Algernon’a Çiçekler öyle bir kitap ki, okurken kalbinizi yavaşça avuçlarına alıyor ve sonunda usulca sıkıyor. Charlie’nin ilk satırlarını okuduğumda yüzümde kocaman bir gülümseme vardı; hatalarla dolu cümleleri, saf ve temiz kalbiyle kurduğu dünyası öyle içten ki insan istemsizce seviyor onu. Ameliyat olduktan sonra zekası yükseldikçe, sanki birlikte büyüyormuşuz gibi hissettim. Her sayfada yeni bir keşif, yeni bir düşünce, yeni bir umut… Ama bir yerden sonra bu yolculuk masal olmaktan çıkıp hüzünlü bir gerçeğe dönüştü. Charlie zekileştikçe yalnızlaştı. Etrafındaki insanların maskeleri düştü; arkadaş sandığı kişilerin aslında onu eğlence aracı olarak gördüğünü fark ettiğinde içim acıdı.
Algernon’un varlığı, hikayede bir umut ışığı gibiydi başta. Küçük bir farenin, bir insanla aynı kaderi paylaşması tuhaf bir şekilde çok duygulandırıcı. Ama Algernon’un düşüşü başladığında, o ışık sönmeye başladı. Charlie’nin de aynı yola gireceğini bilmek boğazımda koca bir düğüme dönüştü. Zekâsı bir zamanlar yıldızlar kadar parlakken, sayfalar ilerledikçe sönmeye başladı. Yazıları tekrar basitleşti, düşünceleri bulanıklaştı, sanki Charlie elimden kayıp gidiyordu. Bu kısımları okurken kendimi çaresiz hissettim, onu durdurmak, tutup yanında kalmak istedim.
Ve o son cümle… “Lütfen Algernon’ın mezarına çiçek koyun.” Basit bir dilek ama bütün hikayenin ağırlığını taşıyor. O satırı okuduğumda uzun süre kitabı kapatamadım. Düşündüm; belki de zeka, bilgi, başarı değil, en büyük değerimiz birbirimize bırakabildiğimiz küçük bir iyilik, küçük bir sevgi işareti. Charlie’nin hikâyesi bende hüzünle karışık bir sıcaklık bıraktı. Hala içimde bir yerlerde, Algernon’ın mezarına çiçek bırakma isteği var.