Yaşar Fatih Çekin

Yaşar Fatih Çekin
@yasarfatihcekin
Araştırmacı | Yazar | Danışman Glokal Bakış Dergisi Genel Yayın Yönetmeni, “Fikir Sermayesi” ve “Ortadoğu'nun Analizi” kitaplarının yazarı
Araştırmacı Yazar
Batman
Diyarbakır
19 okur puanı
Mart 2022 tarihinde katıldı
GÜNEY LÜBNAN’DA SAVAŞ VE STRATEJİ ABD–İsrail ile İran arasında giderek derinleşen bölgesel gerilim, 2 Mart’ta Hizbullah’ın Hayfa’ya yönelik gerçekleştirdiği füze saldırısıyla yeni ve daha tehlikeli bir evreye girmiştir. Bu saldırıyı bir kırılma noktası olarak değerlendiren İsrail, Lübnan’da Hizbullah’ın ana üslenme alanları olarak bilinen Dahiye (Güney Beyrut), Nebatiye, Sur ve Bekaa Vadisi’ni yoğun hava bombardımanına tabi tutarak çatışmayı açık bir cephe savaşına dönüştürmüştür. İsrail’in 4 Mart’ta Litani Nehri’nin güneyinin tahliye edilmesi yönünde yaptığı uyarı, yalnızca bir güvenlik önlemi değil; aynı zamanda tarihsel olarak “güvenlik kuşağı” oluşturma stratejisinin yeniden devreye sokulduğunu göstermektedir. Nitekim 12 Mart’ta Zahrani Nehri’nin güneyinin de tahliye edilmesi çağrısı, bu stratejinin aşamalı bir işgal planına dönüştüğünü açıkça ortaya koymuştur. Bu durum, İsrail’in yalnızca anlık bir askeri karşılık vermediğini; aksine uzun vadeli bir coğrafi ve demografik yeniden şekillendirme hedefi güttüğünü düşündürmektedir. Hava saldırılarının kesintisiz devam ettiği bu süreçte İsrail’in kara harekâtına yönelmesi, çatışmanın doğasını daha da sertleştirmiştir. Ancak Güney Lübnan’ın sarp ve engebeli coğrafyası, klasik konvansiyonel savaş doktrinlerine alışkın olan İsrail ordusu için ciddi bir dezavantaj oluşturmaktadır. Buna karşılık Hizbullah’ın yıllardır bu coğrafyada geliştirdiği asimetrik savaş kabiliyeti, örgüte önemli bir taktik üstünlük sağlamaktadır. Vur-kaç saldırıları, yeraltı tünel ağları ve pusu taktikleriyle İsrail birliklerini yıpratmayı hedefleyen Hizbullah, sahayı bir “yıpratma savaşı”na dönüştürerek zaman faktörünü kendi lehine çevirmeye çalışmaktadır. Öte yandan, 2 Mart’tan itibaren hız kazanan kitlesel göç hareketi, çatışmanın yalnızca
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Halepçe Katliamı: Öncesi ve Sonrası 16 Mart 1988, modern tarihin en karanlık insan hakları ihlallerinden biri olarak dünya hafızasına kazınmış; insanlığın vicdanında silinmez bir yara olarak yerini almıştır. Irak’ın Halepçe şehrinde, Saddam Hüseyin yönetimindeki Baas rejimi tarafından gerçekleştirilen kimyasal saldırı, yaklaşık 5.000–6.000 insanın hayatına mal olmuş, 10.000’den fazla kişiyi yaralamış ve bölge halkının üzerinde nesiller boyu sürecek fiziksel, psikolojik ve sosyolojik travmalar bırakmıştır. Bu katliam, yalnızca Kürt toplumu için değil; uluslararası hukuk, insan hakları normları ve savaş etiği açısından da bir kırılma noktasıdır. Kimyasal silahların kullanımının insanlık üzerindeki yıkıcı etkilerini gözler önüne seren bu olay, aynı zamanda küresel sistemin sessizliğini de tartışmaya açmıştır. Halepçe’nin stratejik önemi; coğrafi konumu, demografik yapısı ve toplumsal örgütlenmesiyle doğrudan ilişkilidir. Şehir, İran sınırına yakınlığı ve Peşmerge güçlerinin aktif varlığı nedeniyle Baas rejimi için yalnızca askeri bir hedef değil, aynı zamanda psikolojik ve siyasi bir mesaj alanıydı. 1980–1988 yılları arasındaki İran-Irak Savaşı, Halepçe’nin bu önemini daha da artırmış; bölgeyi büyük güçlerin hesaplarının kesiştiği bir çatışma hattına dönüştürmüştür. Savaşın Irak açısından temel hedeflerinden biri, İran destekli Kürt ve Şii unsurların sınır hattındaki etkisini kırmak ve merkezi otoriteyi tahkim etmekti. Halepçe, bu stratejinin en kritik düğüm noktalarından biri hâline gelmişti. Saddam Hüseyin’in politik yaklaşımı, Kürt kimliğini ve özerklik taleplerini sürekli bir tehdit olarak algılamış; 1970’lerden itibaren uygulanan “Arablaştırma” politikalarıyla demografik mühendislik hedeflenmiştir. 1987–1988 Anfal Operasyonları sürecinde köylerin
1000Kitap
Ayrışmaya Karşı Birlik ve Kardeşlik Çağrısı Açık işgallerin, fiilî saldırıların ve dış müdahalelerin gölgesinde yaşayan İslam coğrafyasında ayrışma tartışmaları yürütmek, yalnızca bir cehalet göstergesi değildir; aynı zamanda tarihsel bir gafletin ve derin bir zihinsel esaretin açık ilanıdır. Özgürlüğünü kaybetmiş bir toplumun düşüncesi bağımsız olamaz; düşüncesi bağımsız olmayan bir toplum ise ne kendi sorunlarını doğru değerlendirebilir ne de geleceğini sağlıklı planlayabilir. Esaret altındaki bir zihin, hakikati aramak yerine çoğu zaman ayrılıkları büyütür ve enerjisini dağıtır. Bugün İslam dünyasında ayrışma yalnızca mezhepler üzerinden yürütülmemektedir. Dil, etnik kimlik ve ırk üzerinden üretilen tartışmalar da aynı derecede yıkıcı bir rol oynamaktadır. Tarih boyunca farklı milletleri, kültürleri ve dilleri bir arada yaşatabilmiş olan İslam medeniyeti, modern çağda bu farklılıkların çatışma sebebine dönüştürülmesiyle büyük bir kırılma yaşamıştır. Oysa Araplar, Türkler, Kürtler, Farslar ve daha birçok halk yüzyıllar boyunca aynı medeniyet çerçevesinde birlikte yaşamış, aynı ilim merkezlerinde yetişmiş ve ortak tarihsel kaderi paylaşmıştır. Bu çeşitlilik bir ayrışma nedeni değil; aksine medeniyetin gücünü ve zenginliğini artıran bir mirastır. Tarih bize açıkça göstermektedir ki İslam dünyasının en zayıf olduğu dönemler, iç ayrılıkların ve kimlik merkezli tartışmaların yoğunlaştığı zamanlardır. Buna karşılık birlik ve dayanışmanın hâkim olduğu dönemlerde bu coğrafya büyük medeniyetler kurmuş, ilim ve adalet merkezli güçlü devletler ortaya çıkarmıştır. Endülüs’ten Bağdat’a, Şam’dan Semerkant’a uzanan medeniyet havzasında farklı mezhepler, milletler ve kültürler aynı ilim ve adalet çemberi içinde var olabilmiş, bu çoğulculuk bir çatışma değil, ortak bir
1000Kitap
Ortak Hedefler, Farklı Ajandalar: İran Savaşı ve Küresel Jeopolitik Satranç 28 Şubat 2026 sabahı Orta Doğu yeniden alevlendi. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı saldırılar, bölgedeki kırılgan dengeleri daha da derin bir krize sürükledi. Washington operasyonu “Operation Epic Fury”, Tel Aviv ise “Roaring Lion” olarak adlandırdı. Aynı askeri harekâtın iki farklı isimle anılması tesadüf değildir; aksine bu durum, iki müttefikin aynı sahada savaşsa da farklı siyasi anlatılar ve stratejik hedefler taşıdığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Tarihte çoğu zaman ortak askeri operasyonlar tek bir isim altında yürütülmüştür. 1991’deki Körfez Savaşı’nda kullanılan “Desert Shield” ve “Desert Storm” isimleri koalisyon içindeki birlik ve ortak stratejiyi temsil ediyordu. Buna karşılık 2026’daki İran operasyonunda ortaya çıkan isim ayrılığı, Washington ile Tel Aviv arasındaki stratejik öncelik farklarının sembolik bir yansımasıdır. ABD açısından İran savaşı yalnızca bir güvenlik meselesi değildir. Washington için bu kriz, küresel güç dengelerinde yürütülen daha büyük bir jeopolitik rekabetin parçasıdır. Özellikle enerji piyasaları üzerindeki kontrol, ABD’nin Çin ile yürüttüğü küresel rekabette önemli bir araç olarak görülmektedir. İran’ın petrol akışını baskı altında tutmak, Washington’a küresel enerji piyasalarında stratejik bir manevra alanı sağlamaktadır. Bu bağlamda ABD’nin amacı, İran’da doğrudan bir rejim değişikliği gerçekleştirmekten ziyade, daha kontrol edilebilir ve müzakereye açık bir siyasi düzen oluşturmaktır. Bazı analistlere göre Washington’un hedefi radikal bir devrim değil, mevcut sistemi tamamen yıkmadan İran’ı yeniden masaya oturtacak bir güç dönüşümüdür. İsrail açısından ise İran ile savaş yalnızca stratejik değil, aynı zamanda
1000Kitap
Hürmüz Boğazı Krizi: ABD, İsrail ve İran Gerilimi Hürmüz Boğazı, küresel enerji ticaretinin kritik bir geçidi olarak dünya ekonomisinin kalbinde yer almaktadır. Küresel petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri bu dar geçitten geçmekte olup, boğazın kapanması kısa sürede petrol fiyatlarında ciddi artışlara ve zincirleme ekonomik krizlere yol açabilir. Nakliye maliyetlerinin yükselmesi, üretim giderlerinin artması ve enflasyonist baskıların küresel ölçekte yayılması kaçınılmazdır. Avrupa, Japonya, Güney Kore ve Çin gibi enerjiye bağımlı büyük ekonomiler, bu tür bir krizden en fazla etkilenecek bölgelerdir. ABD’nin Orta Doğu’daki varlığı, büyük ölçüde enerji güvenliği ve stratejik nüfuz üzerine kuruludur. Bölgedeki petrol rezervleri ve enerji yollarının kontrolü, Washington’un jeopolitik stratejilerinde belirleyici bir rol oynamaktadır. ABD, kaya petrolü üretimi ile kısmen bağımsızlık kazansa da, küresel enerji piyasalarındaki dalgalanmalar Amerikan ekonomisini doğrudan etkilemeye devam etmektedir. Bölgedeki müttefikler, İsrail’in güvenliği ve Körfez ülkeleriyle ilişkiler stratejik öneme sahiptir. Çin ve Rusya’nın bölgedeki artan etkisi, ABD’nin bu coğrafyada aktif kalmasını zorunlu kılmaktadır. Enerji kaynakları artık yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir güç aracıdır. Petrol ve doğalgazın kontrolü, devletlerin jeopolitik hamlelerinde belirleyici rol oynar. Orta Doğu, Kafkasya ve Doğu Akdeniz, enerji rezervleri ve transit yollarıyla büyük güçlerin rekabet alanına dönüşmüştür. Bu nedenle bölgesel krizleri yalnızca ideolojik veya siyasi nedenlerle açıklamak yetersiz kalmaktadır. İsrail ve İran arasındaki gerilim, uzun yıllara yayılan çok boyutlu bir rekabetten kaynaklanmaktadır. İsrail için İran’ın nükleer kapasitesi ve bölgesel nüfuzu temel tehdit
1000Kitap