• Bir kurt bir geyiği kovalıyordu yüreğimde. Geyik soluk soluğaydı, yorgundu, bitkindi. Karların üzerinde akıp giden bir yıldız gibiydi. Koşuyordu. Koşmak kurtuluş değildi belki, ama bir ümitti. Koşmalıydı.
  • 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşından hemen sonra imzalanan Ayestefenos Antlaşması’na Ermenileri koruyan bir hüküm eklenir. Fakat Rusya’nın bu yolla Balkanlarda ve Kürdistan’ın kuzeyinde etkin olması İngilizlerin işine gelmez. Gelmez çünkü İngiltere-Hindistan ticaret yolu ve Ortadoğu’da Rusya’nın etkin olması geleneksel İngiliz politikalarının zayıflaması anlamına gelir. Bu yüzden İngiltere, Osmanlı’nın yanında yer alarak diplomatik bir baskıyla önce antlaşmayı iptal eder, ardından da Berlin’de bir barış konferansı toplarlar.

    Neye uğradıkları konusunda şaşkınlık içinde kalan ve gerçekte olanın ne olduğunu kavrayamayan Ermeniler, yine de iyi bir hamleyle,İstanbul Patriği Mıgırdiç Hırımyan başkanlığında bir heyet oluşturur ve konferans öncesi Avrupa devletlerini ziyaret ederek destek isterler. Avrupa devletleri başlangıçta Ermenileri iyi karşılarlar fakat Ermeni heyetinin arzusu, Ermenilere özerklik tanınması ve Ermenilerin himayesi için Rusya’nın desteklenmesi yönündedir. Bu durum, elbette haklı gerekçelerle Ayestefenos’u iptal ettirmiş olan Avrupa’da kimsenin işine gelmez.

    Neticede Berlin Antlaşması’nın 61’inci Maddesinde Ermenilere yönelik de bir koruyucu hüküm konur. Bu sefer de Ermeni heyeti bunun yeterli olmayacağını bildiği için Ermenilerin artık Müslüman ahaliyle yaşamak istemediği konusunda konferansa bir muhtıra sunar. Çünkü eğer Ruslar onları korumazlarsa zaten azınlıkta bulundukları Kürdistan’ın kuzeyinde tutunamayacaklarını bilirler. Fakat diplomasiyi kuran İngiltere olduğu için, yeni antlaşmanın son halinde,Rus ordularının Osmanlı topraklarından çıkarılması zorunlu hale getirilir. Ayestefenos Antlaşması’nda kabul edilen ve Ermenilerin hak iddia ettiği topraklarda yapılacak ıslahatların tatbik edilmesinin sorumluluğu da Avrupa devletlerine yüklenir.

    Ermeni heyeti tam bir hayal kırıklığı yaşar ve Hırımyan, konferans sonrası yaptığı açıklamada ünlü Demir Kepçe söylevini verir. Yaşadıkları durumu tüm ulusların bir kazandan keşkek yemek için bir masaya toplanmasına benzeten Hırımyan, “Her ulus kazandan kendi payına düşeni demir bir kepçe ile alırken, sıra Ermenilere geldiğinde onların eline keşkeği kaşıklamak için bir kağıt parçası (Ayestefenos ve Berlin Antlaşmaları) tutuşturuldu; kağıttan bir kepçe ile kazandan pay almak mümkün değil, bu yüzden Ermeniler demirden bir kepçeye sahip olmalı” der.

    Papaz efendi, bununla yaşadıkları dramı müthiş bir metaforla mı anlattı yoksa Türk tarihçilerin iddia ettiği gibi Ermenileri demir kepçe olan silahları kullanmaya mı çağrıldı bilinmez ama bütün bu sürecin sonunda Ermeniler ile komşuları arasındaki krizin yanlış bir şekilde derinleştirilmesi büyük bir felakete yol açtı ve Ermeniler açısından büyük bir kayıp meydana geldi. Siyasal olarak herhangi bir şey elde edemediler ve nüfuslarının büyük bir kısmı katledilerek tehcir edildi ve bütün dünya da bu meselede mahir bir şekilde sessiz kaldı. Ruslar dahi onlar için bir şey yapmadı.

    Kısacası Ermenilerin, İngilizlerin kaygılarını kavrayamamış olması ve bu meseleye bakışlarındaki Rusya’dan yana olmak gibi bir bağnazlık onlara pahalıya patladı. Yanlış oynayan, oyunu kaybetmiştir. Kaybedecek tarafta yer alanın artık bir şansı yoktur.

    Kürtlerin devletleşme sürecindeki her kritik an ve Ortadoğu’daki her gelişme istemsizce bu meseli aklıma getirir. Ermenilerin düştüğü hataya 1918 sonrası Şeyh Mahmud Berzencî de düşmüş ve İngilizlerle arasındaki krizi, Türklerin yönlendirmesi sonucu doğru yönetememişti. Sonuçta bir dönem Britanya’dan onay alan Kürdistan Krallığı lağvedildi ve Kürtlerin ülkesi, sonraki yıllarda uluslararası antlaşmalarla dörde bölünerek sorun bir sonraki yüzyıla tevdi edildi.

    Son yüzyıldır yaşadıklarımızı anlatmaya tekrar gerek yoktur herhalde.

    Bugün yeniden şekillendirilen Ortadoğu’da her gün kartlar yeniden karılıyor ve bazı zamanlar Kürtlerin siyasetinin hantallığı ve ferasetten yoksunluğu tefsire bile gerek kalmayacak şekilde ortaya çıkıyor.

    Kürdistan’ın güneyinde Kerkük, güneybatısında Afrin, kuzeyinde hendekler ile gelinen nokta pek de iç açıcı değil. Her biri üzerinde, çokça tartışılabilir ama sonuçta kaybetmiş olanlar Kürtlerdir ve bu durum düzeltilmedikçe hakikat de bundan başkası değildir.

    Kürdistan’ın doğusu ise her gün yeniden bir cehenneme uyanıyor: İşte durmadan darağaçlarına asılan Kürt gençleri…

    Daha kötüsü, diğer parçalardaki ve diasporadaki Kürt kamuoyunun sosyal medyada tag açmak ve hiçbir sonucu olmayan imza kampanyaları düzenlemek dışında ciddi bir tepkiye sahip olmayışlarıdır. Bu sessizlik, Kürtlerin bir kamuyu harekete geçirmedeki başarısızlıkları ve bir uluslararası gücün himayesinden eksik oluş, İran’a güç veriyor ve en çok ses getiren idamın ertesinde bile sınır ötesi bir operasyonla bir Kürt partisinin neredeyse tüm üst düzey yöneticilerini öldürebiliyor.

    Bu, korkunçtur ama bu böyledir.

    İki soru vardır hep: Ne yapmalı ve nasıl yapmalı?

    Kürtler henüz vakit varken kazandan kendi paylarını almak gibi ortak bir stratejiye sahip olmalı, gittikleri her yere büyük bir diplomatik akıl ve ellerinde demirden kepçelerle gitmeliler.
  • Eve yalnız dönüyorum ben de. Sakın “kal” deme bana, gidiyorum. Alışamadım bu kente
  • "Suskun deniz boyu martılar
    eve yalnız dönüyorum bende. "
    -Yaşar Kurt-

    -eve dönmek
    kendime sarkıntılık etmekten başka nedir?-
    -ismet Özel-
  • "İnsanın içinde bir kurt varsa, o kurt kolay kolay ölmez, uyur uyur uyanırdı."