Kitapta; denizci Martin Eden'ın bir edebiyatçıya dönüşme serüvenine, bunun nedenlerine ve bu serüvenin bitişine tanıklık ediyoruz. Üslup o kadar sürükleyici ki kitabı elinizden bırakmak bile istemiyorsunuz. Sıradan, işçi sınıfından bir delikanlının düşünce evrenine dalıp çıkarken o dönemin burjuvazisinin hamlığını açıkça görüyoruz. Son elli- altmış sayfaya kadar sevdiği kadın için yazarak ün ve şöhret sahibi olmaya çalışan Eden bir çok zorlukla sınanıyor. İhtiyacı varken yüzüne bile bakmayan çevresi ve onu hep aşağılayan burjuva sınıfı; "sürü" onu kabullenince, para kazanınca tüm yüzeysellikleriyle karşımıza çıkıyor. Onu sırf Martin Eden olarak kabul eden dostlarını cennet olarak tanımlarken hayatın asıl gerçeğini fark ettiğinde bu cennete bile sığınamıyor. İnsanlarda gördüğü bayağılık onu herkesten uzaklaştırıyor. Sonunda bu uzaklaşma onu yaşamı reddetmeye itiyor. Bir zamanlar denizci olarak gelip geçtiği sularda umuda, beklentiye, arzuya doymuş bir ruh olarak intihara sarılıyor.
Bireysel yorumuma gelecek olursak benim için oldukça etkileyici bir olay örgüsüydü. Üslubun açıklığı Martin'i size bir arkadaşınız hatta kendi benliğiniz kadar yaklaştırıyor. Birçok noktayı sezebiliyorsunuz. Ruth'un onu bir fino gibi yönetme isteğine ve burjuvazinin kokuşturduğu ruhuna uydurmaya çalışmasına sinirlenip Martin'e bir dost gibi yaklaşıyorsunuz. Kelimelerin dünyasında canlanıp onu Lizzie' nin kollarına itmek istiyorsunuz. Bu dahil olma isteği o kadar canlı oluyor ki şaşırıyorsunuz. Yani bu roman sizi oldukça aktif bir okuyucuya dönüştürüyor. Romanda en çok etkilendiğim nokta bu oldu. Okumanızı tavsiye ederim.
*İndigo Yayınları, Mart 2018 baskısından bahsediyorum.