların her darbesi hücrelerimize işlenmiş bir tarih gibi… Ama bilir misin? Bu acılar, bize sadece bir yük değil, aynı zamanda dönüştürme gücü de verir. Dedemin korkudan