Hani Tolstoy "İnsan neyle yaşar?" diye sorar ya; bu kitabı okuyup kapağını büyük bir hüzünle kapattığımda bu soruya cevabım her zamankinden daha açık ve netti: İnsan, her şeyini kaybetse bile hafızasıyla ve o hafızayı diri tutan kelimeleriyle yaşar. Bugün kalbimi Gazze’nin o hüzün dolu sokaklarında bırakan, rafları arasından sadece kitap tozları değil, bir halkın direniş sesi yükselen sarsıcı bir eserden, Gazze’nin Son Kitapçısı’ndan bahsetmek istiyorum. Bu kitap bize sadece bir savaşı/soykırımı anlatmıyor; bombaların hedef aldığı o tozlu sokaklarda, bir sahafın kitaplarına neden bir evlattan farksız sarıldığını, onları neden hayatının en kıymetli çeyizi gibi koruduğunu anlatıyor. Bizim için bazen sakin bir liman bazen de hirâ olan o sayfalar, orada bir halkın sığındığı "son kale" haline geliyor; kütüphaneler yıkılırken raflardan kurtarılan her bir cilt, aslında kurtarılan bir gelecek ve silinmesine izin verilmeyen bir geçmiş demek... Yazarın naif dili, acıyı ajite etmeden ama ruhunuzun en derinlerine işleyerek aktarırken, kitapçının kapısını her araladığınızda kütüphaneyi saran kitap kokusuna ve tozlu raflara tanıklık ediyorsunuz. Şunu bir kez daha anladım ki; bir şehri haritadan silebilirsiniz ama o şehrin ruhuna sinmiş hikâyeleri, sayfaların arasına gizlenmiş o umudu asla yok edemezsiniz. Kelimelerin en ağır silahlardan daha güçlü bir kalkana dönüşebildiğini, edebiyatın bir halkın nefes borusu olduğunu hissetmek isterseniz, bu hikâyeye kalbinizi mutlaka açın; çünkü Gazze’nin son kitapçısı kapılarını kapatmadığı sürece, umut her zaman bir yerlerde yaşamaya devam edecek. (Küçük bir not: 7 Ekim’de başlayan saldırılar neticesinde Gazze’nin Son Kitapçısı maalesef artık yok... :( Ama bu eserin o kitapçıyı hafızalarda, bizim kalplerimizde sonsuza dek yaşatacağına umudum
❝ İki korkuyu kuluma bir arada vermem; dünyada benden korkanın ahiretini emin kılarım. Dünyada iken benim korkumu yüreğinde taşımayanları kıyamet günü korkuya düşürürüm.❞
(İbn Hibbân, 460)