Kendi dünyasındaki bir adamın, kendi kendine konuşması.
Tarık Tufan dili kullanımını, anlatımını, seçtiği konularını, eserlerini sevdiğim bir yazar. Kendimden bir şeyler bulabildiğim bir yazar. Keza bu kitabı da oldukça etkileyici noktalara değinmiş. Roman kahramanımızın karamsarlığı, yalnızlığı, yaşadığı korkuları, kayıpları... okurken sizi üzecek kıvamda anlatılıyor.
İnsan bazen hayatta, zihinsel ve duygusal olarak zor süreçlerden geçer ve yine insan olmak başkalarına ihtiyaç duymayı gerektirir. En çok da böyle süreçlerden geçerken.
Böyle zor zamanlarda kendisini iyi anlayacak dostların kapısını çalmak iyi gelir, iyi hissetirir insana.
'Zaten öylesine büyük bir gürültünün içine hapsolduk ki, anlatabilmeyi başardığımız birkaç şey de gürültünün içinde kaybolup gidiyor.' (s.22) Kahramanımızın yaşadığı sıkıntılı ve çalkantılı hayatın ruhuna verdiği acıyı paylaşacak kimsesi yok. Aslında var ama yok. Kuru kalabalık vasıfsız eş dost. Tabi diğer taraftan bakınca, kahramanımız da anlatmayı beceremiyor. İçinde bulunduğu ruhsal bunalımı, can çekişmeyi anlatmak istiyor, birileri fark etsin, fark edilsin istiyor ama malesef...
Kahramanımızın yalnızlığı (seçilmiş yalnızlık) daha ilk satırlardan yüzümüze çarpıyor. Kendini hayatın hiçbir yerine koyamamış, hayatı hala anlamlandıramamış, içindeki buhranları, sıkıntıları ve acıları 'en yakınım' dediklerine bile anlatamamış birisi var karşımızda. O kadar kendine has birisi ki, başkalarının doğru ve yanlışlarıyla ilgilenmeden kendisi üzerinden her sonuca ulaşmaya çalışıyor... Derdini dinleyip anlamayanlara da sormayanlara da, laf olsun diye soranlara da kızmıyor. Ama okurken kahramanın farkedilmezliği, silikliği sizi sinirlendirebilir ve üzebilir. Kimse bu denli yalnız kalmamalı...
'Onlar hep sordular, tekrar tekrar sordular.