Luan Starova

Luan Starova

Yazar
6.0/10
6 Kişi
·
28
Okunma
·
1
Beğeni
·
510
Gösterim
Adı:
Luan Starova
Unvan:
Fransız edebiyatı profesörü
Doğum:
Arnavutluk, 1941
Luan Starova 1941'de Arnavutluk'ta, Ohrid Gölü'nün güney yakasındaki Pogradec/Pogradeci kentinde doğdu. 1945'ten beri Makedonya'da yaşıyor. Babaannesi Türk. Babası Kait Starova Türkiye'nin ilk başbakanlarından (22 Kasım-Mart 1925) liberal eğilimli Fethi Okyar'ın kuzeni. Üsküp Üniversitesi'nde karşılaştırmalı Fransız edebiyatı profesörü olan Starova halen Makedonya'nın Fransa büyükelçisi. Evli ve üç çocuklu. Altı yabancı dil biliyor. Keçiler Dönemi Fransa'da 1997 yılının En İyi Yabancı Roman Ödülü'nü kazandı. Başlıca romanları: Babamın Kitapları, Tanrı Tanımazlık Müzesi, İlkbaharın Sınırları. Bir de Kartaca Şiirleri adlı yayımlanmış bir şiir kitabı var.
-Ruh, içimizdeki imandır, oğulcuğum dedi.
- Peki ruh nereye götürür, anne?
- Tanrı'ya, evladım.
- Herkesin bir ruhu var mıdır, anne?
- Evet yavrum.
- İnsan ruhunu nasıl hisseder?
- Kendini iyi hissetmediği, çok acı çektiği zaman.
Keçiler ailelerimizin hayatlarının bir parçasıdırlar. Onlar­sız bir yanımız eksik kalır; biz, biz olmaktan çıkarız. Oysa on­larla birlikte kendimizi daha güçlü hissediyoruz
Balkan Yarımadası'na, Fransız Devrimi'nden ve Ekim Dev­rimi'nden aktarılmış bu görüşün, genel görünüşü bakımından, niçin orada, sayısız kurbanların hayatına mal olan soysuzlaş­malara uğradığını kavrayamıyordu. İnsan varlığı, "sınıf müca­delesi" adına asla bu kadar aşağılanmamıştı.
Babam öldüğünde, bu dünyada kalan tüm maddi malları içinde kitaplar, bir daha asla geri gelmeyecek bir zamanı belki de en iyi açıklayan şeyi oluşturuyor. Annemle babamın uzun ve uyumlu evliliklerinin sırlarından biri,annemin, babamın kitap tutkusunu tutuşturup desteklemiş olan ve onu, bir bakıma, kitaplığının koruyucu meleği mertebesine yükselten ruh yüceliğidir belki de.
Benliğimizin, belleğimizin derinliklerinde, yaratılışımı­zın anısının, ortak mutluluğumuzun biçimlenişinin korundu­ğu unutulmuş, yitip gitmiş şenlikler vardır
168 syf.
·1 günde·8/10
Luan Starova’yı ilk kez bu kitapla tanımış oldum. Yazarın babasının Türkiye’nin ilk başbakanlarından ve üstelik Fethi Okyar’ın da kuzeni olduğu bilgisi beni epey şaşırttı doğrusu. Bu kitap yazarın Balkan Efsanesi olarak adlandırılan yapıtının bir kitabıymış. Kitap 1997 yılında Fransa’da en iyi yabancı kitap ödülünü almış. Yazar bu efsanelerde 20. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden aynı yüzyıl Yugoslavya’nın dağılışına kadar kendi ailesinin izlerini sürüyor. Bu romanında da mekân Balkanlar ama burayı yerleşmiş bir nefret bölgesi değil daha çok farklı etnik grupların açlığa, kıtlığa, sefalete ve savaşlara birlikte katlandıkları bir yer olarak görüyor/gösteriyor. Yazar, Balkanların bilinmeyen ya da bize tamamıyla yabancı olan bir yüzünü gözler önüne seriyor. Çünkü Batı dünyası için Balkanlar yüzyıllardır savaş, çatışma gibi kelimelerle eş anlamlı hale gelmiştir. Yazar burada okuyunca Balkanların aslında bu şekilde olmadığını, orada yaşayan farklı etnikteki halkların ortak bir şuura ve geçmişe sahip olduğunu, huzur içinde birbirlerine saygı duyarak kardeşçe yaşadıklarını vurgulamak istiyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sıradan insanların portresini çiziyor. Savaş sonrası olayları, keçi beslemenin yasaklanmasını, yeşermeye başlayan yeni rejimi, otorite ve insanlar arasındaki ilişkileri sorguluyor.

Tarih boyunca önce Barbarlar, sonra Romalılar, ardından Bizanslar, derken Osmanlılar, Balkanların siyasi ve sosyolojik çehresi değişikliğe uğrattılar. Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüne tanık olmuştu. Daha sonra Balkan Savaşlarını, sonra Birinci Dünya Savaşı’nı, sonra İkinci Dünya Savaşı’nı görmüştü, ama hiç kimse o güne kadar keçilerle uğraşmamıştır. Keçi, yoksulun, ezilmişin, hor görülmüşün, direnenin yanında kaldı her zaman. Balkan halkları hayatlarını keçilere borçludur. Farklı mezhepler ve milliyetlerden insanlar keçiler aracılığıyla yaklaşmışlardı birbirlerine. Bu romanın kahramanları da onlardır!

Kitapta geçen keçilere dair birkaç önemsiz bilgi:
Kahve keçi sayesinde keşfedilmişti,
Bağ budayarak nasıl daha çok üzüm elde edileceğinin işareti keçiden gelmişti,
Ağırlığı ineğinkiyle karşılaştırılacak olursa, keçi, ineğe oranla sekiz ila on kat fazla süt verir,
Keçi sütündeki kazein özellikle iyi sindirilir, çünkü hafif ve lezzetli yapısında, pıhtılaştırıcı özelliklerinden dolayı ana sütünün özelliklerine çok yakındır,
Keçi yoksulun Balkan ineğidir.

Hikâye bir çocuk tarafından anlatıldığı gibi bazen her şeyi bilen bir anlatıcı da işin içine giriyor. Bu iki kişi arasında olaylar gidip geliyor. Olaylar 1940’lı yılların sonunda Skopje adlı bir kasabada geçiyor, özellikle Tito’nun Stalin’den ayrıldığı bir döneme denk geliyor. Bu dönemde Tito’nun Yugoslavya’daki komünist rejimi ülkede sanayileşme ve kalkınma programını başlatır. Bu, o zamanlar tarıma dayalı ekonominin ve çiftçiliğin ve hayvan yetiştiriciliğinin bitirilmesi anlamına geliyordu. Yerlerinden edilen çoban ve köylüler şehir fabrikalarında çalışmak ve yeni proletaryayı oluşturmak için kasabalara çağrılırlar. Yani çobanların kısa vadede işçi sınıfına dönüşmesi gerekiyordu. Onlarla birlikte keçiler de gelirler. Kent bundan böyle keçiler dönemini yaşamaya başlar. Ancak ülke o sırada kaçınılmaz bir denemeler döneminden geçiyordur, cadı avı sürdürülüyor, dinsel ve ideolojik kıyımlar devam ediyor, sınıf mücadelesi adına hırsızlıklar şiddetle tekrarlanıyor, kısacası kan akıyordu. Böyle bir dönemde keçilerin sütü beyaz ve cömertlikle insanoğlu için akar. Kitapta bu gerçek şöyle ifade ediliyor:

“İnsanların birbirlerinin kurdu oldukları bu güç zamanlarda keçilerin sütü, bileşimi ya da formülü Parti’nin yayımladığı hiçbir belgede, Yeni İnsan’ın yaratılmasına ilişkin planların hiçbirinde tanımlanmamış bir dayanışma iksiri oluşturuyordu.” (23)

Bu durum büyük bir ikileme sebep olur. Keçiler süt ve peynirle kasaba halkının açlığına çare olurken merkez hükümet keçileri sosyalizmin düşmanları ya da partinin ayağında bir diken olarak görür ve keçilerin katliamını talep eder. Her şeyden keçiler sorumlu tutulur. Fabrikalar, okullar, yollar, köprüler konusunda planlar gerçekleştirilemez. Halk kontrol altına alınamaz. Kitapta bu durum şöyle ifade ediliyor:

“Keçiler sosyalizmin can düşmanıdırlar, keçiler yüzünden şanlı işçi sınıfımız komünizme hiç ulaşamayabilir. Keçiler, sosyalizmin tüm varlığını: ağaçları, ormanları mahvediyorlar. Bundan dolayıdır ki, el ele vererek onları yok etmemiz gerekiyor.” (97)

Olayları anlatan çocuğun babasıyla keçilerin lideri Çanga bu keçi sorununa bir çare bulmaya çalışırlar. İkisi birlikte geçmiş ve yakın tarihte keçilerin oynadıkları değerli, gerekli rolün kanıtlarını bir araya getirmeye çalışırlar. Günah keçisi ilk defa gerçekten keçiler oluyor.
168 syf.
Başkeçi Çobanı'nın mahallesinde, nehrin hemen yakınında, Osmanlı mimari modellerine göre yapılmış ve yirminci yüzyılın başlangıcındaki zevk anlayışı gereği, Avrupa üslubundan gözle görülür izler taşıyan bir binalar topluluğunun ortasındaki iki katlı eski bir evde kalıyorduk.
Bu binanın, komşu evlerinin duvarlarıyla çevrilmiş geniş bir bahçeye açılan dar bir avlusu vardı.
Hızla akan nehrin kıyısında yaşamak her an gitmeye hazırmışız gibi bir izlenim uyandırıyordu. Bundan dolayı, yeni evimiz, babamı yüreklendiren kader anlayışına alabildiğine uygundu.
Nehir, varlığımızı atalarımızın beşiğine bağlayan kökleri çoktan koparmış olan bizler için, başka yerlere sürekli bir çağrı, denizlerin ötesinde bilinmedik ülkelere göçmeyi sürdürmemize bir davet oluşturuyordu. Hayat dayanılmaz olmaya başlayınca nehir bize daima bir başka seçeneği hatırlatıyordu. Ama, gene de ayrılmamacasına yerleşmiştik buraya.
Babam, evin hepsi de eski, hepsi de birçok taşınmadan ve çatışmadan, birçok yangından ve su basmasından kurtulmuş büyü kitaplarını, haritaları, elyazmalarını ve diğer kitapları yığabileceği geniş ve derin gömme dolaplar içermesinden mutluydu. Bu bilinmedik kente, muhteşem bir gölün kıyısındaki evini ve ana-babasını geride bırakarak, bir yığın kitap ve birçok çocukla gelmişti.
Gölün yitirilişinden sonra, nehir kıyısında yaşamak kesin bir teselliydi ama taşınmalar hep felaketler ve belirsizliklerle doludur. Çünkü, bir şey getirmek için, başka bir şeyi geri alırlar gene de. Köklerinden kopmuş Balkanlı bir ailenin kader çemberi daralıyordu bu yüzden. Her şeye rağmen, kitaplar, bu kaderin dolambaçlarında babama çok büyük bir teselli oluyordu. Evet, savaşlardan ve felaketlerden kurtarmıştı onları ve havalar boğucu belirsizliklerle yüklü de olsalar, daha yumuşayınca, kitaplar ona kurtuluş yolunu gösteriyordu. Aile çevremizi genişletiyordu babamın kitapları.
Zamana karşı giriştiğimiz mücadelede onları okumanın bize güç verdiği söylenebilir. Ailemize ilişkin hayati kararlar almak gerektiğinde, babam bir çözüm bulmak için, kitaplarına gömülmekle geçiriyordu tüm gecelerini Bununla birlikte, aynı kitaplar onun hayatta acele kararlar almasını önlüyordu.
Babam yeni evin gömme dolaplarında, Arapça, Latince, Rusça yazılmış her türden kutsal kitap ve bilgi dolu kitabı saklıyordu. Sözlüklerin, dilbilgisi kitaplarının, haritaların ve atlasların yanı sıra, eski ansiklopediler, astronomiye, tarihe, hukuka, din tarihine ilişkin eserler de vardı.
Balkanlar'ın her zaman hareketli ve belirsiz sınırları içinde kapatıldığımızdan, kitaplar ufkumuzu genişletiyor, bizi uzaklara götürüyordu. Babamın kitapları, içinde bulunduğumuz durumla olağandışı bir ilişkiyi devam ettiren bir düzen içeriyordu. Ailemizin mutluluğunu barındırıyordu kendi içinde. Gerçekten, bu kitaplar ailemizin izlediği belirsiz yol boyunca devrilmişti çoğu kez.
Zavallı anacığım babamın kitaplarına olan düşkünlüğünü kendince paylaşıyordu. Kitaplar onların birbirine duydukları sürekli ve içten içe sevginin payandalarından biriydi adeta. Bununla birlikte, anneme birçok yükümlülüğe mal oluyor, taşınmalar sırasında onlar yüzünden bazı mutfak eşyasını terk etmek zorunda kalıyordu. Örneğin, İtalya'ya ilk ve son kez yaptığı yolculukta almış olduğu ve hamur işleri yapımına yarayan elle çalışır aleti babamın birkaç kitabını kurtaracağım diye feda etmeyi kabullendiği için kendini hiç bağışlamamıştı. Ama, hamur işleri yapımına yarayan ve kentte bir eşi daha bulunmayan aletten çok daha temel, çok daha hayati bir şeyin, ailemizin hayrına kitaplarda, belki de özellikle bu kitaplarda saklı bulunduğuna yürekten inanıyordu.
%32 (52/166)
·3/10
Kütüphane de gezerken gözüm ilişti, YKY'den olması dikkat çekici ismi ve kapağı olduğu için merak ettim aldım, yarısına kadar okuduğum kadarıyla babasının kitap sevgisini anlatıyor ve balkanlar ile ilgili konuşuyor, kitap benim pek ilgimi çekmedi. kendini çok tekrar ediyor, ilk kez bir kitabı yarım bırakıyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Luan Starova
Unvan:
Fransız edebiyatı profesörü
Doğum:
Arnavutluk, 1941
Luan Starova 1941'de Arnavutluk'ta, Ohrid Gölü'nün güney yakasındaki Pogradec/Pogradeci kentinde doğdu. 1945'ten beri Makedonya'da yaşıyor. Babaannesi Türk. Babası Kait Starova Türkiye'nin ilk başbakanlarından (22 Kasım-Mart 1925) liberal eğilimli Fethi Okyar'ın kuzeni. Üsküp Üniversitesi'nde karşılaştırmalı Fransız edebiyatı profesörü olan Starova halen Makedonya'nın Fransa büyükelçisi. Evli ve üç çocuklu. Altı yabancı dil biliyor. Keçiler Dönemi Fransa'da 1997 yılının En İyi Yabancı Roman Ödülü'nü kazandı. Başlıca romanları: Babamın Kitapları, Tanrı Tanımazlık Müzesi, İlkbaharın Sınırları. Bir de Kartaca Şiirleri adlı yayımlanmış bir şiir kitabı var.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 28 okur okudu.
  • 2 okur okuyor.
  • 32 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.