• 214 syf.
    ·4 günde
    CENTURIA Yüz Küçük Irmak Roman

    Değerlendirme:
    Birer sayfalık yüz "roman" nın yer aldığı evren, daha başka kitaplarda, içinde onun eğretilmeler şabbatının zincirlerinden boşandığı evrenle aynıdır. İtalo Calvino'nun önsözünden (syf 12-13)
    Centuria "olağanüstü bir kitap" imgesini sonuna kadar işlemiş sayfa derinliklerine. Kitapta bir ortak nokta var tüm küçük romanlar arasında, o da hepsinin merkezinde onları var eden şeyin; bir "insan psikolojisini"nin varlığıdır. Bu psikoloji çok ilgiç demekle dememek arasında kaldığımız "karakterler koleksiyonu"yla dışa vurur kendini...

    Yazar ironi yüklü ama sade bir anlatımla okuyucuyu kendi dünyasına alıp "kendi dünyası"nı sorgulamasını sağlıyor. "Yüz Küçük Irmak Roman" da anlatılanları beğenmekle beraber, teker teker yüz küçük romandan etkiledim ve okudukça tekrar tekrar okumak istedim. Anlatılanlar üzerinde düşünmeyi sağlar nitelikte okuyunca çoğu kez "Çevremizde gerçekten bu tür insanlar var ya da ben de aynen böyleyim" diye söyleten Yüz Küçük Irmak Roman'ı çok sevdim. Aşağıda da birazcık "hayat arayışımla" uygun olduğunu düşündüğüm birkaç küçük romana yer verdim, işte onlar:

    Birinci: Mektubu yazan kişi sarhoşluğunun ortaya çıkmasının etkisiyle yalnızca yazmakta vazgeçebilirdi. Ancak, yazmaktan vazgeçse o zaman sarhoşluğun ayırıcı özelliği olan akıl dışı nitelemenin akla uygun bir yorumunu verirdi; demek ki, o, yazarlık tahtından ancak kendini ayık ve sarhoşkenki halinin canlandırması taklitçisi olarak kabul ettiği ölçüde vazgeçebilecektir.
    Ama çok tuhaftır ki sarhoşluğunun farkına vardığı andan itibaren bundan vazgeçmeyi istemez. Sözcüklerin öfkesine rağmen yazmak ister. Yazar ilk olarak burada "kendi yazma" serüveninin psikolojik altyapısını açıklamaya başlamış.

    Üçüncü: Titiz adam ertesi güne üç randevu vermiştir. Birinci randevu sevdiği kadına, ikincisi sevebileceği bir kadına, üçüncüsü de hayatını ve belki de aklını borçlu olduğu bir dostuna. Bu romanda çok çarpıcı açıklamalar yer almaktadır.; gerçekte bu insanlar onun yaşamında önem taşımazdı eğer diğerlerinin de yeri olmasaydı. Karşılıklı olarak birbirleri için gerekli olan bu üç kişi aynı zamanda karşılıklı olarak birbirleyle bağdaşamaz. İki kadın da dosta sempati duymazlar çinkü ikisi de adamın hayatını ve aklını kurtarmamıştır. Onların davranışları dostun müdahalesini gerektirir. Adam bunlara aslında randevu vererek onlarsız yaşamasının olanaksız olacağını anlatmak ister. Adam o randevuya gitmez. Çünkü bu üç bağdaşamaz ve birbirlerine gerekli olan üç kişinin girişi dar olan adamı yok edecektir. Burada kimsenin kimse için gerekli olmadığı eğer kendi içlerinde bir tutarsızlıkları varsa ki bu kişiiler zaten "bağdaşmayan" kişiler olarak anlatılmış o zaman bu kimselerin dördüncü kişi için yapıcı olmaktan çok yıkıcı bir özellik göstereceklerdir.

    Onuncu: İstasyona tren beklemek için gelen adamlar bekleme sırasında ölürler. Çok sakin bir ölümdür bu. Bunlardan bazılar peşlerinden sevdiklerini onurlu biçimde nasıl ölünebileceğini öğrensinler diye getirir. Gerçekte şöyle genel bir kanı vardır: Eğer buraya gelmemiş olsalardı çok önce ölmüş olacaklardı. Bazıları da hiç doğmamış olurdu. Bu istasyona üç tren farklı yerden gelip farklı yerlere giderler. Bazıları hiç durmazlar... Tren hızlanır, gözden kaybolduğundaysa, tümü de siyah elbiseli olan ölüleri kaldırmaya gelirler.
    Burada anlatılan roman ilgimi çektiği için yer vermek istedim. Hiç durmayan o "öbürleri" kimdir? Ölülerin tümü neden siyah elbiselidir?..

    On üçüncü: Burada Din Şehidi üzerinden bir ironi yapılmakta. Adam elinde kesik başıyla karşıdan karşıya geçerken bir Din Şehini olduğunu bildiğini fark eder. Tam da başka bir mesleğe başlayacakken kesik başı ellerinin arasından kayıverir. Çocukluğunda kurallarına uygun olarak yetiştirildiği bir dinin üstünlüğü yaşayan adama bakın ne oldu. Tek bir Tanrı'ya İNANMAK belki de yeterli olmamıştı kim bilir.

    On sekizinci: Bir killer'in meslek bilinci ele alınmıştır. killer çok önceden katil(Killer) olmak istemiş ve büyüdüğünde yaşadığı, gördüğü hiçbir şey onun kararını değiştirmemiştir. Killer'in az ama özel şeylere ihtiyacı vardır bunlar: bir silaha, kusursuz bir hedefe, kendisine görev veren birine ve de öldürülecek birine ihtiyacı vardır. Ayrıca ona bu görevi verecek olanın kini, çıkarı ve bir de çok parası olmalıdır. İşte bunlar sağlandığında da eğer bu durum karmaşık ve olasılıktan uzak görünürse gerçekleşmez. Burada "kaderciliğe" işeret edilmiştir. Çok düşünür varsayımlar elde eder. Bir insanı paradan başka bir şey için öldürmek boş, gereksiz bir teşhirciliktir diye düşünür. Önünde tek bir çözüm kalmaktadır: kendini hedef olarak alacaktır. Eğer hata yaparsa, kurtulacak ama killer olma niteliğini kaybedecektir; eğer isabet ettirirse bu kez kendisi ölmüş olacaktır. Uzun süre karasız kalır. Ama biz, onun mesleki bilincinin sonunda ağır basacağını biliyoruz.

    Otuz dokuzcu: Habercinin acelesi vardır, elindeki zarfı subaya vermek zorundadır... Komutan zarfı yırtar, katlı mektubu açar ve okur. "Ne demek bu?" diye sorar. "Savaş bitti, komutanım," dite doğrular haberci. "Üç dakika önce bitti" der. Komutan öfkelenir...... Demek savaş bitmiş ha diye düşünür komutan. Doğal ölüme dönüyoruz...Savaş her yerde bitmiştir,..Şu şarkı söyleyen adamlara kim bilir kaç kez nişan almışlardı öldürmek amacıyla?... Çünkü savaş şiddete dayalı ölümü yasal sayar. Peki ya şimdi? Komutanın yüzü gözyaşlarıyla kaplanmıştı. Gerçek değildir bu: Derhal, savaşın bitemeyeceğini insanların kafasına sokmak gerekir kesin olarak. Ağır ağır, güçlükle silahını kaldırır ve orada şarkı söyleyen, gülen, kucaklaşan adamlara, barışa kavuşmuş düşmanlara nişan alır. Bu küçük romanda "savaş" ın ne demek olduğu az ve öz bir şekilde anlatılmıştır. Bir oyun misali başlatılır ve bitirilir cellatlar tarafından.

    Kırk dördüncü: Yıllardır bodrumda yaşayan bir adam, bulunduğu yerdeki "din savaşı" sırasında kendi ülkesine dönecek durumda değildi; çünkü orada da "bilim savaşı" sürmekteydi. İşin ilginç tarafı adam itiraf etmese de özellikle "din savaşı"nın olduğu yerde kalmak ister. Çünkü burada kendisinin yabancı olduğu bir savaş sürmektedir. Bu savaşın içinde bir oyuncu değil, bir haber vericidir.
    Burada bu adam üzerinden "din savaşı"na yabancı olup ama bir "bilim savaşı" içinde oöan bir nevi günümüz insanınn bir kısmına işaret etmekter de diyebiliriz. Ama bu her zaman devam etmiştir. Toplumlarda hep bir "savaş" sadece "önündeki isim" değişerek devam etmiştir ne yazık ki.

    Elli birinci: Bir apartmanın üçüncü katında oturan kişi "yok-kişidir". Burada apartman boş değil içinde oturan oturan kişinin var olmadığı söylenmek istenmiştir. Daha önce o dairede "aşık" bir adam varmış. Çevredekiler tarafından kusurlu- can sıkıcı bir adam olarak görülmektedir bu adam... İnsanlar yok-kişi hakkında varsayımlarda bulunmaya başlarlar. Biri yeni adamla aşık adam arasında bir ilişki var mıdır? der. Biri de derki; var olmayan kişinin aşık adamdan başkası olmadığı söyler...
    Zamanla ideal kiracı olan bu yeni adam orada oturan sakin ve saygın kişilerin huzurunu kaçırmaya başlar. Aslında bu huzur kaçırma işi koca bir "kıskanmadır". Sonrasında da hiçliğin laubali kaçamaklı yetkinliğini çekilmez bulacaklardır. Burada insanlara hiçbir zararı olmamasına rapmen insanlar tarafından hep "saldırıya" maruz kalan sürüden olmayan insanlara toplumun hangi gözle baktığın aişaret edilmiştir. En çok da "kalabalıklar içinde yalnız kalanlara, tutunamayanlara" ve toplumun bu tür insanlara olan tutumuna bir göndermedir bu küçük roman.

    Elli üçüncü: Bazı kimselerin "insanların var olmadıklarına inandıkları" ve bu tür kimseler insanların var olduklarına inan insanların alt sınıftan olduğunu düşünür. Onlara göre eski ve saçma, boş bir inançtır bu. Çocuklar da insanların var olduğuna inanmaktadırlar. Bu durum kahramanları insanlar olan bir masallar bütününün doğmasına yol açar. Bu masallarda insanlar gülünç ama yine de kendi tarzlarında korkunç şeyler yapar. İnsanların bu geleneği çevresinde doğmuş olan en canlı ve tuhaf sanayi; maske ve kukla sanayisidir. Maskeler ve kuklalar yalnız çocuklar için değil, süsleme aracı ve insanların var olduğuna inanmayan kimselerin bile evlerinde bulunur. İnsanlar kuklalar yaparken müthiş bir hayal gücüne başvurur. En çok "hasta" insanları canlandıran kuklalar beğenilmektedir. Her ne kadar "hayal dünyası hastalıklarını" hayal etmek güçse de. Kimileri insanların ölümsüz olduğunu sanır: bu maskelere saygı gösterirler; onların kusurlu ya da saygısız olduklarına karar verirlerse o zaman acıyarak, dindarca yakarlar onları. Burada aslında biraz ahiret inancına gönderme olmuş insanların kötü olduklarına karar verdikleri anda "dindarca" onları yakmaları bir nevi dünyada olsaydı yapacakları şeyin benzerini yaparlar o tür kimselere. Bunu da "din" için yaptıklarını söylerler.

    Elli beşinci: "Halüsinasyon" olarak tanımlanan bir adamın güçtendüşmüş üç kişiye halüsinasyon etmekte. Bunlardan biri dul bir adam, fersefi içebakışa yönelimli, ara sıra şu ya da bu dini benimseme girişimlerinde bulunan biridir. Onunla seçkin sözcükler; dünya, iyilik, kötülük ve Tanrı üstüne konuşur. İkinci kişi Gerçek'e ve Aşk'a özlem duyan melankolik bir kadındır. Halüsinasyonun görevi kadının yalnız bu iki şeye layık olmakla kalmadığına, kozmos karşısında alacaklı olduğuna ikna etmektir. Bu kadın Tanrı'dan asla söz etmez çünkü son derece dünyaya bağlı biridir. Üçüncü kişi en zor olanıdır. Sinirli ve önsezilere eğilimi olan biridir bu adam. Adam dramatik mizaçtadır. Sonun yaklaştığını sezinlediğinden beri, kendini tanımak istemekte; kendine dönme arayışı içinde olur. Ve bunu ancak kendisiyle son derece kabaca, sevgisizce konuşarak, ölüm ve kendini anlamaktan oluşan çifte kurtuluşa doğru kendini izleyerek başarabileceğini düşünür. Bu adama hakaret etmek halüsinasyona çok ağır gelir. Halüsinasyon, onu alaya alıp kaba davradığında içinin derinliklerinde sessiz sessiz onun ölümüne gözyaşı dökmektedir.

    Altmış üçüncü: Tanrıtanımaz olan ünlü bir çan yapımcısına bir gün iki adam gelerek Son Yargı'da kullanacakları bir çan yapmasını isterler. İstenilen bayuttaki çamı usta daha önce hiç yapmamıştı ve daha önce kullanmadığı metallerin alaşımından bir çam yapmasını isterler... Usta, Son Yargı asla olmayacak der iki adama, ama ne olursa olsun kendisinin çanı istenilen biçimde ve zamanında yapacağını söyler... Ki öyle de olur. Çan artık hazırdır. İki adam çana hayranlıkla, aynı zamanda derin bir melankoliyle bakar. İki adamdan otoriter olanı ustaya dönerek utanarak ve alçak bir sesle şöyle der: "Siz haklıydınız, üstadım; Son Yargı asla olmayacak, ne bugün, ne de yarın. Korkunç bir yanlışlık oldu." Usta da iki adama iyi niyetli ve melankolik havayla bakarak: "Çok geç, Beyler,"dedi, ve eliyle ipi çekti...Ve sonra olması gereken oldu, gökler yarılıverdi.

    Yetmiş yedinci: Bir sokakta Katil, Hırsız, Aşık ve Kraliçe oturmaktadır. Katil en sevdiği mesleği yapıyor olmasaydı eğer iyi niyetli ve dost biri olabilirdi. Hiç kimseyi öldürmemiştir ama gğnleri tümüyle cinayet projeleri yapmakla geçmekte...Evi silahla doludur ama hiçbirini kullanmayı bilmez. Katillik mesleği ona, başka türlü ulaşamayavçcağı birtakım deneyimler sağlar.
    Yaşamını sürdürmek için Hırsız'ın cömertliğine güvenir; Hırsız bir şey çalmamıştır, ama Katil'in kendisinden istediği bütün siparişleri sağlamaya hazırdır. Hırsız yalan söylemeyi bilirama yalan söylemez... Hiç kimse onun Hırsız olma mutlulupunu çalamayacaktır. Aşık sever; ama seveceği kadın yoktur. İçini çeker, şiirler yazar ve bunları kulağı titme karşı hassas olna Hırsız'a okur. Mutsuzdur ve buna sevinir. Akşamlar bazen üçüde bir masanın etrafıbda toplanır Kraliçe'den söz eder. Tümi de, hiç kimsenin görmediği Kraliöe'ye karşı büyük saygı göstermektedir. Onun görünmezliğini büyük bir soyluluk belirtisi olarak görürler. Bazen Kraliçe'nin ölmüş olabileceğinden kuşkuya düşerler, bu "daha da soylu" bir durumdur, ya da hiç var olamamış olduğunu düşünürler, ki bu da "kusursuz bir soyluluk"olacaktır. Sonrasında üçü kendini yararsız hisseder ve susar.
    Burada aslında "kafamızda soylu"olarak imgelediğim insanların aslında gerçete böyle olmadığı "ulaşılmaz olmanın" soyluluk demek olmadığı, ki burda aslında Katil, Hırsız ve Aşık Kraliçe'den sadece yaptıkları işi sevmeleri açısından bile bakılırsa daha soylulardır.

    Seksen sekizinci: Yarı yarıya terk edilmiş, veba ve tarih tarafından kırılıp geçirilmiş olan kentte sürekli konut değiştiren birkaç kişi yaşamaktadır.
    Kentin uğursuz tarihi bu insanların soyut ve düşündürücü davranışlara yönelmelerini ister. Herkes kendi mizacına, arayışına uygun bir konut arar.
    Artık yaşamayan bir kralın aşçısı olmuş bir adam beş katlı bir sarayda yaşamayı sever; tarihle ilgilendiği zaman birinci katta, Tanrı'nın inayeti üstüne düşündüğü zaman ikinci katta, kendi rüyalarını ve geçmişini yeniden oluşturup yorumlar üçüncü katta, metafizikle dördüncü katta, çilecilikle debeşinci katta ilgilenir.
    Bir adam da küçük odaları olan berbat konut ve kulubeler arasında; içlerine yeni yeni bölmeler yaparak bunların boyutlarını daha da küçültür; adam fısıltılara, iç çekmelere meraklı biridir, bunları dar alanlarda daha iyi duyar. İç çekmeler üstüne büyük bir yapıt için notlar alır; iç çekmelerin durmadığından emin olmak için, özenle bir mutsuzluğu besler....
    Burada aslında insanın biliçaltına attığı çok şeyin olduğunu yeri ve zamanı geldiğinde bunları teker teker yaşayacağı anlatılmak istenmiştir. Herkesin oturduğu yer edindiği mekanlar tüm nitelikleriyle orada yaşayan kimsenin hayat arayışı ve mizacı hakkında ipucu vermektedir.
  • "Asıl olmadan usul olmaz. Usul olmadan vusul olmaz." Bu ibare üzerinde çok düşünülecek, özümsenecek bir hakikat. Çünkü her şey aslıyla anlam kazanır. Aslımızı bilmeliyiz, aslımıza bağlanmalıyız.
  • 488 syf.
    Nikolay Vasilyeviç Gogol, 1809 yılında Ukrayna'da toprak sahibi orta halli bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi Gogol'ü, kendisinden önce aile iki ölüm doğum yasadigindan dolayi ailesi, onun üzerine çok düşerek buyuttuler. Her ne kadar kendisinden sonra erkek kardeşi ve kız kardeşleri dünyaya gelse de evin prensi özelliği devam etti.

    Evin prensi, 1819'da Poltava Bölge Okulu'na gönderildi. Yatılı olan bu okulda, oldukça zorlanan Gogol, bu esnada erkek kardeşi Ivan'i kaybetti. 1821'de bu sefer de Nejin Lisesi'nde yatılı olarak öğrenimine devam etmeye başlayan Gogol, okulda hem içine kapanık, gizemli hem de oldukça dağınık bir izlenim biraktigindan dolayı arkadaşlarının fazlaca alayina maruz kalmış ve kendisine 'esrarli cüce' lakabı takılmış. Lakin Gogol, her ne kadar kendisinden bahsetmeyi sevmeyen içe dönük bir yapısı olsa da, arkadaşlarının alaylarina zekice cevaplar(alaya almalar) ve onların oldukça komik taklitlerini yaparak karşılık vermekten geri kalmiyordu. Aynı zamanda oyunculuk yeteneklerinin ilk örneklerini de vermiş oluyordu böylelikle. Başkasının taklidini yaparken veya kurguladigi tiplere burunurken Gogol, bambaşka biri oluyor ve adeta kendini buluyordu ya da kendinden uzaklasiyordu. Nitekim bu uzaklasmayi, çevresine kendisi hakkında söylemekten haz duyduğu yalanlariyla da kat be kat artırıyordu. Bu yalan söyleme ve buna ek olarak kalemi eline aldığında anlatılarini abartma huyu, ömrü boyunca devam edecektir.

    İlk edebiyat denemesini bu lisede yapan Gogol, edebi kariyerinde ilk sansure ve tepkiye yine burada maruz kalacak; hakkında idari soruşturma açılacaktı. 1825'te babasını kaybeden Gogol, intiharı bile düşünecek ancak Tanrıya derin bağlılığı ve annesine olan sonsuz sevgisi buna mani olacaktı. Bununla birlikte Gogol, bu sefer de aile reisi rolüne burunerek abartılı öğütlerle dolu mektuplar kaleme alacaktır annesine.

    1828'de hiç faydasını gormedigini ifade ettiği ve zorlukla okuyarak bitirdiği liseden ayrıldı ve aile mülkü Vasilyevka'ya döndü lakin Gogol'e buralar dar gelir ve soluğu başkent Petersburg'da alır. İlk başta ressam olmak isteyen Gogol bu isteğinden çabuk vazgeçer ve memur olmaya çalışır. Öte yandan da lisede başladığı edebiyata da ilgisi devam eder. İlk eseri ve daha sonra yakacagi ilk eseri de olan Hans Kuchelgarten'ini kaleme alır, ardından da kendi parasıyla bastirir. Bu esnada İçişleri Bakanlığında memur olur, ardından da adalet Bakanlığına geçer; is kariyerinin bundan sonraki adiminda enstitude tarih öğretmenliği yapar; bu kariyerini de Petersburg tarih kürsüsü Asistanlığıyla noktalar. Bu memurluk hayatını oldukça sıkıcı ve memurları da robotlasmis bulan Gogol'ün memurluk hayatından göreceği tek fayda, belki de ileride eserlerinde yer vereceği karakterleri ve konuları bizzat gozlemleme şansı bulması olacaktı.

    Gogol, liseden beri hayranlık duyduğu ve bu uğurda öğretmenlerinden fırça yediği Rus edebiyatının en büyük isimlerinden Puşkin'le 1831'de tanışma fırsatı bulur. Bundan sonra da Puşkin'le sık sık görüşür ve Puşkin onun için yolunu ve ufkunu aydınlatan bir rehber olacaktır. Nitekim en önemli iki eseri olan Ölü Canlar ve Müfettiş eserlerinin konularını kendisinde bizzat Puşkin verecektir. Keza öyküleri, Puşkin'in yayımladığı Sovremnik dergisinde yayınlanacak ve çalışmaları her zaman Puşkin'den övgü alacaktır. Tabi arada Puşkin'in dostça uyarılarına da maruz kalacaktır. Bununla birlikte Müfettiş'in ilk sahnelenmesinin önündeki engel de Çar ile yakınlığı olan Puşkin'in eşinin girişimi ile aşılacaktir. İlk gösterime Çar da katılacaktır. Bu gösterimde özellikle memur kesimi oldukça rahatsızlık duyacak; çünkü eserde merkezden denetleme için gelecek Müfettiş'in beklendiği küçük bir muhitte, oradan rastgele geçmekte olan Hlestakov adındaki kişinin kendisini müfettiş olarak tanıtmasinin ardından, bu kişinin yalanları ile özelikle muhitin memur sınıfı alaya alınıyor ve hicvediliyordur. Buz tutan tiyatroyu Çar'in kahkahalarindan sonra memurların da zoraki gulumsemeleri ile isitacaktir.

    Müfettiş oldukça begenilmis, özellikle ülkede değişim yanlısı (Belinsky) taraflardan yoğun övgüler alacaktır. Buna karşın gerici kesim tarafından ise yogun tepki alacaktır. Doğası itibarıyle yergilere ovgulerden daha sıcak olan Gogol ise daha çok anlasilamamaktan yani yanlış anlasilmaktan rahatsız olacak; dogasindaki yer değiştirme tutkusu da buna eklenince soluğu yurt dışında alacaktır. Ancak yurt dışındayken de övgü mektupları kendisini rahat bırakmayacak ve bundan bunalan Gogol, kendisine artık bu eserden bahsedilmemesini keza kendisinin bu eseri tamamen aklından sildigini söyleyecektir.

    Hayatının yaklaşık 18 yılını yurt dışında geçiren Gogol'ün ruhuna en yakın bulduğu şehir ise Roma olacaktır. Dindar hatta biraz sofu, politikadan ve değişimden hazzetmeyen, gelenekten taraf bir kişilikteki Gogol, Paris'i değişim rüzgârına kapılmis ve herkesin politikadan bahsettiği huzurun olmadığı bir şehir olarak görecek ve buradan hiç hazzetmeyecektir. Ancak sık sık da buraya ugrayacaktir. Almanya'yı da herhalde her Rus gibi sevmeyecek; Roma'yı ise tarihini korumuş ve bu tarihle bütünleşmiş durağan, geleneksel ve ruhani bir şehir olarak gördüğü için sık sık ovecektir. Hatta burada yaşarken Katolikliğe de ilgi duymaya başlayacaktır. Bunda yanında sık sık kaldığı dindar bir kadının da katkısı olmuştur. Gogol, Roma dışında edilen duaların, Roma'da edilen dualara kıyasla sönük kalacağını düşünecektir. Ayrıca ülkesinde de Petersburg'u bir türlü sevemeyecektir. Çünkü burayı memur kenti ve soğuk bulacaktır. Nitekim Rusya'nın yüzünü, yaptığı köklü yeniliklerle Batiya çeviren Çar 1. Petro'nun, bu yeniliklerinin simgesi ve yeni başkenti olarak Batı örnek alınarak inşa edilen Petersburg'u, Gogol'ün sevmesi oldukça sürpriz olurdu. Gogol, eski başkent ve geleneksel Rusya'yı yaşayan ve temsil eden Moskova'yi kendisine yakın buluyor ve seviyordu. Gogol'ün görmeyi arzuladığı başlıca şehir ise Kudüs yani kutsal topraklardi. Neden burayı görmek istediği aşikar olsa da bu konu hakkında bir iki kelam edelim: Gogol kucuklukten beri sesler duyduğunu ara ara dile getirmiştir. Sonraki zamanlarında ise eserlerini yazarken Tanrıdan ilham aldığını hatta bunları yazmak için kendisini tanrının görevlendirdigini ve hayatındaki her engelin ve eylemin de Tanrının bu kutsal görevi için karşısına çıkardığı birer yol, işaret olduğunu düşünüyordu. Bunda, kendisine henüz ufakken cennet ve özellikle cehennem azabı içerikli dini hikayeler anlatan annesinin etkisi büyüktür diye düşünüyorum. Nitekim Gogol'ün de bu yöndeki sözleri düşüncemi destekliyor. Haliyle Gogol, yurttaşlarıni doğru yola iletecegini düşündüğü en büyük eseri Ölü Canlar'i Tanrısal bir vazife olarak görüyor ve görevini bitirdiğinde Tanrıya yani Kudüs'e şükran ve minnetini sunmak için gururla gitmeyi planliyordu. Planladığı şekilde mi olmuş, bunu öğrenmeden evvel başka birtakım noktalara deginelim.

    Gogol, aşık olduğu Roma'da başyapıtı Ölü Canlar'in ilk cildini 1841'de tamamlar. Eser Moskova'da sansurden geçemez, şansını yüksek düzeydeki insanları araya sokarak Petersburg'da deneyip bunda başarılı olan Gogol, eserini 1842'de yayinlamayi ve satışa sunmayı başarır. Gogol, bu eserinden beklenilen yüklü miktarda bir para kazanamaz. Bunda yayın işini yapan kişinin bu işlerdeki acemiliginin de etkisi olsa da aslan payını, Gogol'ün arkadaşlarına olan yüklü miktardaki borcu alır. Az önce degindigim gibi on sekiz yılını yurt dışında geçiren ve sık sık seyahat eden ve girdiği memuriyetlerde de tutunamayan Gogol hep parasız kalmasına karşın bu yüklü harcama isteyen işleri nasil yapmıştır sorusu akla takılır doğal olarak. Sorunun cevabı ise Gogol'ün 'arsızlığı' diyebiliriz. Çünkü Gogol, eserlerini yazmak için seyahat etmesini ve özellikle yurtdışında olmasi gerektiğini düşünür ve buna da arkadaşlarını inandirirdi. Onlara abartılı ve görkemli mektuplar yazar ve her defasında da onlardan para desteği almasını bilirdi. Çar'dan bile bu şekilde para almıştır. Arkadaşları ve Çar ise onun gibi yetenekli ve önemli bir yazarın heba olmasını istemediklerinden ve ona saygı duydukları için sürekli destek olurlardi. Gogol, Moskova'ya gider A.. arkadaşında, Petersburg'a gider B... arkadaşında, Roma'ya gider Bayan S..'de, Frankfurt'a gider Bay T..'de konuk olur dururdu sürekli. Hatta arkadaşları, Gogol'ün haber bile vermeden elinde bir iki paket makarna ile sık sık evlerine geldiğini ve doğruca mutfağa geçip yemek yapıp çay beklediğini söylüyorlar. Gogol mektuplarında, sanki kendisini agirlamalari onların vazifeleri -hatta en önemli vazifeleri- olduğunu onlara açıkça hissettirirdi. Tabi arada arkadaşları da kendisine sitem ederlerdi ve Gogol de Ölü Canlar romanının gelirinin büyük kısmını bu yüzden arkadaşlarına vermek zorunda kalmıştır.

    Gogol'ün bu arsızlığınin arkasında ise giderek daha çok kendini bir peygamber olarak konumlandirmasi yatiyordu. İlk olarak babasının kaybiyla ailesine öğütler içeren mektuplar yazmaya başlamış ve bu hali, giderek Tanrıya olan sonsuz ve derin bağlılığının yogunlasmasiyla, kendisini Tanrısal vazifede bir peygamber olarak görmek ile sonuclanmistir. Ayrıca Gogol'ün gerçek manada arkadaşı yoktu. Çünkü aynı sebeple; Gogol bir peygamberdi ve peygamber herkesten üst bir ruh halinde ve konumdadir; onları ogutleriyle kurtarmak için görevlidir. Onun aşk olsun dostluk olsun bu tarz insani (dünyevi) ilişki ve zevklerle işi olamazdı. Nitekim Gogol, hiç evlenmemis hatta herhangi bir kadınla da ilişkisi olmamıştı, hayatı boyunca kadınlara uzak olmuş, sadece tahayyulunde utopik kadın imgesine sahip olmuştur. Ayrıca Gogol, insanları sadece kendisine faydali oldukları için severdi. Buna istisna teşkil eden üç isim vardı -annesi hariç tabi- : rehberi ve ışığı Puşkin, ressam İvan ve ölümüne şahit olduğu Yosip. Bunun dışında Gogol için insanlar kendisine hizmet veya yardım etmekle vazifeli birer kişilerdi. Böyle gördüğü arkadaşlarıyla ve hatta genel olarak hayatı için kırılma noktasıni "Arkadaşlarımla Yazismalarimdan Seçme Parcalar"(kısaca Seçme parçalar)'i kaleme alıp ve yayinlamasi teşkil eder diyebiliriz.

    Gogol, aslında Ölü Canlar'in ikinci cildi için çalışıyordu ama bir türlü bu cilt istediği gibi olmuyordu. Bunun sonucunda önce 1843'te sonra da 1845'te Ölü Canlar'in ikinci cildinin yeni versiyonlarını yaktı. Sonra da Seçme Parcalar'i kaleme almakla kendisini vazifeli gördü. Bu eserinde arkadaşları hakkında, din, kilise, memurlar, valiler, kadınlar, köylüler, hiyerarşik düzen ve kölelik gibi birçok konuda samimiyetle ve peygambervari şekilde fikirlerini yazdı. Ancak bu eser her kesimden yogun tepki aldı. Özelikle de yenilikçi liberal kesimden ve bu kesimin öncüsü Belinsky'den... Belinsky çok ağır bir mektup yazdi; öyle ki Gogol bunu okurken fenalasti. Bu mektupta Gogol'ü gerici, softa olarak niteler; çareyi mistisizmde ve bu zamana kadar yüzlerce yıldır Rusya'nın uyguladığı dua ve kilisede bulduğu için halkın onun asla affetmeyecegini ifade eder. Aslında Ölü Canlar ve Müfettiş eserleriyle Belinsky'nin ovgulerini almisken bu yoğun tepkinin nedeni neydi? Nedeni kısaca; Gogol'ün hiyerarsiden taraf olan tutucu tutumuydu. Gogol, Rus halkına, herkesin doğduğu konumda kalmasını ve daha fazlasını istememesini istiyordu. Nitekim bu meşru bir istek ve mümkün olsaydı Tanrı zaten o şekilde yaratirdi her şeyi. Ancak bulundukları konumda en iyi şekilde vazifelerini ifa ederek ve İsa'ya ve Çar'a derin baglilikla Rusya'yi olduğundan daha ileriye tasiyabileceklerini ifade eder. Hatta köylülerin okumamasi gerektiğini, okuyup da Batının yıkıcı eserlerine kapilmamalari gerektiğini yazmıştır. Hatta hayatı boyunca çok çektiği sansür kurumunu bile savunur. İşin garip tarafı gerici kesim bile tepki verir Gogol'e. Heralde onu samimi bulmamislardir ve belki de biraz da kibirli bulmuş olabilirler. Çünkü Gogol, eserlerinin yayımı için ve işlerinin yürümesi için her kesime yaklaşan birisiydi.

    Açıkçası hiciv ustası Gogol'ün bu şekilde fikirleri olduğuna çok şaşırdım. Ancak ona duyduğum yakınlık zedelenmedi. Çünkü Gogol'de kötü bir şey yapsa da bunu saf ve cok iyi niyetle yapan biri portresi hakim. Kucuklugunden beri kendini arayan ancak bunu yaparken kendini hiç açmayan, maskeler takan, kimseye yakınlık duymayan ancak ve ancak yarattığı karakterleri ve sahnede canlandırdığı tiplerle kendisinden izler serperek kendisini mutlu hisseden birisi gibidir. Yalnızlığı hiç sevmez ama hep de yalnizdir aslında. Yalnızlıktan kaçmaya çalışan ancak bunun için kendi ördüğü duvarları yıkmaya yıkmaya cesareti de olmayan ve bundan dolayı -gecici- kurtuluşu yerdegistirmede -seyahat- bulan; topluluk içinde silik, tutuk ve soğuk, lokal ortamlarda açılan, bencil, faydaci, mukemmeliyetci, iyi bir gözlemci, hayalci ve bir o kadar gerçekçi, sofu, sevimli, garip yüzlü -burunlu-, zeki, içine kapanık, şakacı, iyi oyuncu ... yani zitliklari içinde barındıran 'esrarli cuce'....

    Gogol, yine kurtuluşu seyahatte bulacaktır. Adres: Kudüs'tur. Yani, başta şükran ve minnet için gururla gideceği Kudüs, ancak planlar değişmiş, Ölü canlar bitmemiş yani gidişin nedeni, ilham aramak ve ruhunu bulmaktır. Ancak Kudüs onu etkilemez. Tanrı, topraklarını terk etmiş gibi gelir Gogol'e ve Tanrı belki de anayurdu Rusya'dadir diye düşünür. Bir süre Kudüs'te kaldıktan sonra Rusya'ya döner. Bir süre de Rusya içinde seyahat eder. Sık sık yer değiştirir ve Moskova'da Kont Tolstoy'un ruhi yardımcısı -koçu- papaz Matvey ile tanışır (malesef). Bu papaz oldukça sofu ve bagnazdir, ateşli vaazlar verir. Papaz ona yazarlığı bırakmasıni, ruhunu kurtarmasini; bunun içinde oruç tutmasını ve ruhunu tamamen perhize sokmasını telkin eder. Gogol de malesef onu dinler ve tuttuğu oruclar onun sağlığını oldukça bozar. Arkadaşları onu zor tanirlar.

    4 Şubat'ta papazi son kez ziyaret eder.
    11 Şubat'ta Ölü Canlar'in ikinci cildinin üçüncü versiyonunu yakar!
    Doktorlar da hem bedenen hem de ruhen çökmüş yazarı yanlış tedavi ederler. Gogol, Delinin Ani Defteri'ndeki karakterin son hallerini yaşar adeta!
    Ve 21 Şubat 1852'de hayatını kaybeder.
    Moskova'ya gömülür.

    Gogol'den geriye eski bir redingot ve üç beş bunun gibi giysi kalır. Ve tabiki eserleri! Puşkin'le birlikte Rus edebiyatının yolunu açmis ve o yoluna ışık tutmus; bu sayede artlarindan gelen tüm Rus yazarlarını etkileyen büyük bir usta ve öncü olmuştur.

    Klişe olmuş tabirle, Rus edebiyatı onun "Palto"sundan ve Puşkin'in satirlarindan çıkmıştır.


    Keyifli okumalar..



    Notlar:

    1) Palto hikayesinin orijini:

    #55426487

    Ayrıca Gogol, Petersburg'taki ilk yıllarında çok yoksulluk çekmiş ve paltosuz kalmıştır. Bir arkadaşı kendisine palto hediye etmiştir.


    2) Belinsky'nin mektubu:

    #55438332


    3) Gogol'ün Dostoyevski değerlendirmesi (Insanciklar romanı özelinde):

    #55434117


    4) Gogol'ün burun takıntısı ve Roma aşkı:

    #55321753


    5) Gogol'ün ölümünün ardından Turgenyev'in sozleri:

    #55477530


    6) Palto, Burun ve Delinin Anı Defteri öykülerine yaptığım inceleme yazısi:

    #55085862

    7) Müfettiş eseri hakkındaki inceleme yazım:

    #55548162

    8) Ölü Canlar hakkındaki incelemem:

    #55848253
  • 558 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Göçmen olmak tarihin her döneminde zorluk demektir. Bir yerden bir yere istemeden, zorla gönderilme psikolojik, ekonomik, kültürel, siyasi, dini çeşitli sıkıntıları da beraberinde getiriyor. Örneğin şu an yanı başımızda Suriye'de yaşanan kirli savaş yüzünden binler, milyonlar kendi topraklarını terk etmek zorunda bırakıldı. Galiba savaşlar olduğu sürece bu göçmenlik bitmeyecek.

    Kitabın girişi de bu şekilde bir deri bir kemik kalmış birinin kaçarak, engelleri aşarak bir ülkenin sınır birliğine teslim olmasıyla başlıyor. 2.Dünya Savaşı sırasında Alman kamplarında doktorluk yapan Dr.Adam Kelno'nun hikayesi de bu şekilde başlar.

    Alman ve Rus işgali altında olan Polonya'nın acı kaderini paylaşıyor bizlerle. Bir ülke ikiye bölünmüş ve bir kısmı Almanların bir kısmı Rusların elinde ve orada yaşam
    mücadelesi veren insanların hikayesine de konuk oluyoruz.

    Bir macera başlıyor. Polonya ve İngiltere arasında ki esir krizi. Polonya, İngiltere'den bu doktoru niye istiyor? Doktor esir kamplarında insanlara yardımcı oldum derken yalan mı söylüyordu? Polonya'nın 'bu adam Almanlarla işbirliği yaparak, Yahudilerin ölmelerine sebep oldu ' derken, İngiltere niçin doktoru Polonya'ya teslim etmez. Gerçekten suçlu mu, yoksa büyük bir iftira ile karşı karşıya mı kalmış? Niçin Dr.Adam Kelno önemli?

    Anlatım dili yalın, öyle çok kelime oyunu bulunmuyor. 'Olduğu gibi ya da duyduğum gibi' olayları anlatarak, diyaloglara da yer veriyor.

    Anlatılanlar gerçek mi yoksa yalan mı, kim haklı kim haksız hepsi bir arada 7 Numaralı Mahkeme kitabında.

    2.Dünya Savaşı bitiminde İngiltere'ye giden doktor, bu sefer kendisine yeni hayat kurmak amacıyla İngiltere'den de ayrılarak, bilinmeyen uzak bir yere göç eder ve orada başlayan yeni hayatla ilgili çeşitli anlatılar romanı süslüyor. Artık çok uzak bir coğrafyada ve hiç bilmediği yerel adetlerden, yeni
    yeni tanımaya başladığı yerel insanlar arasında Dr.Adam Kelno

    Yerel kültürle karşılaştığı andan itibaren yaşadığı sıkıntıları da okuyoruz. İlaç, iğne yerine geleneksel anlayış etkisiyle 'kötü ruhlardan korunmak için yaptıkları ayinlerden' bahseden düşünce yapısıyla çatışmasını da okuyoruz.

    Uzun yıllar İngiltere'nin dışında yaşam süren aile sonunda İngiltere'ye döner. Döndüklerinde ise savaşın harap ettiği İngiltere yerine müze, kiliseler yanında yeni yeni binalarla da karşılaşırlar. Ve başka bir soru karşılarına çıkar: Kim daha özgür ya da kim daha ilkel. İki farklı coğrafya ve kültürü yakından tanıyan kişinin burada karşılaştığı yeni şartlar altından sorduğu soru bu.

    Ve sonra devreye 'Abraham Cady' giriyor. Yazdığı bir kitapta Dr.Adam Kelno'nun 5 numaralı barakada Nazilerin emriyle deneysel ameliyatlar yaptığından bahseder. Abraham (Abe) Cady, ailesinin köklerine inip, Rusya'dan Filistin bölgesine ve oradan Amerika'ya olan yolculuğuna; evlenip çocuklarının büyümesine, ailenin büyümesi ve yeni düşünce, olaylara tanıklık edeceğiz.

    Aile içinde yaşanan okul, iş, yaşam üzerine konuşmalar ve çatışmalar anlatılır. Abe'nin uzun bir geçmişi, yaptıkları ve edebiyat dünyasındaki yeri hakkında bilgiler verildikten sonra esas mevzuya girilir. Yani Nazi zulmü altında ölmüş, yaralanmış, işkence görmüş, hor görülmüş insanların hikayeleri anlatılmaya başlanır. Yazdığı kitabın adını da 'Kurbanlar' koyuyor.

    2.Dünya Savaşı sırasında Polonya'da Nazi toplama kamplarından birinde yaşanan kötü muamelelerin aydınlatılması üzerine kurgulanmış bir roman.
    Nazi toplama kampında Yahudileri ameliyat eden doktor haklı mı haksız mı? Doktor ameliyat etti mi, ettiyse ne tür ameliyatlara girdi, zorla mı ameliyatlara girdi yoksa isteğiyle mi gibi çeşitli sorularla olay çözümlenmeye çalışılıyor.

    Konu 3 farklı başlığa ayrılmış. Hepsi kendi içinde bir bölüm ama final bölümü ise iki parçanın bir araya getirildiği, sebep sonuç ilişkisinin kurulduğu bir yer. Anlatım dili akıcı, sürükleyici, yormuyor. İlerleyen sayfalarda paralel anlatımla konu birbiri içine dahil edilerek ayrı parçalar birleştiriliyor.

    Kitabın özellikle 4.bölümü olan 'Duruşma' kısmı sürükleyici niteliğe sahip olduğu için kitabı elinizden bırakamıyorsunuz.
    3 Bölümde mahkeme süreci öncesi kişilerin hayalarının hikayeleri anlatılarak, son bölümün alt yapısı hazırlanıyor.


    Kitabı bitirdiğinizde kitabı baştan sonra götüren bir ana karakter yerine bölümler içindeki karakterlerin son 'duruşma' kısmında bir araya geldiğini ama bunun yanında duruşmada etkin olanın da dersine iyi çalışan avukat ve davalılar grubu içersinde yer alan 'Yahudi' örgütler olduğunu görüyorsunuz.

    Bir doktor, bir yazar ve bir avukat. Avukatın hem şahsi hem de çok iyi organize olan yapının içinde yer alması neticesinde davanın seyrinin nasıl da değişebileceğini gösteriyor.

    2.Dünya Savaşı sırasında Nazi toplama kamplarında Almanların kendilerinden olmayan ve özellikle Yahudilere karşı uyguladığı insanlık dışı muamelelerinin yansıtılmaya çalışıldığı kitapta, bu kamplarda görev yapan Doktor'un bu vahşetin içinde mi yoksa dışında mı olduğunun durumu aydınlatılmaya çalışılıyor.

    Duruşma salonunda, bir sağa bir sola bakarak anlatılanlara kulak kabartıp, gözden ve kulaktan bir şeyin kaçmaması için
    pür dikkat kesilip, iddia makamı, savunma makamı çerçevesinde gerçeğin ortaya çıkmasına bakacağız.

    Anlatıcının olayı anlatırken bazen 'davacı'ya ön yargıyla baktığını da görebiliyoruz. Olumsuz nitelemelerde bulunuyor. Ama 'anlatıcı' burada hiçbirinin ağzından konuşmadan, dışarıdan olayı anlatması daha iyi olurdu. Ama genelde tüm tarafları konuşturmaya çalışmış.

    Bir doktor, Nazi toplama kampında bilimsel deney adı altında erkek ve kadınlara -istekleri dışında- ameliyatlar yaptı mı? Yaptıysa ne kadarını kendi ne kadarını Naziler istediği için yaptı? Duruşmaya çağrılan toplama kampından, savaş bittikten sonra özgürlüğüne kavuşan mağdurların anlatacağı olaylara doktor ne diyecek?

    Kim haklı? Doktor gerçekten de baskı altında mı bu ameliyatları yaptı? Yoksa...
    Kim haklı? Bilimsel deney adı altında insanlara eziyet edilmesinin haklı bir tarafı var mı?
    Kim haklı? Kamptan sağ kurtulanlar ne anlatıyor?
    Kim haklı? Sırf Yahudi, çingene diye insanların insanlık dışı muameleye tabi tutulması gerekir mi?
    Kim haklı? Doktor, doktor olarak mı orada görev yapmtı yoksa bilinç altında anti-semitik düşüncelerin etkisi altında mı hareket etti?
    Kim haklı? Doktora gerçekten de iftira atılmış olamaz mı?

    Özellikle Duruşma kısmı gerçekten de çok sürükleyici. Polonyalı doktorun Polonya'da bulunan Alman Nazi toplama kamplarındaki rolü sorgulanıyor.

    Ezcümle: Leon Uris'in tüm kitaplarını (az İstanbul'daki sahafları dolaşmadım, az fuarlara gitmedim) topladım ve yavaş yavaş hepsini okuyorum ve bu kitabı da beğendim.

    Notlar:

    + Kitap, 2 baskı yapmış. Bende 2 baskısı da var fakat okuduğum baskı ilk baskı 1972'ye ait. Kapak resimleri farklı ve aşağıda bu konuyla ilgili bilgilendirme yazdım.

    + İlk başta anlam veremediğim o kapak resmine (ilk basım 1972) tekrar baktığımda gerçekten de çok iyi uyarlanmış bir kapak resmi yapıldığını farkettim. Kapak resmine ilk önce baktığınızda çok fazla bir şey çıkaramıyorsunuz ama kitabı bitirince tam yerinde diyeceğinize eminim. 2.Baskıda ise kapAk resmi değiştirilmiş, ilk bakışta biraz daha anlaşılır kılınmış ama o esas vurgudan eser yok. Türkçe çevirisi Aziz Üstel tarafından yapılan kitabın kapak tasarımı ise Fahri Karagözoğlu yapmış.

    + Kitap esas konuya girmesi için uzatıldıkça uzatılmış. Bu çoğu Amerikalı yazarın kitabında da mevcut. Bazen yan karakterler çoğaltırken, mekan, yer analizlerine aşırı yer verilerek sayfa sayısı arttırılır. Bu kitap araştırma-inceleme kitabı değil; doğrudan konu, sebep sonuç ilişkisi kurulup, arada da diğer konular serpiştirilip konu bağlanabilirdi diye düşünüyorum. Tabi yazar o, biz sadece okuyucuyuz sadece düşüncemizi belirtmek istedim o kadar. Çoğu romanın kalın olmasının sebebi de bu değil mi?

    + Yazdıkça yazmış, yaw bunu insan okuyacak be arkadaş, biraz elinin ayarı olsun demekten başka çaremiz yok.

    + 'Duruşma' bölümüyle esas mevzu başlıyor. Kitabı okurken bir taraftan da internetten kitap hakkında bilgi araştırırken, bu kitaptan uyarlanan bir dizinin ABD'De yayımlandığını gördüm ve kitabın okuması bittiğinde gerçekten de bu kısım senaryo, dizi, film şeklinde kurgulanmış; bir duruşma ile o hava, o olaylar yaşatılmaya çalışılmış. Bence başarılı olmuş.

    + Kitabın özgün adı QB VII (Queen's Bench Courtroom Number Seven -Kraliçe'nin 7 numaralı mahkemesi.)
    QB Leon Uris'in 1970 yılında yayımladığı dramatik bir mahkeme romanıdır. Dört parçalı roman, Birleşik Krallık (İngiltere'de)'ta bir iftira davası yaşanan olayları anlatıyor. Anlatırken de geçmişe gidiliyor.

    + Bu kitabı 17-20/Ağustos/2018 tarihleri arasında okuyup, 19 Kasım 2018 tarhinde yazısını yazıp siteye ekledim.
  • 167 syf.
    ·189 günde·Beğendi·9/10
    Bu kitabı kitabevi dolaşmalarım sırasında 'yeni çıkanlar' rafında gördüm. İçimden 'çekinme bir bak deyince' raftan alıp inceledim. Önce Antony C.Sutton'un kitaplarından biri sandım ama değilmiş. Arka kapak yazısı ilgimi çekince de almaya karar verdim ve o şekilde nisan ayında satın alıp, okumaya başladığım kitabı ancak kasım ayında bitirebildim. Araya giren diğer okumalardan dolayı biraz uzun sürdü. Ancak, kitabın sayfa sayısının az ama içeriğinin kalın olmasını da özellikle belirtmek istedim. Son cümle olarak söyleyeceğim şeyleri başta söyleyeyim o zaman. Tavsiye edilir mi? Evet.

    Hitler'in arkasındaki Amerikan gücü her zaman ilgi odağı olmuş ve bunun üzerine çok şeyler yazılmıştır. Hitler'in bir ülkeyi bataklıktan çıkartıp, tekrar güçlü ve emperyal bir ülke haline getirmesinde kendisine yardımcı olan kimlerdi? Bu bile apayrı bir çalışmadır.

    Edwin Black'in Nazi Bağlantısı kitabı da bu bağlamda 'at arabasından çelik yığınlara' ulaşan gücün çeşitli yerlerdeki bağlantısını sorguluyor. Bu sorgulamayı yaparken de ABD içindeki resmi kaynaklara, kitap, gazete, söyleşi gibi çeşitli araçlara bakıyor.

    Kitap 5 bölümden oluşuyor. Bunlar sırasıyla; Bağlantının Perde Arkası - Ford, Yahudi Nefreti ve Siyasi Irkçılık - Carnegie, Öjeni ve Üstün Irk - Rockefeller, Mengele ve Öjeni - GM ve Reich'in Modernizasyonu - IBM Holokost'u Organize Ediyor.

    "Bağlantının Perde Arkası" başlığına sahip bölüm, kitabın önsözü olup, kitabın yazım süreci, yaşananlar, niçin yazmak zorunda kalındı ve ne amaçlanıyor gibi çeşitli sorulara cevapları içeren; bu konuda okuyucuyu aydınlatmayı amaçlayan bilgileri içeriyor.

    Yazar, daha önce yazdığı ve ayrıntılı bir şekilde incelediği konu ve kaynakları Nazi Bağlantısı adıyla 'tek çatı altında' birleştirmiş. O yüzden "Daha önce ben bunları yazdım, tekrar etmeyeyim, geniş bilgi için diğer kitaplarıma bakın" diyerek bir açıklama da bulunuyor.

    Yazar ayrıca bazı kurumlara da kendisine izin vermedikleri için sitem ediyor.

    Kitap, hemen okunup bitirilecek kadar basit bir içeriğe sahip değil. Yukarıda yazdığım gibi sayfa sayısı az ama içerik onun çok daha fazlasına sahip ve bu yüzden anlamak, kavramak, sonuç çıkarmak biraz düşündürüyor. Temel tez, kitabın arka kapak tanıtım yazısında yazdığı gibi, Hitler'in arkasındaki Amerikan düşüncesi, firmaları ve bunların etkisiyle yapılan bir takım deneyler.


    Peki, Hitler'in Yahudi düşmanlığının kökenlerinde ne var? Niçin 'Kavgam' kitabında sorunların kaynağı olarak Yahudileri gösterir. Mussolini İtalyasında bu olaylar yaşandı mı? İkisi de 'faşist' bir sisteme sahipken aralarında ne fark var? Almanya'da bunlar yaşanırken diğer Avrupa devletlerinde durum ne idi? Bunu da kitabın içinde okuyoruz.

    Ama ortada çok uuzn yıllara dayanan bir 'Yahudi Sorunu' olduğu kesindi. Ki, bunu ifade eden onlarca yayın en sağdan en sola kadar mevcut. Tabi bu kitap olayın tarihsel sebepleri üzerinden yazılmış değil. Sadece ve özelde Yahudi Soykırımın gerçekleşmesinde Hitler'e yardım eden ABD şirketlerine odaklanıyor. Ama bu şirketlerde bunları doğrudan mı
    yoksa dolaylı mı yapmışlar?

    Esasında çok derin ve çok katmanlı bir konunun irdelenmesi söz konusu.

    Kitabı okumaya devam ettikçe Almanya'da Nazilerin de düşüncelerinin kökeni olan 'Lutherci bir gelenek'ten haberimiz olur. O geleneğin ve Luther'in söylemleri zaman içinden kayarak yani 1540'lı yıllardan 20.yüzyıla kadar toplanarak gelmesi ve Hitler'le bir kalıba dökülmesinin hikayesi de okunuyor.

    "Protestan hareketinin lideri Martin Luther 1543 yılında 'Yahudiler ve Yalanları Hakkında' isimli kitabını yayımladığından beri toplumsal dokunun bir parçası olmuştur."(s.12)
    Bu kitap günümüzde de söylenen çeşitli olumsuz düşüncelerinin de bir kaynağı olmaya devam ediyor. Örneğin, "Yahudilerin tefecilikten başka bir geçim kaynaklarının olmaması ve bu sayede, sahip olduğumuz her şeyi elimizden alıp bizi soymalarıdır. (s.12)” düşüncesi bile başlı başına önemli cümledir.

    Genel düşünceyi şu şekilde ifade edersek: Eğer yoksulsak, bir şeyimiz yoksa ve birileri de bizden daha iyi şartlarda yaşıyorsa ve o kişi de Yahudiyse o zaman 'bizi soyduğu' için o kadar zenginleşti diyerek bu cümleye bir karşılık bulunabiliyor.

    2.Dünya Savaşı öncesinde yaşananların bilinmesinde fayda var. Özellikle Almanya'nın 1.Dünya Savaşı sonunda imzaladığı ağır yenilgi anlaşması sonucu ortaya çıkan sıkıntılar Hitler Almanya'sının ortaya çıkmasında bir etken sayılabilir.

    Şimdi buradan hareketle 2.Dünya Savaşı öncesi Almanya'nın haline baktığımızda ve bir mezar taşının bile çuval dolusu parayla satın (E.Maria Remarque -Ölümsüz Günler kitabında bu konu işlenir) alındığı bir ortamda ve paranın da Yahudilerde olduğu düşünüldüğünde bir nefret bir kin ve öfke ile doldurulan yoksul kitleler, tepkisel olarak kendileriyle braber yaşayan ama kendilerinden olmayan Yahudilere bir düşmanlık beslemeye başlar. Halk, yönetici elitin yönlendirmesiyle aşama aşama bu düşmanlık cephesinin içersinde yer almaya başlar. "Ey Alman Ulusu, siz bu yoksulluğu hak etmiyorsunuz, onlar, bunlar, şunlar yüzünden siz boyunduruk altına girdiniz.." teması da işlendiğinden Hitler'in iktidara gelmesi ve iktidarda kalması hiç de zor olmadı. Bir çeşit çıkış arayışının fiziki bağlantısıydı Hitler.

    "Ford, Yahudi Nefreti ve Siyasi Irkçılık" bölümü okunduğunda şu soru sorulabilir? Hitler, Henry Ford'dan etkilenmiş. Peki, Henry Ford kimden etkilenmiş? Bunun cevabı yine tarihin derinliklerinde var.

    Bütün işlerin arkasında Yahudi parmağı arama huyunu yazar çeştli örneklerle anlatıyor: 1.Dünya Savaşını çıkartma da, Rus Devriminde, İç Savaşlar da, Abraham Lincoln Suikastinde hep bunlar söylenir. Hatta Ford'un beyanlarına ve yayınlarına göre herşey Yahudilerin kusuruydu diyerek olayı daha da genelleştirerek "ne kadar hatalı, yanlış iş varsa Yahudilerin üzerine atarak kurtulmaya çalışıldığını bildiriyor yazar.
    Örneğin, en sevdiği şekerin tadında bir değişiklik olduğunda bile 'kesin bir Yahudi parmağı var' diyecek kadar olayı başka bir yere götürüyor bu nefret.

    Eğer bu tarz kitap okumuşsanız anlatılan çoğu şey size yabancı gelmeyecek. Bu sayede olayları anlamak ve kavramak daha da kolay oluyor. O yüzden bu kitapda adı geçen Henry Ford, The Dearborn Independent - gazetesi ve sonrasında yayımlayan "The International Jew" (Beynenmilel Yahudi) adlı kitabını hemen hatırlarsınız.

    Edwin Black de zaten olayın başlangıcı ya da büyütülmesinde Ford'un yayınlarını örnek gösterir. Yalan yanlış bilgilerle toplumu yönlendirdiğini ve herşeyin altında bir 'Yahudi parmağı' arar hale geldiğinden bahseder.

    Meşhur Siyon Protokolleri eline geçtiğinde mal bulmuş mağribi gibi olayın üstüne atlayıp kendi çıkarları doğrultusunda bunu nasıl kullandığını da anlatıyor. Siyon Protoklleri adlı kitabın hala kimler tarafından yazdırıldığı; doğru veya yanlışlığı tartışılmaya devam etmektedir.

    Ama niçin Ford bunu kullanır. Yahudilerden özel olarak nefret etmesi ya da hazmedememesinin bir sebebi var mı? Hitler, Ford'dan esinlenmişse, Ford kimden esinlenmiş? Sadece protokllerden mi?

    Açıkça söylemek gerekirse, hemen okunup geçilecek bir kitap değil. İç içe geçmiş ve bir cümleden onlarca anlam çıkaracak kadar derin bilgiler içeren bir çalışma.

    Henry Ford ve Yahudiler arasında yaşanan sıkıntılar gazete yazıları, boykotlarla uzun bir süre devam eder. Daha sonra Ford'un ekonomik kayıpları artmaya başlayınca araya giren arabulucular sayesinde bir anlaşma yapılır ve Ford kendi gazetesinde Yahudilerden özür dileyen bir mektup yayımlar.

    Ford sadece Naziler için kamyon üretmiş ve bir de yazdığı kitap Almanya'da basılmıştır.

    "Carnegie, Öjeni ve Üstün Irk" bölümünde ise üstün ırk arayışının temellerine iniliyor.

    Hani kitabı öylesine elime alayım ve okumaya başlayayım diyerek kitabı bitirmek zor. Böyle bir kitap bekliyorsanız -yazara katılıyorum- o zaman bu kitabı hiç okumaya başlamayın diyebilirim.

    Eğer o dönemde yapılanlar hakkında hiç bilgi sahibi değilseniz ya da az çok birşeyler biliyor ve bu kitabı da merak ediyorsanız doğru yoldasınız demek. Yazar kendini okutturup, yaşananları anlatıyor. Tarihin çeşitli dönemlerinde yapılan soy temizlemenin 20. yüzyılın tam ortasına yakın zamanda hem de çağdaş, gelişmiş, ilerici denilen bir yerde başlaması ve bunun devlet eliyle yapılması çok ilginç bilgilerle karşımıza çıkıyor.

    Kim için, ne için bu destekler verilmiş? İnsanlık şu aşamada nerede? Bunu destekleyenlerin destekleme sebebi nedir? Niçin Irk ıslahı gerekiyor gibi çeşitli sorular ve yapılan çalışmalar anlatılıyor.

    Sosyal Darvinizm, sosyal mühendislik gibi kavramlarla yeni bir insan türü ya da düşüncesi oluşturma fikriyatının hala varlığını sürdürmediğinin garantisi var mı? İçinde yaşadığımız ülke ya da dünyada zihin kontrol araçlarıından, yediğimiz içtiğimiz çoğu şey bazı kişi ya da grupların elinde değil mi? Bunlar, bu araçları istedikleri gibi kullanabilirler mi? Bunun gibi çeşitli sorular insan aklını karıştırıyor. Hitler ve ekibinin arkasında yer alan Amerikan destekli bilim ve bilim insanları da Hitler'in istedikleri doğrultuda saf aryan bir nüfuz oluşturmak için çalışmadı mı? Irk ıslah projeleri altında günümüzde cinayet diye nitelendirilebilecek devlet destekli bilim araştırmaları için ötekileştirilen kesimler canlı denek olarak kullanılmıştır. Kitap sayfaları arasında bununla ilgili çok sayıda örnek veriliyor.

    1900'lü yılların başında Amerika'daki bazı eyaletlerde planlı ve istekli bir şekilde soy arıtımı uygulandığını kitaptan öğreniyoruz. Sayfalar arasında ABD'de yapılan çalışmalar ve bu operasyonlara kaç kişinin katıldığı, kaç kişinin bundan dolayı öldüğü ortaya çıkıyor. Burada seçilen kesimler genellikle toplumun (ya da mahalle baskısı -yeni tabirle -) dışına itilen kişilerden oluşurdu.

    Benim açımdan ilginç bir bilgiyle de karşılaştım. Hep bu IQ testlerinden bahsedilirdi ama kim, nerede, nasıl, ne işi yarar hiç araştırmamıştım ve burada bununla ilgili çok enteresan bilgilere de rastladım. Yani IQ adı verilen testlerin gerçek amacı ile şimdi ki arasında büyük fark. Gerçekten niçin çıktığını görünce yine 'bilim' adı altında yapılan zırvalıkların bir örneğine de şahit oluyoruz. Nedir IQ zeka testleri? Buradaki amacın beyazlar dışında kalan diğer halkların siyasi, ekonomik, kültürel olarak 'geri' olduklarını göstermek. Bunun içinde 'beyazların' kendilerine uygun ama karşı tarafta olanların hiç bir fikir sahibi olmadıkları nesneleri gösterip, bunları bilmeleri ya da eksik parçayı tamamlamaları istenir. Örnek. Bir zarfın üzerinde pul kısmının boş bırakılması ve onun doldurulmasının istenmesi gibi.
    Bunu bilmeyen, bunu cevaplamayan - ki hayatında mektup, zarf, pul görmemiş insan toplulukları gibi- kişi hemen 'geri', 'ilkel', 'moron', 'bilgisiz', 'cahil', 'kültürsüz' olarak nitelendirilip, 'beyazların' ne kadar üstün bir ırk(?) olduğunun ispatına gidilir. Peki o zamandan bu zamana ne değişti? O da ayrı bir çalışma. Bu sayede zencilerin, çingenelerin, Yahudilerin veya diğerlerinin 'alt' kültür olduğuna sonucuna vardırılır.

    Kitabın çoğu yerinde bilim, bilim adamı, bilimsel çalışma, üniversiteler tarafından bir takım kimselerin lehine uygun kanun, karar, yönetmelik, bilim, araştırma vb. şeylerin yapıldığı da anlatılıyor. Peki şimdi şu an değişen birşey var mı? Bilim, kimin ya da kimlerin elinde? Bağımsız veya özgür bilim olabilir mi? Olursa ne kadar olur? Bilim veya bilimsel çalışmalar birilerin istedikleri gibi mi yapılıyor ya da yönlendirme yapılıyor mu? Bunlar bile başlı başına bir sorun ve yazarda Amerika yani kaynağı kendi ülkesinde olan yayınlardan bahsederek durum saptaması yapıyor.

    Nasyonal Sosyalizm ve Hitler'in siyaset sahnesine çıkmasından önce Amerika'da yapılan bu çalışmalar, ilerde Hitler'e rehberlik, önderllik yapar. Hatta 'Amerikalı aktivistler ancak hayallerinde görebilecekleri...' diyerek olayın vahameti hakkında bilgi de veriyor.

    Hitler ya da Naziler iktidara gelmeden önce Rockefeller Vakfı Alman araştırma ve vakıflarına yüzbinlerce dolar yardımda bulunmuş. Yani Nazilerden öncede bu 'öjeni' yani ırk ıslahı olayının finansmanını Rockefeller vakfı destekler. Hitler hazır bu ar-ge çalışmalarının içinde kendini bulur ve oradaki yöneticilerin de Hitler'in bünyesine dahil olmasıyla 'ırk ıslahı' projesi ileri ki yıllarda devlet destekli hale geldiğini kitap sayfaları içinde okuyoruz.


    Dün toplumu 'bilim' adı altında nasıl sömürdülerse bugün de aynı şekilde devam etmediğini kim garanti edebilir? Bugün 'bilimsel' çalışmalar ne kadarı gerçekten bilimsel ve ne kadarını X, Y, Z kurum, şirket ya da vakıfları destekliyor? Buralardan destek alarak yapılan çalışmaların bilimselliği sorgulanabilir mi? Ya da sorgulandığında biz 'gerici' olurmuyuz?

    Okudukça anti-semitist düşüncenin Almanya'da zaten var olduğunu yani Hitler'le beraber gelmediğini bunun arka planında eskilere dayanan bir gelenek olduğunu da görüyoruz. Yani Alman toplumu ve elit kesimi Hitler'le beraber Yahudi düşmanı olmamış. ABD'li Alman bilim insanları kendilerine göre işe yaramaz, sakat ya da başka türlü nitelendirmeyle toplum dışına ittikleri kesimleri gönüllü denek olarak kullanmış ve bunu da 'bilim' adı altında yaptıklarını da görüyoruz. Kitapta bunun ayrıntılı bilgisi sunuluyor.

    Özellikle 'Irk Islahı' üzerine yapılan çalışmalar neticesinde, Alman hükümeti ve yöneticiler, Yahudilere karşı bir önyargı, dışlama ve sistematik bir şekilde yok etme düşüncesine sahip olunduğu ortaya çıkıyor. Bu 'Irk Islahı' çalışmaları Hitler'in iktidara gelmesiyle bir çeşit resmiyet kazanarak artık devlet politikası olarak uygulanmaya başlanmış. Kitapta, insanlıktan sapmış bir güruhun saplantılı sapıklığının kağıda dökülmüş halini okudukça bazı yerlerde - mideniz boş olsun- kusabilirsiniz .

    O zaman şu soru sorulabilir: Şu an da DNA üzerine yapılan çalışmalar bir zamanların 'Irk Islahı' projesinin devamı sayılabilir mi?

    General Motors'un Alman hükümeti yani Hitler'le yaptığı anlaşma uyarınca Almanya'da kamyon üretmeye başlaması ve Almanlar için ucuz otomobil üretmesi hem GM'nin hem de Hitler Almanya'sının menfaatine uyuyordu. Bu sayede GM kamyon ve otomobil üreterek Almanya'da bu sektörde tekel konuma gelecek ayrıca Alman vatandaşlarda bu durumda fabrikalarda iş bularak, işsizlik azalacak, yan hizmetler artacak ve Alman devleti de sanayisini geliştirecekti. GM ve Hitler Almanya'sının işbirliği Amerika'da bulunan Yahudi örgütlerinin tepkisini çeker. Gazeteler yoluyla bu anlaşmalara tepki gösterirler. Sonra Alman 'Opel' firması üzerinden gerçekleştirilecek GM'nin varlığı arka plana itilerek 'yokmuş' görüntüsü sağlanır. Bu Alman kamyonları Yahudilerin toplama kamplarına getirilmesinde en etkili araç haline gelir.

    "IBM Holokost'u Organize Ediyor" bölümünde ise IBM ya da firmasıyla bağlantılı işler anlatılır. Bir mahalle, bölge ya da daha büyük bir yerde oturanların isim bilgilerinden, dinlerine, milliyetlerine, yaşadıkları yere, mesleklerine kadar tüm bilgileri deftere yazarak, bunlardan bir sonuç alınması sağlanır. Bunlar günümüz tabiriyle 'bilgisayar' sistemi içinde sadece birkaç tuşla kim nerede, hangi meslek grubunda şeklinde kolay bir şekilde yapılabiliyor. Ama bilgisayar sisteminin olmadığı bir zaman dilimi içinde hızlı ve pratik bir şekilde nasıl gerçekleştirilebilir? Bunun cevabı da 'delikli kartlar' da yatıyor. IBM 'de bu delikli kart sistemini 1933 yılında Almanya'da yapılan nüfus sayımıyla gerçekleştirir. Bir 'delikli kartın' neler yapabileceğini göstermesi anlamında önemli bir buluş diyebiliriz.

    Kısacası söylemek gerekirse, Hitler Almanya'sına katkı sağlayan Amerikan firmalarının veya Hitler'in düşünce yapısıyla uyumlu fikirlerin egemen olması bağlamında Amerikalı bilim insanlarının menfaatlerinin ortak paydada buluşup, dünyayı 'yeni bir düşünce veya ideoloji' etrafında toplaması ve buna da bazı Amerikan firmalarının öncülük etmesinin kısa hikayesini okuyacağız.


    Ezcümle: Tavsiye ederim. Alın, okuyun

    Notlar:
    + 17 Nisan 2018 - 3 Kasım 2018 tarihleri arasında notlar alınarak okundu ve ancak bu tarih yani 8 Kasım 2018 tarihinde yazısı yazılıp, siteye eklendi.
    + Kitap kapağı, arka tanıtım yazısı, seçilen yazı tipi yerinde.
    - Artık internet çağında yaşıyoruz. Yazarın Türkiye'de Türkçe yayımlanan ilk kitabı o yüzden ondan bir ricada bulunup Türkçe önsöz yazması istenseydi, bir artı değer katardı diye düşünüyorum.
    - Yayınevi veya çevirmen bazı anlaşılmayan veya anlaşılmayacak veya anlaşılmaya katkı sağlamak amacıyla bazı kelime ve kavramları da keşke Türkçeye çevirip, dipnot olarak verebilselerdi. Çok örnek var bu konuda. Örneğin, 'Holokost', 'Reich', 'Luftwaffle', 'Fanta', 'Der Führer' gibi. Bunlar dipnotta Türkçe ne ifade ediyor şeklinde okuyucuya ek bilgi olarak verilebilirdi.
    - Martin Luther'in Almanca yazdığı ama doğrudan Türkçesi yazılan kitabın özgün adı yazıldıktan sonra dipnot olarak Türkçesi verilebilirdi.
    - Henry Ford'un 'The International Jew' adıyla yayımlanan kitabı Türkçeye "Beynelmilel Yahudi" adıyla yayımlanmıştı ve benim okuduğum kitap 'Kayıhan Yayınları 2000' tarihli idi. Ama tercümesi kötü, çeviri yanında yorumlar ağırlıkta ve açıkçası çevirisi bile doğru mu değil mi o da şüpheli. Destek Yayınları'ndan 'Yahudi Enternasyonali' adıyla çıkan kitap elimde ama onu da açıkçası daha okumadım ona bir şey diyemem.
    + Yazar bölüm sonlarında atıfta bulunduğu yayınların ismini veriyor.
    - Teneke Lizzie ne demek? Okuyan bir şey çıkarabiliyor ama bunun özgün adı verilip ya parantez içinde ya da dipnot olarak keşke verilseydi.
    + Bu kitabı "Kitap Kurdu Yayınları", "1.Baskı Mart 2018 tarihinde yayımlamış ve Türkçeye çeviren "Murat Karlıdağ". Yazara, Yayımevine ve Çevirmene de teşekkür ederim.
    + Yazar Edwin Black'in bu kitaba ait sitesi: https://nazinexus.com
  • 520 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bağımsızlığımızın Timsali olan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!
    * * *
    “Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazırız.” 1923, Gazi Mustafa Kemal Atatürk (Atatürk’ün S.D. III, S. 71)
    * * *
    “1881-1893 arasında sadece Mustafa’ydı,
    1916’ya kadar Mustafa Kemal,
    1921’e kadar Mustafa Kemal Paşa,
    1934’e kadar Gazi Mustafa Kemal,
    1934’te Atatürk!”
    * * *
    Bandı biraz geriye saralım,
    Mustafa Kemal’den önce, Mustafa Kemal’den sonra…
    https://www.youtube.com/watch?v=r7nBtlbICTc
    *
    Vatan nedir bilmezsen, İşgal ederler!
    Toprak nedir bilmezsen, Parçalarlar!
    Devlet nedir bilmezsen, seni Sömürge yaparlar!
    Eğer direnmezsen;
    Eğer var olmak için Yemin etmezsen,
    Eğer Bağımsızlık için, Hürriyet için Kanının son damlasına kadar mücadele etmezsen;
    Seni köle ederler, uşak ederler, vatansız ederler, milliyetsiz ederler, dilsiz ederler…
    Seni hem manen, hem madden Haritadan silerler!
    Sen eğer “Bağımsızlık Benim Karakterimdir” diyemezsen,
    Sen eğer “Hatt-ı Müdafaa Yoktur, Sath-ı Müdafaa vardır, O Satıh Bütün Vatandır” diyemezsen,
    Sen eğer İstanbul’a demir atmış işgal gemilerini gördüğünde “Geldikleri Gibi Giderler” diyemezsen,
    Sen eğer “Egemenlik Verilmez, Alınır” diyemezsen,
    İstanbul İşgal edildiğinde, İzmir İşgal edildiğinde, Doğusu, Batısı İşgal edildiğinde, daha yolun başındayken “Ulusun bağımsızlığını, yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.” diyemezsen,

    ”Türkiye halkı, asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı bir yaşama gereği saymış bir milletin kahraman evlâtlarıdır. Bu millet, bağımsızlıktan uzak yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır!” diyemezsen,

    “EGEMENLİK! KAYITSIZ, ŞARTISIZ! MİLLETİNDİR!” diyemezsen,
    İngiliz’in, Yunan’ın, Fransız’ın, İtalyan’ın, Rus’un egemenliğinde sömürge olursun!
    Bilmezsin tabi Yunan'ın İzmir’i İşgal ettiğinde ilk ne yaptığını!
    Bilmezsin tabi, Fransız’ın Fatih’in girdiği kapıdan İstanbul’a girdiğinde ilk ne yaptığını!
    Bilmezsen; Yine Yaşanır!
    O yüzden unutma!
    HATIRLA!!!
    https://www.youtube.com/watch?v=PoYtoyMCERs
    Kolay Kurulmadı efendim! Kolay Kurulmadı, ANLAYIIN!


    *

    “40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu,
    Ne traktör, ne biçerdöver vardı,
    Şeker üretimi yoktu,
    Un ithaldi, pirinç ithaldi,
    Hastalıklar tüm sınırları sarmıştı,
    Bit’le başa çıkılamıyordu,
    İnsanlar ve hayvanlar kırılıyordu,
    Verem, tifüs, tifo salgını vardı,
    Bebek ölüm oranı yüzde 40'ın üstündeydi,
    Dünyaya gelen her iki bebekten biri ölüyordu,
    Anne ölüm oranı yüzde 18'di,
    Her beş anneden biri ölüyordu… Oran yüzde 40’tı.”
    *
    Devlet-i Aliyye hem güç kaybediyor hem içeride hem de dışarıda manen ve madden yağmalanıyordu.
    *
    1881’de Mustafa Kemal Dünyaya geldiğinde, Osmanlı iflas etmiş, “hasta adam” diye tabir ediliyordu. Padişah Abdülhamid’di, Düyun-u Umumiye kurulmuştu. Yabancı devletler, savaşmadan önce borç vererek, kredi vererek kendilerine bağımlı bir devlet yaratıyordu. Üretmeyen bir ülke bu borçları nasıl ödeyebilirdi? Tabi ki ödeyemezdi…
    *
    Demiryolları, limanlar, bankalar, sigorta şirketleri, posta şirketleri, telefon şirketleri, tramvay şirketleri, elektrik santralleri bize ait değildi, verilen borçlar, özellikle kapitülasyonlar Almanların, Fransızların, İngilizlerin, İtalyanların işine yarıyordu. Dilimizden düşmeyen İstanbul nüfusunun çoğunluğu yabancıydı. “Şimdilerde de Arap dolu gerçi…”
    *
    Birinci Dünya harbi kaybedildiğinde Alman mühendisler, Alman şirketleri ülkeyi terk etti. Aylarca Tramvaylar çalışmadı, zaten az olan elektrik, şehre verilmedi, İstanbul karanlığa bürünmüştü. Şehrin matem havası, Yıldız Sarayı’na pek uğramıyordu… İş gücü yabancı uyruklu vatandaşlardaydı.
    *
    İzmir ait olduğu bayrağa kavuştuğunda, Ermeni asıllı zanaatkarlar da ülkeyi terk ediyordu. Bütün el işçiliği biz de değil onlardaydı. Ustalar gitmiş, geriye çırak bile kalmamıştı. İzmir yanıyordu. Savaşın en büyük kaybı gençlerimizdi. Ülkenin genç nüfusu önceki yıllarda heba edildi. Yanlış komuta ve plansızlık bunun en başlıca nedeniydi. Mustafa Kemal rapor üstüne rapor yazmış, Alman komutanlardan idarenin alınıp, Osmanlı komutasına verilmesini istese de Enver Paşalar tarafından reddedilmiştir. Çöl dediğimiz vaha, belki İstanbul’dan bir ülke sınırı gibi gözükse de, vatanperver gençlerin mezarı olan kumdan ibaretti. Sadece geri çekilmek ve kalan canları kurtarmak, son ülke sınırını çizmek gerekiyordu. Her şey için geç kalınmıştı. Misak-ı Milli sınırlarımızı belirleyecek son savaş Mustafa Kemal tarafından kazanılmıştır. Yıllar sonra… Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi 30 Ağustos’ta nihayete ermiş, 9 Eylül’de İzmir düşman işgalinden def edilmişti. Sokaklar mavi beyaz bayraklardan arındırılıp, Şehitlerimizin kanı ile boyanmış Kırmızı Beyaz bayrağımızla donatılmıştı. Herkes elinde Mustafa Kemal fotoğrafı taşıyordu. İzmir alındığında, her şey yeniden başlıyordu. Herkesin savaşın artık son bulduğunu sandığı zaman diliminde Mustafa Kemal “Asıl savaşımız şimdi başlıyor.” diyerek, cehaletle savaşın fitilini ateşliyordu. Artık kafasında ki fikirleri, Cumhuriyet aydınlanmasında uygulamak için gün saymaya başlayacaktı.
    * * *
    Mustafa Kemal Ankara da iken direksiyon binasında kalıyordu. Direksiyon binası Ankara garı idi.
    Osmanlı’dan kalan dört fabrika vardı; Hereke İpek, Feshane Yün, Bakırköy Bez, Beykoz Deri…
    Limanlar, madenler yabancılara aitti.
    Kadın insan değildi, söz söylemesinin imkânı yoktu, erkek önde o arkada yürürdü,
    Erkeksiz kadın sokakta dolanamazdı,
    Vapurda, Tramvay da perdeler vardı,
    Kadının meslek edinme, seçme ve seçilme hakkı yoktu,
    Kızlık soyadını kullanma hakkı yoktu,
    Tiyatro da oynayamaz, yazamaz, çizemez, söyleyemezdi,
    Kadın Osmanlı toplumunda yok hükmündeydi…
    Var gibi ama yok gibi…
    *
    Mustafa Kemal’in aile geçmişi ve çocukluğu hakkında yanlış bilgiler verilmiştir. Zübeyde Hanım ve Ali Rıza Efendi varlıklı ailelerden gelmişlerdi. Evleri ve gelirleri vardı, Ali Rıza Efendi’nin kereste mağazaları vardı. Yokluk içinde değil, varlıklı bir çocukluğa sahipti Mustafa. Selanik dönem itibari ile gelişen ve büyüyen bir yapıya sahipti. Abdülhamid’in hafiyelerinin daha az olduğu, yasaklı kitapların bulunabildiği, daha özgür bir şehirdi. Mustafa’nın okuduğu ve çokça duyduğumuz Şemsi Efendi Okulu, bilinenin aksine dini eğitim veren bir okuldu. Şemsi Efendi’nin eğitim alanında aldığı övgüler ve ödüller mevcuttur. Okulun yapısı, diğer okullar ile mukayese edildiğinde gelişmiş ve modern bir yapıya sahipti.
    *
    Mustafa Kemal’in küçüklüğünü merak eder sorarlarsa, can yoldaşı Nuri Conker’e atardı topu. Anlat Nuri derdi, kulübeye koliba derdi. “koliba da karga kovalıyordu” derdi Nuri, aralarında bir espriydi. Bunu ciddiye alanlar gerçek olarak yazdılar, Bozkurt kitabında H. C. Armstrong bunu yazmıştı. Yaşadığı dönemde yazılan ilk biyografilerdendi. Ne yazık ki, hiçbir şekilde Atatürk’ün yakınında dahi bulunmamış bu İngiliz casusu, Yüzbaşı H. C. Armstrong bu kitabında birçok iftiraya yer verecekti. Mustafa Kemal kitabı getirtti, tercüme ettirdi ve H. C. Armstrong a cevap verdi, dönemin akşam gazetesinde yayınlandı.
    *
    Günümüzde tarihçi vasfı ile hakaretler yayınlayanların kaynaklarından biri oldu. Bu kaynaklara Rıza Nur da katılacak, 1960 yılından önce basılmayacak kaydı ile İngiliz yayınevlerinden birine yazdığı söylenen hatıratını teslim edecekti. Düşüncesinde bu yıllara kadar yazdıklarına kimse cevap veremeyecek, çünkü herkes ölecekti. Kendisi 1942’de öldü. Hatırat denilen yalanları fesli 1958 ‘de Rıza Nur’un yazdıkları diye yayınladı. Kim ne kadar ekledi, gerçekten yazdı mı yazmadı muamma. Ama bütün bu karalamalar ve yalanların ardında hep İngilizler çıkmaktadır.
    *
    Tarihçi Gazeteci / Yazar Murat Bardakçı bu sözde hatırata kısaca cevap verecekti, buyurunuz;
    https://www.youtube.com/watch?v=dC7uRkJTns4

    Bir cevabı daha; https://www.youtube.com/watch?v=wXSdbd2hFKA

    Bir de bu kısa videoyu örnek olarak vereyim; https://www.youtube.com/watch?v=lYvw66zN3Vc

    İlber Ortaylı Yorumu;
    https://www.youtube.com/watch?v=LNeL20wYGL8
    Bu ve benzeri örnekler çoğaltılabilir, altlarda diğer söz de tarihçilerin yalanlarına istinaden birkaç örnek daha vereceğim…
    *
    Çocukları severdi, onları evlat edinirdi,
    Hayvanları sever ve sahiplenirdi,
    Tam bir doğa aşığı idi,
    Atatürk Orman Çiftliği onun eseriydi,
    Bir ağaç kesilmesin diye Yalova’da ki Köşkü temelden 4 metre diğer tarafa kaydırttı,
    Mühendisler geldi, zemine indi, hareket ettirmek için ray döşediler,
    Çalışmaları izlemesi için koltuk getirttiler, oturdu günlerce izledi, takip etti,
    https://pbs.twimg.com/media/DBd9FOKXgAAngwK.jpg
    Çalışanlar için çadır kurdular, o da çadır kurdurttu, çadırda kaldı,
    Dönemin gazeteleri bu olayı gereksiz uğraşlar olarak tenkit edecekti,
    Yıllar sonra doğa ve ağaçlar katledildiğinde ise ilk bu konu akıllara gelecekti,
    Atatürk Orman Çiftliği ise bu düşüncenin ürünüdür,
    Ot yeşermez denen yerde çiftlik kurmuş,
    Cumhuriyet’in doğal ürün ihtiyacı bu çiftlikten karşılanmıştır,
    Her yıl mahsuller çoğalmış, daha da büyümüştür,
    *
    Kitap okumayı severdi,
    Cephelerde dahi vazgeçilmeziydi,
    Kurşunların yağdığı cephede Madam Corinne ile mektuplaşırken, kitap istiyordu,
    En sevdiği kitaplar arasında;
    Grigoriy Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesi,
    Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu,
    Türk Tarih Kurumu’nun çıkartmış olduğu, Belleten,
    Jean Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, (Mecliste bahsetmiştir)
    Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları gibi eserler vardır.
    *
    Tevfik Fikret hayranıydı,
    Birçok ülkenin sözlükleri elinin altında bulunurdu,
    Balkanlar’da, Trablusgarp’da, Çanakkale’de, Sakarya’da, Kocatepe’de… Düşmanla burun buruna olduğu her yerde, tek düşüncesi vardı… Bağımsız bir ülke, bilimin ve fennin liderliğinde özgür bir Türkiye Cumhuriyeti… Özellikle sürgün edildiği yıllarda, gittiği Avrupa ülkeleri ona rol model olmuş, gelişmişliğe bizzat tanık olmuştu. Kısa zamanda iyi taraflarını düşüncesine not etmiş, çıkarttığı yayınlarda bahsetmeye başlamıştı. Türkiye o zaman Türkiya olarak geçiyordu, sonradan çıkmadı hep vardı.
    *
    Mustafa Kemal’in fikirlerinin en önünde Bilim ve Fen vardı, Kadın özgürleşmeliydi;
    Medeni kanunu meclisten geçirdi,
    Dönemin gazete ve dergilerinde kapanmalar meydana gelirken, kadın dergisi hayata geçiyordu,
    Resmi nikahı getirdi, ilk nikahı kendisi kıydı,
    Artık tek eşlilik vardı, birden fazla kadınla evlilik tarihe karışacaktı,
    Küçük yaşta evlilikler önlenebilsin diye yaş sınırı kondu,
    Seçme ve seçilme hakkı kademeli olarak kadınlara verildi,
    Meclis’e ilk ayak basan kadın, eşi Latife idi,
    Kadın hakları savunucusu idi,
    Mustafa Kemal’in eşi değil yardımcısıydı,
    Kadınlara eğitim hakkı verildi,
    Sakarya ‘da Yunanlılar varken, cepheden Türkiye Eğitim Kongresini tertipledi, açılış konuşmasını yaptı, “Saygıdeğer Hanımlar, Efendiler” diyerek konuşmaya başladı, kadınları ön safhalara aldı, bir ilk yaşanıyordu, değişim daha zafer gelmeden başlıyordu, savaş cehaletle verilecekti, ilk adımı atıyordu, yıl 1921 idi.
    Düşman yaklaştığı için planlanandan birkaç gün daha az sürdü, cepheye geri döndü,
    *
    Dönem itibari ile;
    “Kadınlar insan yerine konmuyor, sayılmıyordu,
    Nüfus sayımında büyükbaş hayvanlar sayılıyor, kadınlar sayılmıyordu,”
    Artık zamanı gelmişti, Cumhuriyet’in aydınlanmasına kadın eli değecekti,
    “Kıvılcım olarak gönderecek, ateş olarak geleceklerdi”,
    Cumhuriyetin temelini oluşturdular,
    Sabiha Gökçen ; ilk savaş pilotumuz oldu, dersler verdi, pilotlar yetiştirdi,
    Afet İnan ; Fransızca eğitimi aldı, Cenevre Üniversitesi Tarih bölümünden diploma aldı, Türk Tarihi Tezi ile doktora yaptı, Ankara dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde doçent oldu, profesör oldu. TTK’nun asbaşkanı oldu. Kara Harp okulunda ders verdi, Devrim tarihi ve kadın haklarına dair kitapları dokuz lisana çevrildi. Çağdaş Türk kadını modeliydi.
    Fatma Refet Angın, Cumhuriyet’in ilk kadın öğretmeni,
    Leman Cevat Tomsu, Cumhuriyet’in ilk kadın mimarı,
    Bedia Muvahhit, Cumhuriyet’in ilk kadın tiyatrocularından,
    Keriman Halis Ece, 1932 yılı Dünya Güzellik yarışması birincisi,
    Cahide Sonku; Cumhuriyet’in ilk kadın yönetmeni,
    Halide Edip Adıvar, her ne kadar sonradan Atatürk ile ters düşse de Milli Mücadelenin en önemli figürlerinden, yüreği vatan aşkı ile yatan vatanseverlerinden, yazar / gazeteci,
    Remziye Hisar, Cumhuriyet’in ilk kadın Kimyageri,
    Müzeyyan Senar, Cumhuriyet’in Divası,
    Yıldız Moran İlk mektepli kadın fotoğrafçımızdı,
    Safiye Ayla dendiğinde akan sular duruyordu, kendisinden sonra gelecek seslere ölçüt oldu,
    ….
    *
    Mustafa Kemal’den önce, Mustafa Kemal’den sonra Türk Kadını diye iki ayrılır… Devamında kadınlarımız güçlendikçe güçlenecekti, Cumhuriyet’in savunucuları olarak Atatürk’ün vasiyetini yerine getireceklerdi.
    *
    “4 bin 494 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı…
    Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu,
    Medreselerde Türkçe yasaktı,
    Tek üniversite darülfünun vardı o da medreseden halliceydi…”
    *

    Abdülhamid zamanında “yalan beyanlarla” tutuklandı,
    Bomba atıp, tahtı ele geçireceği suçu ile karşı karşıya geldi,
    Gizlice bastığı yayınların ve muhalefetinin bedeli idi,
    2 ay tutuklu kaldı,
    Affedildi,
    İlk görev yeri olan Şam’a sürüldü…
    Görev yeri 5. Ordu idi, Kurmay Yüzbaşı idi,
    Sürgünler yeni başlıyordu,
    Abdülhamid; İttihad ve Terakki tarafından tahtan indirildi,
    Sürgün edildi,
    Artık başa Enver ve Talat Paşa önderliğinde ki İttihad ve Terakki geçmişti,
    Mustafa Kemal içlerindeydi fakat, siyasetin ordunun işi olmadığını söylüyor,
    Tenkitlerini sürdürüyordu,
    Enver Paşa’dan “siyaseti, siyasetçilere bırakmasını” istiyordu,
    Terakki ve Enver Paşaların sonunu Mustafa Kemal’in öngördüğü bu tutumları getirdi,
    Vatanperverlerdi lakin planları yoktu,
    1907’de Kıdemli Yüzbaşı oldu,
    1909’da Hareket Ordusu ile İstanbul’a girdi, Kurmay Başkan’dı, İstanbul’da başlayan ayaklanma bastırılmıştı, “Hareket Ordusu” adı Mustafa Kemal’e aitti,
    1910’da Fransa’ya gitti, Picardie Manevraları'na katıldı.
    https://i0.wp.com/...569794499.jpeg?ssl=1
    Fotoğrafa iyi bakın. Şapka’nın gavur icadı olduğu ve dine karşı olduğu söylendiği yıllardı,
    1911’de Trablusgarp'a kaçak yollarla gitti. Vatanı savunması arz ediyordu. Tobruk ve Dernede görev aldı. İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 1 yıl sonra Derne Komutanlığına getirildi.
    1912'de Balkan Savaşı baş gösterdi. Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'a gitti. Dimetoka ve Edirne'nin alınışında bulundu, katkıları büyüktü. Geri alınışında büyük hizmetleri görüldü.
    Sofya Ateşemiliterliğine atandı,
    Mustafa Kemal’i Dünyaya tanıtan fotoğrafı buydu,
    https://isteataturk.com/...07571365_ataturk.png
    Kıyafet balosu için İstanbul’dan istetmişti, Salona girdiğinde alkış tufanı kopmuş, ilgi odağı olmuştu,
    “Yeniçeri kıyafeti diye bilinse de Uçbeyi kıyafetiydi,"
    1914’te Yarbaylığa terfi etti,
    Sofya’da duramazdı, düşman Çanakkale’de idi,
    Enver Paşa’ya telgraf üzerine telgraf çekti,
    “Çanakkale’ye atandı,
    Orient Express’le İstanbul’a geldi,
    Tekirdağ’dan Halep isimli vapura bindi,
    Anafartalar Kahramanı,
    Gelibolu’ya ayak bastı.”

    *
    “57'inci Alayı alarak yolsuz, sarp ve derin derelerle kesilen arazide intikal ederek, saat 09.40'ta Kocaçimen mevkisine vardı. Burada 57. Alay dinlenmeye bırakılmış, Atatürk Conkbayırı'na geçmiştir. Orada cephaneleri bittiği için çekilen ve düşmanca kovalanan bir gözetleme bölüğüne rastladı,
    Mustafa Kemal anlatıyor:
    "- Nerede düşman?
    - İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.
    Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, serbestçe ilerliyordu.
    Düşman bana askerlerimden daha yakın. Düşman bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek kötü duruma düşecek. O zaman, bir mantıkla mıdır, yoksa bir içgüdü ile mi, bilmiyorum, kaçan erlere:
    - Düşmandan kaçılmaz dedim.
    - Cephanemiz kalmadı, dediler.
    - Cephanemiz yoksa süngümüz var, dedim. Ve bağırarak,
    - Süngü tak, dedim. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı'na doğru ilerleyen piyade alayı ile Cebel Bataryası'nın erlerini marş marşla benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye saldım. Erler yatınca, düşman da yere yattı. Kazandığımız an, bu andır."
    *

    “Cephede öğle yemeklerinde bando çaldırıyordu,
    Askerin moralini yüksek tutmaya çalışıyordu,
    İngilizler deliriyordu, bombardıman daha da kuvvetleniyordu,
    Carmen Operetinden parçalar çaldırırdı.”
    *
    “Size ben taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka kumandanlar gelebilir” diyecekti, göğüs göğüse süngü çarpışmaları yapacaktı,
    Düşman onu ve kahraman Mehmetçiği hiç unutmayacaktı,
    *
    Savaşın huzursuzluğunu biraz olsun azaltmak için kitap okuyor,
    İstanbul’daki arkadaşı Corinne ile Fransızca mektuplaşıyordu
    *

    Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal Paşa gündemdeydi,
    Gazeteler ondan bahsediyordu,
    Harp Mecmuası’nda “Çanakkale kahramanı” başlığı ile fotoğrafı yayınlanacaktı,
    Baskı durdu, fotoğraf kalktı,
    Yıllar sonra Yakup Kadri Karaosmanoğlu TRT’de anlatacak,
    “Enver Paşa’nın Mustafa Kemal’den bahsedilmesin” diye emir verdiğini söyleyecekti,
    İttihad ve Terakki Paşaları rahatsızdı,
    Mustafa Kemal adı her yerdeydi,
    Tenkit ve raporları onu ön plana çıkartıyor,
    Terakki liderleri onu İstanbul’dan uzaklaştırmak istiyordu,
    Anafartalar Grubu Komutanlığındaki üstün başarı ve hizmetlerinden dolayı, 17 Ocak 1916'da Muharebe Altın Liyakat Madalyası ile ödüllendirildi,
    Çanakkale’de kazandığı “Kılıçlı Gümüş Liyakat Madalyası” en sevdiği madalyaydı,
    Onu hiç çıkarmayacaktı…
    1916'da karargâhı Edirne'de bulunan 16'ncı Kolordu Komutanlığına atanmıştır,
    “15 veya 16 Mart 1916'da Diyarbakır'daki görevine gitmek üzere İstanbul'dan ayrılmıştır. 26 veya 27 Mart'ta kolordunun komutasını üzerine almıştır. Albay olarak görevi üzerine alan Mustafa Kemal, 1 Nisan 1916'da mirlivalığa (tümgeneralliğe) terfi etmiştir.”

    *
    İncelemeyi uzatmamak adına;
    Bu kronolojinin devamına Falih Rıfkı Atay ‘ın Babanız Atatürk kitabına yaptığım incelemeden devam edebilirsiniz. --->> #32524477
    Osmanlı’nın son durumu, Balkan savaşları, Trablusgarp ve devamı için Zeytindağı incelememe bakabilirsiniz. ->>>#31846184
    Sakarya Meydan Muharebesi ve Başkomutanlık Meydan Muharebeleri için -->> #28696189

    19 Mayıs 1919 ve sonrası için Nutuk incelememe bakabilirsiniz. ->> #28597997
    *

    Kitabın Kaynakçasız olduğu sürekli dile getiriliyor, doğrudur kaynakça yok. Lakin bu kitapta kaynakçaya ihtiyaç var mıydı? İnanın bana gerek yoktu. Zaten bir kitaptan alıntı yapıyor ise Yazarın adı ile konuya başlıyor. Geri kalan kısım bilinen şeylerin Özdil yorumu ile bize ulaşması. Yani yazılarına ve kitaplarına aşinaysanız zaten biliyorsunuz demektir. Sizler için bir kaç not aldım ve son okuduğum İpek Çalışlar'ın kitabında ki bilgiler ile ufak bir karşılaştırma yaptım;

    Sayfa 102 Çerkez(s) Et(d)hem olayı çok kısa tutulmuş, malum yeterince ortalığı karıştıran var, en azından bir iki sayfa ayrılmalı, ilk defa karşılaşan okura bilgi verilmeliydi,

    Sayfa 142 ‘de meşhur Kocatepe fotoğrafı ile ilgili Yılmaz Özdil Edhem Tem, İpek Çalışlar Mustafa Kemal Atatürk Mücadelesi ve Özel Hayatı kitabında sayfa 312’de fotoğrafın J. Weinberg imzası taşıdığını söylüyor, https://i.sozcu.com.tr/...zdilyenifoto20cm.jpg

    Sayfa 197 ‘de Latife’nin Mustafa Kemal’i köşk’te karşıladığı yazıyor, Mustafa Kemal Atatürk Mücadelesi ve Özel Hayatı kitabında ise Latife’nin evde olmadığı, daha sonra geldiği, içeri girmek isterken içeri alınmadığı ve bu evin hanımı benim dediği aktarılıyor. Daha sonra Mustafa Kemal kapıdan gelen sese doğru gidip, Latife’yi karşıladığı belirtiliyor. Aklına babasının Mustafa Kemal’i köşk’e davet ettiği sonradan aklına geldiği belirtiliyor.

    Sayfa 202’de Latife ile Mustafa Kemal boşandığından birbirlerine mektuplar yazıyorlar. Bu mektuplar şu an sergileniyor. Yılmaz Özdil başka, İpek çalışlar farklı anlatıyor. Çalışlar Latife’nin Aile yadigarı dediği ve notlar olan kitaplarını aldığını söylüyor. Özdil; Latife’nin kitapları Mustafa Kemal’in ricası ile bıraktığını yazıyor.

    Sayfa 211 Fikriye’nin intiharı. İpek çalışlar birden fazla örnek ile konuyu geniş tutarak havada bırakıyor. Özdil, Turgut Özakman’ın filme uyarladığı şekilde intiharı anlatıyor. Çalışlar o kadar çok örnek vermişti ki, konu yaverin üzerine kalıyordu.
    Çok üzücü bir durumdu, Mustafa Kemal Fikriye’nin ölümünü kolay atlatamamıştır. O yüzden önemli bir konudur.

    Derinlemesine inceleyiniz, Latife Hanım ile ayrılığına zemin hazırlayacak dönemlerin başlangıcına işaret eden olaydır.
    Sayfa 213’te Sabiha Gökçen’in Latife ve Fikriye kıyaslaması var. Unutulmasın, sayın Gökçen ikisi ile bir arada olmadı. Köşke daha sonra geldi.

    Sayfa 295 te Mustafa Kemal’in asıl sesinden bahsediyor sayın Özdil…
    https://www.youtube.com/watch?v=g-b67r8feec
    Celal Şengör bu sese bilerek mi kalınlaştırdınız, ne gerek var buna demişti. Orijinal sesinin daha ince olduğunu söylüyordu. Tarihin teknolojik yönden gelişmemiş olmamasının sorunlarından biri. Hala emin olamıyoruz.

    Sayfa 335 Topal Osman… Çankaya’da bir silahlı çatışma olduğu ortak kanı. Bundan sonrası biraz sıkıntı. Yalnız asıl konu Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey… Yalan, yani Çukur Tarih yazanlar Mustafa Kemal’in Topal Osman’a emir verdirdiği, Topal Osman’ın Ali Şükrü’yü öldürdüğünü, sonra Atatürk’ün Topal Osman’ı öldürttüğünü yazıyorlar.

    Topal Osman Mustafa Kemal’in korumasıdır. Ali Şükrü’nün Mustafa Kemal’e söylediği sözler üzerine bu durumu kendi şahsi kararı ile yapmış olduğu kanısı vardır,

    İpek Çalışlar bir çarşaf konusu ortaya atmıştır. Strateji bakımından mantıklı olsa da bana pek mantıklı gelmedi.
    Bu konu ile ilgili detaylı araştırma yapmak önemli. Eğer belgelendirilemeyen bir şey ise, farklı yorumların olması doğal bir durum.

    Sayfa 467 de Atatürk’ün üçüncü kez kalp krizi geçirdiği yazıyor. İlk ikisini genelde Laitife Hanım’a bağlıyorlardı. Yalnız o zamanın teknolojisi ile bunu anlamanın imkansıza yakın olduğu belirtilmiş kendi doktorları tarafından. Sadece tahmin yürütülmüş. Yabancı iki doktor bu durumu savunmuş, yalnız ilerleyen yıllarda bir daha böyle bir sorunla karşılaşmamıştır Mustafa Kemal.
    *

    * * *
    Mustafa Kemal’i yazmak Yılmaz Özdil’in boynunun borcuydu, yazdı.
    Mustafa Kemal’i okumak, anlamak, araştırmak da bizim boynumuzun borcudur.
    Ne bir kitap okumakla onu anlayabiliriz, ne de onun fikirlerini belleğimize alabiliriz.
    Ömrü cephelerde geçmiş olmasına rağmen, her zaman şık giyinirdi,
    Bizim günlük hayatta bahane ettiğimiz şeylerin hepsi, onun karşılaştığı durumlara kıyasla hiçbir şey.
    Mustafa Kemal’i kimse yıpratamaz, sadece saygısızlık yaptıklarını sanırlar lakin baş edemezler,
    Vücut bulmuş bir Mustafa Kemal ile baş edemediler, heykelleri ile takılıyorlar,
    Fikirlerinin yayıldığı Milyonlarca Mustafa Kemal ile asla baş edemediler, edemeyecekler,
    Unutmayalım “Fikirlere Kurşun İşlemez.”
    Bırakın kendi hallerine, onlarda öyle mutlu olsun demeyeceğiz,
    Daha çok öğrenecek ve gayri resmi yalan tarih anlatılarına belgelerle cevaplar vereceğiz.
    * * *

    Bu animasyonu seviyorum, Atatürk ne yaptı diyorsun,
    Sana kısaca bak bunları yaptı diyor, buyurunuz;
    https://www.youtube.com/watch?v=r7LMJs7jDOQ

    Yazdığım en uzun inceleme oldu.
    Sevgili Yılmaz Özdil;
    Eline, emeğine, içinde ki Atatürk sevgisine sağlık.
    Bu kitap çığır açan yeni bilgiler mi sunuyor, hayır,
    Tartışmalı bilgiler var mı, her Atatürk biyografisinde olduğu gibi, evet,
    Sevgili Özdil;
    Atatürk’ü bilmeyen ya da ders kitaplarından öğrenmiş insanlara,
    Tarihten korkan ve detaylı biyografileri gözünde büyüten,
    Araştırma yapmayan, merak etmeyen,
    Yalan tarih yazanlara cevap veremeyen,
    Selanik neresi diye sorsalar, Ankara’da değil mi diyecek kişilere,
    En basit anlatım ile Mustafa Kemal’i anlatmışsın.
    Atatürk’ü keşfetmeleri de artık onların boynunun borcu olsun,
    Yeni bilgiler edinmek için kendilerinde “kuvvet” bulsunlar.
    Dönemin öncesi ve sonrasını anlamak için yeni araştırmalar yapsınlar.
    *
    Kırmızıkedi ve bu kitapta emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Müthiş bir kampanya ile yoluna devam ediyor.
    *
    Bu uzun incelemeyi okuduysanız, teşekkürlerimi sunuyorum.
    Okuyun,
    Okutun,
    Hediye edin.
    Yalnız; tembih edin ki bu kitapla sınırlı kalmasınlar,
    Sadece başlangıçları olsun…

    İlber Hoca’nın Atatürk kitabına detaysız bir kitap olduğu için eleştiri yapmıştım, vazgeçtim. Detaysız tabirimi, hitap ettiği kitleye kolay ulaşması ve anlaşılır olması bakımından yeterli olarak değiştiriyorum.

    Bu ülke Tarih sevmeye ve okumaya başladı.
    Bu kitaplar sayesinde umarım ki, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün söylediği gibi;
    “Türk Çocuğu Ecdadını (Atalarını) Tanıdıkça Daha Büyük İşler Yapmak İçin Kendinde Kuvvet Bulacaktır”
    Tekrar tekrar üzerinde durmak istiyorum, asla yetinmeyin, araştırmak ödeviniz olsun.
    *
    *
    Daha derinlemesine inmek istiyorsanız;
    Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu
    Atatürk'ün Anlatımıyla Kurtuluş Savaşı Nutuk
    https://www.kaynakyayinlari.com/...sikalar-p363936.html
    (Günümüz için En başarılı iki Nutuk basımı diyebilirim.)
    Çankaya
    Tek Adam - Cilt 1 (I-II-III)
    10 Kasım Yas Günü (O günleri gerçekten yaşayın)
    İlhan Ersel
    https://www.odakitap.com/...-arsel/9789753431507
    Cumhuriyet dönemine inin. Dönemin yazarlarının ne yazdığını öğrenin, araştırın. Özellikle Cumhuriyet’in temelinde emeği olan kadroyu asla es geçmeyin. Yazdıkları kitapları bulun, okuyun.
    Dönemin yazarlarının yazılarının derlendiği ciltli bir kaynak, Altı Ok
    https://www.odakitap.com/...lektif/9786051820323
    Muazzez Çiğ - Atatürk ve Sümerliller;
    https://www.odakitap.com/...ye-cig/9789753435727
    Cahit Kayra derlemesi;
    http://www.tarihcikitabevi.com/...isinin-oykusu-i-cilt (I-II-III)

    Araştırdıkça daha çok kitap bulacaksınız emin olun. Örnek olması açısından vermek istedim.
    *

    *
    Celal Şengör’den güzel bir hediye bırakıyorum sizlere;
    https://www.youtube.com/watch?v=rkOHtieBG5k
    *
    *
    Atatürk ve Sevgi ile kalın…
    Atatürk’ün izinden değil, Yolundan gidin…
    Neyi nasıl yaptığını, neler yapmak istediğini anlayın,
    Onun izi 10 Kasım 1938 günü Saat 09:05’te ebediyete intikal etti,
    Onun yolu 10 Kasım 1938 günü saat 09:06’da bize armağan oldu.
    *
    Yolun, yolumuzdur,
    Açtığın Yolda, Gösterdiğin Hedefe!

    *
    Ruhun Şad olsun!
    Kurduğun Cumhuriyet ilelebet Payidar Olsun!
    Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!
    Atatürk’ün görüntüleri ile birlikte 10. Yıl Nutku Konuşması; https://www.youtube.com/watch?v=wQPtkbAiRrU

    Bir Milletin Yeniden Doğuşu;
    https://www.youtube.com/watch?v=JWi-5AVfX9I
    *
    Son olarak bir sorum var, bize ne lazım İsmet Paşam?
    https://www.youtube.com/watch?v=bn3NVJ2YfG0
    *
    Cumhuriyetimizin 95. Yılı Kutlu Olsun!
    *
    Saygı ve Sevgilerimle…
    *