• Şırnak'ın Uludere köyünden geliyor. Sülalesindeki herkes Kürt, başka dil bilmeyen annesiyle Kürtçe konuştuğu için Türkçeyi sonradan öğrenmiş. Tipinden Kürt olduğu hemen anlaşılıyor ama Kürtlüğünün tartışma götürmez kanıtlarından biri , Öztürk olan soyadı.

    ~
    Bu davetten bir ay önce Beyoğlu'nda dolaşırken, efsane haline gelmiş (acısı içinden hiç çıkmayan zavallı küçük kardeşinin delice hayran olduğu, kitaplarını elinden düşürmediği) Kürt kökenli büyük bir yazarın yürüdüğünü görmüş, koşup elini öpmüş ve ona " Yaşar Amca, bizim de Kürtler olarak dilimiz, edebiyatımız, tarihimiz yok mu? " diye sormuştu. Yazar elini omzuna koyarak " Heri!" demişti.
    "Olmaz mı ? Elbette var. Ahmed-i Hani, Ciğerhun, Feqiye Teyran, hangisini sayayım."

    Bunun üzerine Ali Öztürk "k" harflerini gırtlaktan telaffuz ettiği aksanıyla , " O zaman bize niye , sen yoksun diyorlar?" diye basit ama cevap verilmesi imkansız bir soru sormuştu.

    Bazen mahkemelerde Türkçe bilmeyen bir sanıkla hakim, tercüman aracılığıyla anlaşır, resmi bir Türkçe-Kürtçe tercüman bulundururdu ama bu durum sanığın " aslında var olmayan Kürtçe diye bir dil olduğunu iddia etmesi " suçundan yargılanmasının , hatta hapis cezasına çarptırılmasının önüne geçemezdi. Bu ceza da mahkeme salonunda , umutsuz gözlerini tercümana dikmiş olan sanığa Kürtçe anlatılırdı. Yani olmayan bir dille tebliğ edilirdi.

    O büyük yazar demişti ki, " Bak Öztürk gardaş, bunu uzun uzun anlatacak vaktim yok, bir yere yetişeceğim, ama bunun ispatı müziktedir. Şark'tan gelen müziğe şarkı, Türk'ten gelen müziğe türkü, Kürt'ten gelene ise kürdi denir. Kaç yüzyıllık laflar bunlar." Sonra da onu öperek uzaklaşmıştı.
    Zülfü Livaneli
    Sayfa 146 - DK-Ali Öztürk Adlı Garsona Dair
  • "Kurt kocayınca köpeklerin maskarası olmuyor, kurt kocayınca köpekleşiyor."
    Yaşar Kemal
    Sayfa 37 - Yapı Kredi Yayınları
  • "Adalet olmayınca devlet büyük bir çeteden başka nedir?" Augustinus

    Bu kitabın içeriği hakkında detaylı iki incelemeye rastgelince, ben farklı bir yol izleyeyim dedim.
    Bu iki incelemeyi de sizler için şuraya bırakayım;
    #26225287 ,
    #30236775

    "Büyük bir hayretle, dünyadaki her şeyin çok basit bir gerçeğe, insana, insani yaşama ve insanı değerlere ilişkin olduğunu gördüm..." diyordu.

    Yemek sofrasında, bir inşaat işçisinin nasır tutmuş ellerini, sofradaki diğer kişilerin midesi almaz diye, gizleme çabasındaki o hoşgörü, bu dünyaya yetmeyecek mi?
    Ya da sevdalı türküler mırıldanan eski bir radyonun, o tadına doyulmaz, ruhu okşayan, huzurlu terapisi...

    Dünya gördüklerimizle mi sınırlı salt bizim için, hissedilenler de varlığa bir delil olarak gösterilemez mi?
    -Huzur mesela...
    -İç hastalıkları ilacı gibi bir şey değil mi?
    -Ya da şu havada gece-gündüz uçuşanlar, hani renkli olanları da var, insanın gözlerini göğe dikmesine sebep...
    -Bilmiyor musun gerçekten?
    - O koca yürekli şair'in dizelerinde bahsettiği,
    "Bir de kuşlar var hakim bey, her şeyin başı onlar. Onlar özgürlüğü koyuyor insanların kafasına."
    -Sen de haklısın, daha önce ne bir huzursuzluğun, ne bir hissiyatın olmamıştı?
    -Önüne ne konmuşsa, çiğnemeden yutmuşsun, tadını dahi bilmiyorsun...
    -Yedirenin olmasa, giydirenin olmuştur efendin.!

    Savaşlardan mesela,
    yıkımları, kıyımları meşrulaştıran o savaşlardan.
    Onlardan daha çok öldürmeliyizli savaşlardan...
    Ölü sayılarıyla büyüklüğüne karar kılınan, ölüm odaklı, o çok mühim ve gerekli olduğu sanılan savaşlardan.(!)
    Uzun'un deyimiyle,
    "sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?

    "askerlerin ölü asker kokularından öldüğünü"

    "Söylemeye bile gerek yok, Türkiye'de hükümetlerin Kürt halkının dili, kültürel kimliği üzerine yürütmekte olduğu bu ilkel politika elbette çoktan değişmeliydi." Bu hususta,
    Dom Freman'ın şu dizeleri de hafızamızda yer edinsin isterim; "Daha iyi bir dünya için politikacılardan medet ummayı bırakmalıyız. Politika dünyayı daha iyi bir yer yapmıyor. Bu dünyayı daha iyi bir yere dönüştüren her şey mucit, mühendisler, bilim adamları, öğretmenler, sanatçılar, üretenler, filozoflar, hekimler ve nefret yerine sevgiyi tercih eden insanlar tarafından gerçekleştirildi."

    Velhasılı kelam, kalemini çok sevdim Uzun'un, hani fırlatıp başımı yarsa; gık etmem, o derece... Kaleminin çok ünsiyetli bir tarafı var, hatta Yaşar Kemal'le bağ kurulabilir, en nitelikli sıfatı da bu olduğunu gözlemledim... Halka-acılarına olan eğilimleri, hayatlarının acıyla yoğrulmuş olması, suratları asık, dudakları bükük gezmesi gereken bu insanların; elleriyle bize uzattıklarının, bir sopa ya da ateşten bir demir değil de, çiçek oluduğunu görünce, hayret ediyor insan. İşte o vakit anlıyoruz ki, acı çeken insanların, daha umut dolu, daha sevgi yüklü ve daha candan olduğunu. Demin sigara almak için markete çıktım, böyle dudaklarda debelenen cinsten, ne idüğü belirsiz bir kaç harften oluşan, sevinç çığlıkları beni beklemesin mi... Hemen sonrasında 2'si el arabasının içinde, biri de el arabasını ittiren-süren, 3 çocuk hızla geçip gittiler, rüzgar gibi derler ya öyle işte. Ya da çocukluk gibi, hızla, ne olup bittiğine anlam dahi veremeden, benden yitip başka yerlere vardılar...Çoçuklar; tasasız, sevinçli, güleç, meraklı, vicdanlı, merhametli, masum ve de yürekli, 3 çocuk işte...

    Günlerden bir gün, sene 1999-2000, tam olarak tarihini hatırlamıyorum. Bir gömleği var bir çoçuğun, mavi renkte, çiçekler de var üstünde. Çok güzel anlayacağınız... Arkadaşları da var o çocuğun, hani tenekelere vura vura, ritimli ritimsiz bir şarkı tutturmaya çalıştığı arkadaşları, belki de saz ekibi denilen düğün merasimlerinde görev alan bir çalgıcı olma hayalleriyle... İşte o çocuk, o senelerin bahsettiğim o gününde, ailesiyle köy ziyaretinden dönerken yolları kesilir, güvenlik önlemleri alan bir grup jandarma tarafından... O gün o çocuk bir suç işler, evet suçmuş. (!) Hem de sürgün bile edilebilirmiş işlediği suç açığa çıkarsa. Ne mi yaptı o çocuk; İçinde Kürtçe dengbej şarkıları bulunan bir kaseti sakladı. Bir kaset, tekrarlıyorum arkadaşlar, bir kaset... Rengini de hiç unutmaz, sarı bir kaset sakladı. Teybe yerleştirince içinden Kürtçe şarkılar söylenecek bir kaset... Neyse uzatmanın anlamı yok, üzülecek yanları çok olan bu tür olayların, idrakına varmanın acısını, ne ben kelimelere sığdırılabilirim, ne de kelimelerin bu durumu ifade edebileceğini zannetmiyorum. Evet, o gün bir çocuk olarak bir suç işlemişim, bunun nasıl bir suç olduğunu öğrenmemde en etkili kitap bu oldu.

    Ve yine günlerden bir günmüş hatta seney-i devriyenin ilk günüymüş, sene de 1953. Dünya'ya normal, sıradan diğer bebekler gibi bir bebek gelmiş. Milen Kundera'nın da dediği gibi, "Seçmediğimiz bir şeye kendi erdemimiz ya da başarısızlığımız gözüyle bakamayız." Öyle sıradan her bebek gibi... Uzun'un ifadeleriyle, "İnançları farklı, dilleri farklı, kimlikleri farklı diye insanlar birbirine düşman olmamalı. İnsan bir kimliğe, bir dine, bir dile sahip olarak dünyaya geliyor ve bunlarla büyüyüp yaşıyor. Bunda insanın günahı, suçu ne?"
    Bir isim konmaya ihtiyacı var, çünkü ona o isimle seslenilecek, sevilirken o isim eşliğinde gıdısıyla oynanacak... Şimdi neden anlatıyor bu durumu diye iç geçirmeden sizler, kısaca o bebeğin hayatına değineyim;
    Bu bebeğe bir isim bulunup, nüfus müdürlüğüne gidiliyor, ismi bulan ve ismini koymak isteyen kişi, dedesi. Dedesi torunu için Kürtçe bir isim koymak istemiş, ama yok, nüfus müdürü illa ben koyacağım ismini demiş. (!) Soyadında da aynı sorunu yaşamış. Yani anlayacağımız o dönemlerde Kürt çocuklarının ismine, bizim ailemizin bizim için istediği değil, nüfus müdürlüğünden herhangi birinin zevkine göre konuluyormuş... Bu işin lélési derler ya, daha bu işin lolosu da var arkadaşlar; okula başlarken kuvvetle muhtemel 7-... yaşlarında olacak bu çocuk, hiç tanışmış olmaması ihtimali dahilinde, farklı bir dille karşılaşacak, bu dil onun eğitim dili olacak, o yaşta bir çocuk kendi diliyle bile kendini ifade edemez durumdayken, yaşayacakları zorlukları bir bir benim yazmamın lüzmu yok. Ana dili yok sayılan, bir çocuk. Kendi dilinde bile eğitim görse zorluk çekecek bir çocukken... Dile kolay, değil mi? Yaşamadan ne kadarını anlayabiliriz ki bunun. Bu çocuk sonraları, yaşadığı coğrafyanın acılarıyla büyüyüp serpiliyor, 18 yaşlarına gelmiş, 12 Mart 1971 darbesi sonrasında, 3 Mart 1972'de tutuklanır, fikir suçlusu olarak hem de, şuan hala günümüzde en büyük örneklerinden birinin de, "Ahmet Altan" olduğu gibi, unutmuştuk değil mi? Unuturuz biz, alışkınız biz, bize dokunmayan yılan bizdendir bir nevi, ayağımıza değmeyen taş yoktur, çığlığını işitmediğimiz feryad koparılmamıştır...

    - Rüzgar ne taraftan esiyor, rüzgar...
    - İnsanın kendi suratına tüküresi geliyor!

    Kendisini, "Ben yasaklı bir dilin yazarıyım" diyerek tanımlayan, sürgün hayatında birçok Kürtçe esere imza atan, yazar-aydın Mehmed Uzun, "çok iyi bir edebiyatçı olmakla birlikte çok iyi bir okur" imiş, kardeşi Mahmut Uzun'un deyimiyle. Kitapta yer vermiş olduğu alıntılardan da anlaşılıyordu zaten bu. Tüm yaşamını Kürt halkı ve diline adayan, halkımıza ve bu coğrafyaya yeni bir dil(!), yeni bir anlatı tarzı(!), katmış olan o güzel yürekli insanı, "yeni ülkeme niye geldiğimi anlatmaya çalışırken utandım" diyen o adamı, saygı ve sevgiyle bir kez daha anıyorum.

    İncelemede daha fazla yer vermek, bahsetmek istediğim şeyler vardı. Bu sözlerim, bir çoğunuza çok uzun ve de abartılı da gelmiş olabilir. Mehmed Uzun'u, yaşadıklarını ve halkının acısına, acıyla göğüs germişliğini, sürgünde ne tür duygular içerisinde olduğunu okudukça bana hak vereceksiniz. Misal şöyle diyor Uzun, Sürgün ve yaşantısı için;
    "...toprağından, sevdiği insanlardan, korkulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geriye dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor. Gözler artık geride kalmış insanların yüzlerini arıyor. Yanlızlık duygusunun ağır perdesiyle örtülü geceler, geçmişin hayalleriyle doluyor. Artık her şey şu sözde ifadesini buluyor; geçmiş zaman olur ki hayali cihan eder."

    Duygularımın zekatını dahi buraya dökemediğimi söyleyerek, başka kitaplarına yazacağım incelemeleriyle kendimi avutmayı düşünüyorum.

    Mehmed Abi'sinin Okuma Etkinliğini düzenleyen,
    yüreği kadar kendi de güzel Esra 'ya bir kez daha teşekkür ederim. İncelemeyi okumaya vakit ayırmış her birinize de, ayrı ayrı teşekkür ederim.

    İlhan Berk ne de güzel demiş:
    "Bu yükle öleceksin” dedim hamala “Ölüm kolay sen umuttan haber ver” dedi “Umut varsa dünyayı vur sırtıma”

    Fakat şimdi bu umudun sömürüldüğü hatta bunun bile çok görüldüğü zamandayız...

    Herkese sorgulamalı, farkındalıklı okumalar diliyorum.
  • "Ölü ortada, üstünde bir çarşaf örtülü, ölünün giyitileri de elde."
    İnsanın ve insanlığın en yalın gerçekliği, ölüm karşında insanın çaresizliği ve insanın bu çaresizliğe inat öleni yaşatma ve var etme çabası olan ağıtlar. Ölümün bilinmezliğinin verdiği korku ile Tanrı'yı yaratan insan öleni ve ölümü belki reddetmek belki de içselleştirip kabul edebilmek adına yakar ağıdı.

    Değerlidir ağıtlar çünkü bir itiraz, bir isyan ve yok oluşa karşı bir direnişidir de insan zihninin. Değerlidir ağıtlar çünkü insanın en büyük ve korkulu gerçekliği ölüm karşısında çaresizce en yoğun ve en doğal hisler ve duygularla söylenmiştir. Kıymetlidir ağıtlar, çünkü ağıdı yakan insanı ve insanlığı var eden kadındır çoğu kez. Kıymetlidir ağıtlar, çünkü insanlığı var eden kadının yaşamın zorlukları karşısında en güçlü savunması ve silahı olan göz yaşı karışmıştır ağıtlara.

    Ağıtların kendisi kadar hikayeleri de en az ağıtlar kadar kıymetli ve değerlidir. Çoklukla, sevilen bir kişinin ölümü, imkansız denilebilecek talihsizliklerden ötürü ölümün gerçekleşmesi, murat almayıp gün görememenin hüznü gizlidir ağıtların hikayelerinde.

    Çukurova ve Toroslar bölgesinin insanının ağıtlarının derlendiği bu kitap Türk dili açısından bir hazinedir desek abartmış olmayız.

    "GELİNN AĞIDI; Andırın'a bağlı Geben köyünde, yeni bir gelin, bulaşıcı bir hastalığa tutuluyor. Ev sahiyeri, gelini tek başına bir odaya bırakıyorlar. Evin penceresinden, gelinin yemeği veriliyor. Gelin, bu odada altı ay yaşıyor ve öleceği akşam bu ağıdı yakıyor.

    Gabırımı derin eylen
    Su serpin de serin eylen
    Sabah sürmel' eşim gelir
    Sağ bucağa yerin eylen

    Ana cerraham gelişin
    Cerrahama eyi bakın
    Asbabım alan olmazsa
    Ataşada furun yakın"

    Bin bir emek ve bin bir cefa ile derlenen bu ağıtları bize sunan Türk dilinin büyük Kürt ustası Yaşar Kemal'e saygılar olsun.
  • Merhaba sevgili kitap severler ve okurlar Yaşar Kemal'in İnce Mehmed'ini incelemek ve bu konuda fikir beyan etmek hiçte kolay değil. Lakin fikrimizin, bakışımızın ve kalemimizin güç yettiği ölçüde bir şeyler yazacağım.

    *Eser kurtuluş yılları sonrasında 1930-1940 arası İsmet inönü döneminde Çukurova'daki toplumsal yaşayışı, ağalığı, eşkıyalığı, devlet otoritesi eksiliğinde ortaya çıkan çok başlılığı, ezilen köylüyü anlatıyor.

    *Eser 37 Bölüm ve 436 sayfadan meydana gelmektedir.

    *Bölümler arasında geçiş sağlarken yazarımız adeta bizi diğer bölümlere alıştıra alıştıra ulaştır.
    *Yazarımız çok iyi bir karakter betimleyicisidir. Sadece dış betimlemede değil karakterlerin iç dünyasını en iyi şekilde yansıtmaktadır biz okuyucalara. Eseri okurken karakterleri o kadar iyi anlatmıştır ki bize "nerden çıktı bu?","bu da kimdi?" gibi sorularla bizi eserden koparmaz.
    *Yazarın bu eserinde en sevdiğim ve de diğer eserlerinde de sıklıkla kullandığı anlatımında ikilemleri çekinmeden ve usta bir şekilde yerli yerinde kullanmasıdır.

    *Yazarımız eserde geçen ikili diyaloglarda o kadar etkili ve akıcı bir şekilde biz okuyuculara sunuyor ki kendinizi bir müzikalde veyahut bir sinema filminde hissediyorsunuz. Karakterler canlı kanlı karşınızda gibi.

    *Olayların geçtiği mekanları doğanın tüm hallerini bize aks ettirerek anlatan yazar karakter anlatımlarında olduğu gibi burda ayrı bir ustalık sergiliyor.

    *Yazarımız Çakırdikenlik der durur anlatır bize anımsatır algı yapar burda asıl Çakırdikenlik Ağalar ve buna bağlı gelişen düzenlerdir. Kanatsalarda ayaklarımızı elbet yaralarımıza merhem olacak İnce Mehmedler var. Çakırdikenliği yaktığı gibi ağalarıda yakar elbette der eserin sonunca varınca..!

    Kitabın Özeti:[alıntılarla]

    Kitap şu iki dize ile başlar:"Duvarın dibinde resmim aldılar
    Ak kağıt üstünde tanıyın beni"

    Ağalığın getirdiği düzen ve bu düzenin sonucu açığa çıkmış zulüm, aç bırakılma ,dövülme hatta öldürülmeye bağlı olarak halkın içinden halkı düşünen ve halkın meydana getirdiği eşkıya Mehmedi konu edinir.

    Başlıngıçta İbrahimin Oğlu Yetim Mehmed, annesi olan döne ile Değirmenoluk köyünde Abdi ağanın toprak işçileri,köleleridir.

    Daha çoçuk yaşta bu düzenden bıkan küçük beden Mehmed'imiz kaçar. Komşu köydeki Süleyman Emmi'ye sığınır. Kendisi için çobanlık yapar. Bir süre o köyden ve zulümden uzak dur. Durur ama lakin annesi hiç aklından çıkmaz.

    Ta ki bir kendi köyküsü Hörsük onu görene dek . Onu gördüğünü herkese söyleyen Hörsük,  ağası Abdi'ye de der bunu.

    Abdi apa soluğu Süleyman'ın yanında alır ve Mehmed'i ister. El mahkum Süleyman verir MMehmed'i içi elvermeye vermeye.

    Yine başlar zulüm daha şiddetli.
    Ekinden her sene aldığı oranı Mehmetlerden daha fazla alır,  kış bastırır Mehmedler aç kalır.
    ***<<
    Memed, kendini tutamadı. Hıçkırmaya başladı:
    "Benim yüzümden ... " dedi.
    Ana, oğlunu bütün gücüyle kucağına çekti, bağnnda sıktı.
    "Ne yapalım?" dedi. "Ne gelir elden?"
    Memed:
    "Ya bu kış? .. " dedi.
    Anası:
    "Bu kış? .. " dedi.
    Sonra, ana da ağlamaya başladı:
    "Aaah baban olaydı," dedi. "Aaah baban ...(sayfa53) ">>

      Döne dayanır kapısı Abdi ağanın , ama fayda etmez. Abdi ağa zırnık vermez, "varsa satacak bir şeyin satarsın,alırsın."

    ***<<
    Döne edemedi. Bir başma olsa neyse ne! Oğlan var. Günlerden beridir ki oğlanın ağzını bıçaklar açmıyor. Yüzünde, dudaklarında bir damla kan eseri kalmamış. Dudaklan incelmiş, aynen kağıt gibi. Bütün yüz, bütün beden durgun. Ölü gibi. Bir yere oturdu muydu, akşama kadar oradan kalkmıyor. Başını iki eli arasına alıyor, dalıp gidiyor. Bütün canı, hayatiyeti, kini, sevgisi, korkusu, gücü kocaman gözlerine toplanmış. Gözlerinde arada bir, iğne ucu gibi bir pırıltı yanar söner. Keskin, batan bir pırıltıdır bu! Bu pırıltıdan korkulur. Korkunçtur.
    Parçalamaya, atılmaya hazırlanmış kaplanın gözlerinde de aynı pırıltı yanar söner mutlak. Bu nereden gelir? Belki yaratılıştadır. En doğ­rusu, çekilen işkencede, dertte, beladadır. Memedin gözlerine bu pırıltı, son bir yıl içinde gelip yerleşmiştir. Ondan önce Memedin çocuk gözleri bir hayranlık, bir sevinç içinde parlardı.

    sayfa 57
    >>
    Döne elindeki buzağıyı satar bir avuç buğdaya.
    Mehmed'in kinş artıkça artar. Değirmenoluk ta nefes aldığı her gün büyür büyür de kini de büyür Abdi ağaya karşı.
    Mehmed'in bir sevdiği vardır, Hatçe'dir o.
    Sever lakin Abdi ağa bunu da el atar kendi yeğeni olan Veli için Hatçe'yi İster.

    Mehmed'e alır kaçırır Hatçe'yi. Düşerler yola iki aşık beden ve artık özgür ruh. Korku yoktur kalplerinde, hele umutsuzluk hiç yoktur. Birbirlerinin gözlerinde avunurlar. Yağmur yağsr bardak sürahiden boşalırcasına ama nafie ıslanır bedenleri ama ruhları alev alevdir.

    Yakar Mehmed bir ateş kuralanmak için. Çıkarır üstünde ne varsa lakin Hatçe utanır. Mehmed ısrar eder en sonunda oda çıkarır üstünde her ne varsa.

    Alev alev yanan kalplerinde başlar ikisinde de bir olma arzusu , orda olurlar tek zerre ve Hatçe artık kadındır.  Olmak istediği tek kişinin kadını Mehmed'in.

    Duyar da durur mu Abdi ağa deyyusu düşer aşkın ve aşık bu iki bedenin peşine alır Veli, alır adamlarını ve alır yanına izci Topal Ali'yi.

    Hörsük Ali'nin dostudur. Yanaşır Ali'ye, "Etme Al sen gidersen bulursun fukaraları, gitme bu iki aşık bedeni bu zalime mi teslim edeceksin? Sen yapmazsın Ali. " yalvarır yakarır.

    Ali durgun , Ali düşünceli. Düşer önüne Abdi'nin dolanır köyde dolandıkça dolanır gitmek istemez izin peşinden lakin içindeki Kurt büyüdükçe büyür ve düşer peşine izin.

    Vakit karanlık, vakit gece , vakit alabildiğince sessizlik.  Topal Ali[bedeni çürüyesice] bulur iki aşığı bir çalılığın içinde sevişirken.

    "Buldum ağam[dilin tutulasıca]."

    Abdi ağa "bana bırakın." der. Yanında Veli yürür o tarafa doğru. Mehmed dimdik Mehmed ayakta, eli belindeki silahta yaklaşır yanına Abdi ve Veli.

    Mehmed sıkar karanlığa 5 kurşun. İkisi Abdi'yi[ölüsice] üçü Veli'yi vurur. Döner Hatçe'ye "köye git ben seni almaya geleceğim."
    Uzaklaşır karanlıkta ve en sonunda ufakta siyah bir nokta olur yiter , Abdi'nin adamları sıkar arkasından nafile gider Mehmed.

    Mehmed sığınır Süleyman Emmi'ye.<<Bir kuş, bir çalı­ya sığınır. O çalı da, o kuşu saklar.[s109]>> Tanımayaz başta. Tanıtır kendini Mehmed. Anlatır olan biteni, Süleyman sevinir bir sevinir ki yüzünde güller açar.

    <<"şu dünyada ne iyi insanlar var."[s122]>>

    Hükümet yakalarsa asar , Abdi'nin adamları yakalarsa vurur. Süleyman onu Deli Durdu'nun çetesine katar. Eşkıyadır Mehmed artık.
    ***<<Durdu, karşıdaki Aksöğüt köyündendi. Süleyman onu ço-
    cukluğundan beri tanırdı. Babası, harbe gitmiş, bir daha dadönmemişti. Azıcık akraba oldukları için Süleyman ona, anası­na yardım etınişti. Daha doğrusu açlıktan ölmemelerine sebep
    olmuştu. Çocukluğunda da ele avuca sığmaz it oğlu itin biriydi. [Sayfa122]>>
    ***
    Veli ölmüştür lakin ağa ölmemiştir. Toplar ırgatlarını etrafına ve Veli'yi Hatçe vurdu diye ezberletir. Candarmaya hepsi bu şekilde anlatır ve alır götürürler mapusa Hatçe'yi.

    <<Gece, Hatçeyi de yandaki odaya hapsettiler. O gece hiçbir şey düşünemeyen Hatçe, başını iki dizinin üstüne koyarak, sabahlara kadar sessiz sessiz ağladı. Sabah olunca, Hatçeyi hapsedildiği odadan çıkarıp iki candarmanın önüne kattılar. Hatçe
    mahpusaneye götürülüyordu. Hiç kendinde değildi. Ne olacağını, ne yapacaklarını bir türlü bilemiyordu. Yürürken ayakları biribirine dolanıyordu. Bu onun, köyünden uzaklara gitmek için ikinci çıkışıdır. Birincisinde yanında dayanağı, sevdiği vardı. O zaman nereye gideceğini, ne yapacağını biliyordu. O zaman sıcak bir tarla, bir ev hayalinin peşinde koşuyorlardı.
    Şimdi ise yüreğinde bir korku, bir umutsuzluk var. Bu adamların kendisine ne yapacaklannı düşünüyor. Köyden ayrılırken anası bile gelmemişti kendisini uğurlamaya... Kız arkadaşları
    bile gelmemişti. Bu, gücüne gidiyordu işte. Bu öldürüyordu onu. Kendini dayanılmaz bir efkara kaptırmış gidiyor. Bazı bazı da hiçbir şey duymuyor, düşünmüyor, görmüyordu. Yalnız,
    arada bir, kendine gelince, iki yanındaki candarmalara bakıp ürperiyordu. Hatçe için ötesi karanlık...(sayfa148)>>
    ***

    Ormandalar etraf karanlık iki gündür candarma ile didişir durur Durdu ve çetesi.İnad eter Ormandan ayrılmam der Durdu diğerlerinin ısrarlarına rağmen.

    <<Çetesi:
    Recep cavuş, Cabbar , Horali, İnce Mehmed, Zalanın oğlu...>>

    Asım çavuş gelir kuşattır etraflarını köylüler ile birlikte vur babam vur. Zor olur ama İnce Mehmed'in sayesinde kurtulurlar burdan.
    ***
    İnce Mehmed ve Cabbar yiyecek bulmak için Yörüklerden Kerimoğlu'na giderler. Çadırından içeri girerler ve
    <<Çadırın içine, kapıdan başlarını eğerek girdiler. İçeri girer
    girmez Memed afalladı kaldı. Çadınn içinin güzelliği onu vurdu. Ömründe ilk olarak böyle bir çadır içi görüyordu. Yörüğün "merhaba"sını bile duymadı. Gözü çadırın içinde. Çadırın arka
    tarafında nakışlı çuvallar ... Çuvallarda nakışlar, renkler uçuşuyor. Baş döndürücü bir hızla uçuşuyorlar ... Renklerin
    cümbüşü veryansın ediyor. Nerden bu kadar çok ışık doluyor çadırın içi-
    ne? Işıklar, renkler biribirine karışmış oynaşıyor. Memedin gö­züne bir çuval takıldı. Uzun zaman gözünü çuvaldan alamadı.
    Çuvalın üstünde muhabbet kuşları vardı. Küçük küçük. .. Belki bin tane. Gaga gagaya vermiş kuşlar ... Yeşil, mavi, kırmızı, mor kuşlar. Gözleri yaşla doldu. Kuşlar renk renk uçuşuyor.
    Çadırın orta direği oyma ... Direğe uçan geyikler oymuşlar.
    Tüyleri yıldır yıldır eden geyikler ... Som sedeften.>>
    Kerimoğlu onları yer içirir giydirir. Başının üstünde göz eder.

    Yolcu eder onları bal ile yağ ile süt ile.Varırlar çetenin yanına. Anlatır Kerimoğlunu şanını, şöhretin ve servetini Cabbar.

    Dinler Durdu. Kafasında kurar ve ertesi gün kimseye bir şey demeden. Götürü veririr onları Kerimoğlunun çadırına.Başlar zulmetmeye parasını. istemeye. Burda Cabbar ve Mehmed ayrı düşer Durdu'nun zulmüne silahlarını kaldırıp çephe alırlar Durdu'ya.
    Gider Durdu. Recep Cavuşta katılmıştır Mehmed ve Cabbar'a.

    ***

    Ali ve Hasan Çukurova'da işci olarak çalışmışlardır. Paraları cebimde eve dönüyorlar. Yolda İnce Mehmed'in çetesi keser yollarını lakin soymazlar onları. [Adil, zulmetmeyen eşkıya]

    ***
    <<
    indirdiler Heletenin düzüne
    Kellesi yokkine bakarn yüzüne
    Benden selam söylen Nukrak kızına
    Neneyle neneyle Iraz neneyle
    Çık dağlar başına bana eleyle.

    Nukrağı dersen de Ofunun dağı
    Derde derman derler kartalın yağı
    Ayağına düştüm Besninin beyi
    Neneyle neneyle Iraz neneyle
    Çık dağın başına ordan eleyle.

    [ sf206]>>

    Iraz kocası ölmüş dul bir kadındır. Bir evladı vardır Rıza. Topraklarını almışlardır elinden kocasının kardeşleri. Büyütür Rıza'yı adam eder yetiştirir,  büyür Rıza akıllanır yol yardım öğrenir ve >>
    <<Neden yoksulluk içindeler? Neden tarlasızlar? Bunun sebebini her gün anasından, köylülerden duya duya büyüdü. İçine yanık bir türkü yerleşti kaldı. [S207]

    kanun ile alır toprağını. Alır alırda yaşatırlar mı kuzumu?
    Bir silah sesi, bir çığlık ve bir ölüm.
    Öldürdüler Rıza'yı. Emmisi öldürdü.

    Iraz Emmilerinin evini ateşe verir kimseye bir şey olmaz ama alıp götürürler mapusa Hatçe'nin yanına.

    ***

    Iraz mapusta içine kapanır kimse ile konuşmaz, yemez, içmez.
    <<
    Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir.[s217]>>

    Hatçe candaşlık edip bir şekilde onu konuşturur ve ana-kız gibi olurlar.

    <<Mahpusaneye ilk giren insan şaşırmıştır. Dünyadan apayrı düşmüş gibi olur. Sanki başka bir dünyadadır. Uçsuz bucaksız
    bir ormanda kaybolmuştur. Ondan da beter. Topraktan, evden, barktan, dosttan, sevgiliden, her şeyden bütün bağlarını koparmışçasına uzaktır. Bir derin, ıpıssız boşlukta döner.
    Sonra başka bir hali daha vardır yeni mahpusun, taşı toprağı, duvarı, o azı­cık görünen gökyüzünü, kapıyı, demir parmaklıklı pencereleri
    bile düşman sayar kendisine.[s218]>>

    ***
    İnce Mehmed kendi köyüne iner Durmuş Ali'ye gider. Olan bitine öğrenir. Hatçe'nin yakalandığını,  Annesi Döne'nin Abdi ağa tarafından öldürüldüğünü.

    İnce Mehmed Topal Ali'yi çağırır ve onu öldürmez, iş buyurur. Abdi'yi bulmasını ister kendisinden.

    ***
    Kasabaya iner Topal ve Abdi ağayı Hüseyinin evindd olduğunu öğrenir. Topal varır yanına kendisini düşünür gibi Abdi ağaya yanaşır. Abdi ona iş buyurur kendine adam yaptığını zanneder.

    Topal haberi İnce Mehmed'e getirr ve hemen yola çıkıp evi basmaya giderler.
    Kapıyı çalarlar ve gelinin İnce Mehmed olduğunu görünce başlar bir çatışma Hüseyin ve ev ahalisi çıkar evden.
    Abdi içerdedir. Mehmed yakar evi lakin daha çıkan olmaz evden. Yaşlıca bir kadın eve koşar bir bohça çıkarır içerden[Abdi içinde].

    Ev yanar , evler yanar ve koskaca köy rüzgarında etkisi ile yanar da yanar.

    İnce Mehmed,  Cabbar ve Recep çavuş köyden uzaklaşır[Abdi'nin öldüğünü sanarlar]

    Kısa bir zaman sonra Recep cavuş aldığı yaradan ötürü ölür.

    ***
    <<Çukurova yana yana ördolur
    Her sineği bir alıcı kurdalur
    Sen ölürsen yüreğime derdolur
    Kalk kardaş gidelim sılaya doğru.[s286]>>
    ***

    Abdi yaşıyor yaşıyor ya lakin ölüm korkusu ölüden beter etmiştir kendisini.
    Gider bir başka ağa olan[deyyus] Ali Sefa Bey sığınır , meramını anlatır,  yardım ister.

    Ali Sefa yardımı etmeyi kabul eder ve karşılığında kendisi için Vayvay köyü ve diğer köylülerin topraklarını alması için kendisine yardım etmesini ister. Kabul eder Abdi.
    ***
    Ali Sefa Bey Başka bir eşkıya olan Kalaycıya Mehmed'i vurması için emir verir.Onun emrinde de Eskiden Deli Durdu'nun çetesinde olan Horali vardır. Horali Kalaycıya "Ben Mehmed'i bulur getiririm." der.


    ***
    İnce Mehmed yine iner köyüne. Bulur Durmuş Emmi'yi ve der " Emmi tüm köylüyü topla, öldü Abdi , artık toprak sizin, öküz sizin , mahsul sizin."

    Tüm köyde düğün havası hakimdir lakün Topal Ali gelene dek.

    Topal Abdi'nin ölmediğini söyler ve tüm köye yayılır.


    İnce Mehmed ve Cabbar köyden başları önünde uzaklaşır köylünün bedduasu, küfrü ile...

    ***
    Horali sora sora Mehmed'i bulur ve Kalaycı'nın kendisi ile tanışmak istediğini söyler. Mehmed ve Cabba işkillenir ama belli etmezler. Bir köşede konuşurlar. Bir iş var derler. Mehmed tuzak olsa bile gitmeliyiz der. Korktu gelmedi kaçtı derler.

    Ve düşerler Horalinin ardına.


    Varınca Kalaycının yakınına Horali kendini geri bırakır. Bırakırda Cabbardan kurtulur mu. Görünür görünmez Kalaycı , Mehmed Kalaycı'yı , Cabbar Horali'yi vurur.

    Bunlar dışında Kalaycı'nın  iki adamınıda yaralarlar.

    Yaşananlar Çukurova'da üzerine kata kata anlatılır. Türküler yakılır İnce Mehmed'e.Kahraman olur özelikle Kalaycı'nın zulmüne uğrayan Vayvay köyünün kahramanı.

    <<Abdi Ağayla Ali Safa Beyin isteği üzerine Kalaycı'nın İnce
    Memede kancıkçasına pusu kurduğu, İnce Memedin bu pusudan burnu kanamadan kurtulduğu, üstelik de Kalaycıyı yaralayarak, iki arkadaşını vurduğu, Kadirliden Kozana, Ceyhandan
    Adanaya, Osmaniyeye kadar bütün Çukurovada duyuldu.
    Çokurovada, Toroslarda İnce Memedin macerası büyütülerek dilden dile dolaşıyordu. Herkes İnce Memed'den yanaydı. Dağlar halkı, yayılan macerasından dolayı İnce Memedi bütün
    düşmaniarına karşı, her tehlikeyi göze alarak koruyabilirdi.
    Ama ne pahasına olursa olsun.[s344]>>

    ***
    Vayvay köyünün ileri gelenlerinden Koca Osman köyden para toplayıp İnce Mehmed'i görmeye gider. Durmuş Ali'yi bulur. Durmuş Ali'de onu Topal Ali ile İnce Mehmed'e götürür. Ve tanışır kendisi ile "Şahinim, Şahinim "der durur.

    Bu arada çeteye Sefil Ali de katılmıştır. Kendisi ayrıca çok iyi saz çalıp türkü çığırır.

    <<Bu sırada tüfeğini çaprazlama boynuna takmış, sallanarak Sefil Ali içeri girdi. Doğru saza gitti. Duvardan aldı. Olduğu yere oturup saza düzen vermeye başladı. Birden bir türkü tutturdu. Kalın gür bir sesi vardı. Ses, Sefil Aliden çıkmıyor gibiydi. Türkü bin yıl öteden geliyor ... Uzaktan dağlardan, Çukurovadan, denizden geliyor. Denizin tuzu, çarnın sakızı, yarpuzun kokusu bulaşmış. Öyle bir türkü. "Gel benim derdime," diyor, "bir derman eyle. Alemler derdine derman
    olansın."
    Bir an duruyor, bu sefer saz büyüyor. Sazı tekrar ediyor:
    "Derman olansın." Sonra gene başlıyor Sefil Ali:

    *Her nere baktıysam yarimi gördüm.

    Elleri duruyor. Sazın üstüne yumulmuştur. Uyumuş kalmış gibi. Birden başını kaldırıyor. Eli sazın üstünde uçuyor.

    *Dağlar taşlar uçan kuşlar.

    Bir fırtına gibi çalıyor, söylüyor.

    *Adımı dersen de Sefil Aliyim
    Bir gün akıllıysam yüz gün deliyim
    Üstü köpüklenmiş bahar seliyim
    Başı pare karlı dağdan gelirim.[s355-356]>>
    ***

    Devamı var...
  • Doğu Anadoluda koyun sürülerine, koyun damlarına kışın acıkan kurtlar girer, koyunlara saldırırlar, bir koyunu alıp götürmezler, bütün bir sürü sürüyü ısırırlar, yaralarlar, parçalarlar kaçarlar. Kurdun dişlerince yaralanmış koyunlar iflah olmaz, ölürlermiş eninde sonunda. İşte böyle köye kurt girdiğinin sabahı köylüler atlanırlar, kurtların ardına düşerlermiş. Kurdu, kurtları yakalayınca fiske bile vurmazlar, sağlam bir zincirle, kopmaz kirişle kurtların boğazına birer zil takar onları bırakırlarmış. Kurtlar kurda kuşa, hiçbir canlıya, koyuna keçiye, eşeğe, danaya, hiçbir yaratığa yaklaşamazlar açlarından ölürlermiş.

    İşte Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri de bu kurt metodunu köylülerden öğrenmiş, her hoşuna gitmeyen insanın boynuna bir zil takıp bırakıyordu bozkıra. Ben sizi bilmem, benim gençliğimde boynumda hep zil oldu. Arkadaşlarımın da. İşte yazılacak roman budur. Ya korkumdan yazamadım, ya da gene korkumdan. “Zilli Kurt” olma korkusu korkuların en belalısıdır.
  • Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararında ve Misakı Millide şu vardır. Misakı Milli sınırları içinde iki kardeş kavim yaşar Türk ve Kürt kavmi yaşamaktadır. Birinci Büyük Millet Meclisinin kararı böyledir. Türkiye’de iki kardeş kavmin ve unsurun yaşadığını kabul etmektedir. Bunu kabul etmek bölücülük değildir. Bölücülük olarak kabul edildiği takdirde Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Mustafa Kemal’i de bölücü olarak kabul etmek gerekir. Bu iki kardeş unsur Birinci Kurtuluş Savaşını müştereken başarmışlardır. Güney cephesinde düşmanla omuz omuza savaşmışlardır. Bu ikisine birden biz Türkiye halkı diyoruz ve bu iki kardeş unsur ikinci bağımsızlık savaşını müştereken başaracaklardır. Asıl bölücüler bu gerçeği kabul etmeyenlerdir.”