1000Kitap Logosu
Mehmet Anıl

Mehmet Anıl

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
6.8
112 Kişi
288
Okunma
10
Beğeni
1.761
Gösterim
Unvan
Yazar
Doğum
İzmir, 1962
Yaşamı
1962 yılında İzmir’de doğdu. İstanbul Saint Joseph mezunu Ege Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni bitirdi. AIESEC bursuyla İtalya’da Credito İtaliano Bankası’nda staj yaptıktan sonra Türkiye’ye döndü. 1989 yılında kendi şirketini kurdu. 2001 yılından bu yana yalnızca edebiyatla ilgileniyor. Pembe Otobüs romanıyla 2008 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazanan yazarın, yine Can Yayınlarından çıkmış, Geri Gelmemek Üzere (2003), Bitik (2005), Forbes Cinayetleri (2009) kitapları var. İzmir’de yaşıyor.
280 syf.
·
Puan vermedi
Yeni yazarlar, yine 7 TL Can yayınları keşfi. Kitabın kapağı ilk başlardaki hikaye gidişatı ile uyumlu olsa da, ben bu kitaba bu kapağı yakıştıramadım sayın Anıl. Bu kitabı size nasıl anlatsam acaba. Öncelikle çok beğendim. Kitabın ana karakteri Muzaffer anlatıyor hikayeyi. Yaşlılık hastası bir kardeşi var. Babası annesini terk ettikten sonra annesi intihar ediyor. Ve çocuklar bir dilenci kurumun da çalışmaya başlıyorlar. Muzaffer babasının Afet yüzünden gittiğini ve yine annesinin intiharını ona bağlıyor. Bir geçmiş bir günümüz anlatımından kitabın sonunu biliyorsunuz zaten ama öyle bir sürükleyicilik var ki, elinizden bırakamıyorsunuz. Kitabın sonunu bile bile okumak ve okurken eğlenmek inanılmaz güzeldi. . . Ötelenen, gizli tutulmaya çalışılan, görmezden gelinen ve dile getirilmekten kaçınılan konuların; böylesi günlük hayata uyarlanıp aktarılması çok güzeldi. Katilin kim olduğu önceden söylenen bir romanı aynı heyecanla okumayı ben size nasıl anlatayım.🤷‍️ . . Bir de ufak bir spoi vereceğim yoksa içimde kalacak. Kitapta bir bölüm var. Muzaffer para kazanıp babasını bulması lazım. Para kazanmak içinde jigololuk yapmaya başlıyor. Normalde bu iş, para karşılığı yapılan cinsel birlikteliktir ya. Muzaffer'in yaptığını bu işle bir tutamadım ben. Çünkü Muzaffer bu işte kendini tatmin etmiyor, bedensel engeli ya da zihinsel engeli olan kadınları rahatlatıyor ve bunun karşılığında para alıyor. O bölümü okurken çok sarsıldım. Halimize çok şükrettim. Anne baba olup, zihinsel engelli bir çocuğunuzun bedeninin cinsellik isteği nedeniyle hırçınlaştığını ve bunun bir şekilde tatmin edilmesi gerektiğini doktorunuz size söylüyor ve buna çözüm bulmanız gerek. Bir iki olay anlatıyor yazar burada ve ben tüylerim diken diken okudum. . . Çok farklı ve bence güzel bir romandı. Elinizde varsa fazla bekletmeyin.
Afet
7.0/10
· 28 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
3
212 syf.
·
6 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Forbes Cinayetleri, ilk olarak 19 yaşında, bir arkadaşımın bana “Senin kitabını yazmışlar.” diye hediye ettiği bir romandı. O zaman da okumuş, birçok konuda baş karakter ile benim benzerliklerimi görüp şaşırmış, kitabı da çok beğenmiştim. Yıllar sonra tekrar kitabı okuduğumda, benzerliklerimden hiçbir şeyin değişmediğini, benzemeyen taraflarımın da git gide bu karakterle özdeşleştiğini gördüm. Benim için güzel anılara sahip bu kitap, geçen onca vakitten sonra üzerimde bıraktığı hayretten ve etkiden hiçbir şey kaybetmedi, üstüne üstlük arttırmayı başardı. Kıymeti bilinmemiş bir eserin farkında olmanın mutluluğuyla kütüphanemde taşıyorum. Kitap, Doktor Ferit’in, cinayetlerinden 29 yıl 11 ay 29 gün sonra, ki ağırlaştırılmış müebbet gerektiren cezalarda zaman aşımı süresi 30 yıldır, cinayetlerini itiraf etmesi ile başlar. Tüm hikâye birinci ağızdan, sanık Ferit’in Hâkim’e verdiği savunmasından ibarettir. Doktor Ferit, kendi deyimiyle bir özgürlük savaşçısıdır. “Yaz kızım; ben bir özgürlük savaşçısıyım… Dolayısıyla suçluyum Hâkim…” Bu özgürlüğe düşkünlüğünün hayatını nasıl etkilediği, en son cinayete vardırdığı kararlarının arkasında nasıl bir itici güç olduğunu bizlere itirafları sırasınca anlatır. Doktor Ferit, tıp fakültesinden mezun olduktan sonra, uzmanlık için çalışmamış, bir kasabaya yerleşmiş ve oranın tek doktoru olmuştur. Seçtiği yer öyle bir yerdir ki, etrafındaki kasabalarda dahi tek bir doktor yoktur. Güzel bir mesleği ve genç yaşı sayesinde (ki o zamanlar 30’larına yeni girmiştir.), tüm köylünün sevip saydığı, varsa da gelinlik kızlarını evermeye çalıştığı, gözde bir insan olup çıkmıştır. Büyük bir alandaki tek bir doktor olması sebebiyle çok para kazanmış, öyle ki muayenehanesinden çıkan hastalar, doktorun bıraktığı kutuya ister para atar ister atmaz, yine de gün sonunda doktorun harcayabileceğinden çok daha fazla para birikirmiş. “O günlerde genç ve yakışıklı bir doktor olarak, Tepehisar'ın evlilik çağına gelmiş bütün kızlarının ve onların hayırlı damat uman ailelerinin ilgi odağı haline gelmiştim. Her zamanki umursamazlığımla lafın arasına sıkıştırılan imaları, hatırlı yaşlıların arabuluculuk girişimlerini duymazdan geliyordum. Basit bir karın ağrısı şikayetiyle, tam da akşam yemeği saatinde çağrıldığım evde mükellef bir sofraya, biraz da ısrarla buyur edilmem ve bunların her birinde en sevdiğim yemek olduğu bilinen işkembe çorbasının bulunması üzerinde de, gene aynı umursamazlıkla durmuyordum. Kaldı ki işkembe çorbasını ben hiç sevmem Hâkim. Nasıl başladıysa artık, işkembe çorbasını çok sevdiğim konuşulur olmuş. Herhalde aç olduğum bir akşam çorba hoşuma gitmiş, ben de ev sahibesine iltifat etmiş olmalıyım. Yaz kızım; en çok Nohutçu Mustafa'nın kızı hastalanırdı.” Bu kadar ilgi alakaya rağmen, doktorun hayal dünyasının genişliği onu herhangi bir kadını beğenmekten alıkoyar. Her gece başka bir kadınla istediği hayalleri yaşamak, bir gece onları kurtaran kahraman bir savaşçı, ertesi gün ölümcül bir hastalıklarını tedavi edip hayallerini süsleyen başarılı bir doktor, bazen hayranlıkla izledikleri bir astronot olmak varken, bu hayallerden, istediğini düşünme özgürlüğünden ve belki de her şey olabilmek varken bir şey olmanın o sıkıcılığından kaçmak ister. “Evlilik yaşına gelmiş bu taşra kızları ilk bakışta birbirlerine benzese de aralarındaki farkları bulmaya çalışmak eğlenceli bir oyun gibiydi. Zayıf olan birkaçı dışında çoğu kırmızı yanaklı, sağlıklı kızlardı. Bütün gece kaçamak bakışlarla evlilik hayalleri kuran bu kızların hepsi teorik olarak benimdi. Yani karar verdiğim an herhangi birini alıp götürmem işten bile değildi. Ne var ki birini seçmek, onlarcasını feda etmekle aynı anlama geliyordu. Başka deyişle birini seçmedikçe, hepsine birden sahip olduğumu hissediyordum. Ne muhteşem bir harem! Bazen, benden ümidi kesip kızı amca oğluyla evlendirdiklerinde ciddi ciddi bozulurdum.” Keyfine olan düşkünlüğünü şu alıntıyla anlayabiliriz: “Örneğin ben çok uyurum Hâkim. Uyku, dokuları onarır, yaşlanan ve ölen hücreleri yeniler, bağışıklık sistemi için gerekli kimyasalları salgılar. Ama ben keyfim için uyurum. Meslek hayatıma son verdikten sonra, ki dava konusu olay üzerinedir, günümün yarıdan fazlasını uyuyarak geçirir oldum. Bunu, sıradan bir tembellik olarak düşünmeyiniz rica ederim, ben hayatımın her döneminde yaptığım işi ciddiye aldım. Tersine, uyku benim için hakkıyla ifa edilmesi gereken bir, nasıl diyeyim, bir iş, hayatımı anlamlı kılmak amacıyla ulaşmaya çalıştığım ciddi bir hedef. Nasıl ki bir iş adamı işini büyütüp refah içinde yaşamak ister, nasıl bir akademisyen önüne gurur verici ve ciddi hedefler koyar, işte aynen öyle. Uykunun tadına varabilmek için özel bir disiplin geliştirdim. İdeal aralıklarda beni uyandıracak düzeni oluşturmak uzun zamanımı almadı. Çocukken bile yaz-kış pencerem açık uyurdum. Sıcağa dayanıksız olmam bir yana, sokak satıcısının uykumu bölmesi işime gelir. Uyanır gibi olup, kendimi uykunun o karşı konulmaz çekimine bırakıvermek; uyumak değil uykuya dalmaktır işin özü... Derin uyuduğum için, sokaktan geçen muslukçunun sesine uyanmazsam diye çalar saati her uyanışımdan 45 dakika sonrasına kurarım. Bu, uzun denemeler sonucu ulaştığım uygun bir aralık... Çalar saatin herkesin keyfini kaçıran o ısrarcı zili, tekrar uykuya dalacak olmamı anımsattığı için tersine bana haz verir. Uzanıp, komodinin üzerinde duran saatin düğmesine büyük bir keyifle bastıktan sonra güzelce gerinip diğer tarafıma dönerim. Amaçlanan en zevkli an budur, uyandırılıp, uyanmak zorunda olmadığını anladığın an.” Muayenehanesinde babasıyla beraber yaşayan doktorun, baba-oğul ilişkisini de görürüz. Küçük kardeşine iltimas geçildiğini düşünen, hastalarını azarlayan, her işine ve her haline karışan babasına karşı içten içe bir kırgınlık, küskünlük ve kızgınlık besleyen doktorun, babasının ani ölümü sonrasında hissettiklerine tanık oluruz. "Hastalığım boyunca babam yanımdan hiç ayrılmadı Hâkim. Emin değilim ama Sadık'ı da birkaç defa gördüm galiba, bir kez de Uğur'u... Ne zaman gözümü açsam, babamı başucumda oturmuş, endişeli gözlerle bakarken buluyordum. Herhalde hiç uyumuyordu. Hastalığın başlangıcında yazıp eline verdiğim tedaviyi harfiyen uyguladığından kuşkum yok, onu suçlayamam. Kaşık kaşık su içiriyor, terli çamaşırlarımı değiştirip sabunlu bezle bütün vücudumu siliyordu. O zaman ailenin ne demek olduğunu anladım." "Ölümüne dek "bir kez" dışında babama hep iyi davrandım ve hiç kızmadım Hâkim. Umarım bu kadar zaman yeterli olmuştur. Nur içinde yatsın... Yazıyor musun kızım?" "Bir sabah postacının bıraktığı ilaç tanıtım zarflarını açarken görünce ağzıma geleni sıraladım. Oysa yıllardır özel mektuplar dışında bütün zarfları açar, bana kolaylık olsun diye muayenehanedeki masamın üzerindeki evrak sepetine koyardı. Bunu yapmasını ben istemiştim. Ahmakça bir şımarıklıkla; 'Her şeyime burnunuzu sokmanızdan bıktım artık baba," dedim, "pijamayla sokağa çıkmanızdan, çöp karıştırmanızdan, beni utandırmanızdan usandım," dedim, "sizin ve küçük oğlunuz yüzünden ezik kaldım," dedim, "hastalıklı bir çocukluk geçirdiği için Sadık'ı hep kayırdınız," dedim.. Babamın yaşlı bir adam olduğunu ilk kez o an fark ettim. Dudakları titredi, gözleri doldu ve cevap vermeden odasına gitti... Ertesi sabah hiçbir şey olmamış gibi kahvaltımı hazırladı, ara kapıdan muayenehaneye geçerken adeti olduğu üzere, "Hayırlı kazançlar evladım." dedi ve Hâkim, daha fazla üzülmeyeyim diye diye zarfları açmaya devam etti. Bir sonraki pazartesi günü öğleden önceki son muayene sırasında dışarıda patırtı koptu. İnsanlar koşuşuyor, kadının biri avaz avaz bağırıyordu. Hastayı aynada bırakıp hırsla dışarı koştum. Ön bahçeye varıp toplanan kalabalığı yardığımda babamı gördüm. Yer karolarının üzerine uzanmış yatıyordu. Üzerinde ütülü bir gömlek ve yeni aldığım kravat vardı. Muayene etmeye gerek bile duymadım. Ayakta öylece kalakaldım. İlk iş gözlerine baktım Hâkim. Hiçbir küskünlük ifadesi yoktu. Babacığıma sarılıp kucakladım, kokladım, öptüm, öptüm, öptüm... Babam, kışın giyilen yünlü çamaşır gibiymiş Hâkim, hayatımdaki önemini ancak yokluğunda anladım. Ve hep üşüdüm..." "Annem, kokusu sindiği için kendi ördüğü eski yün atkısını aldı. 'Kal' dememi bekliyordu, ama demedim. Saat ona doğru gittiklerinde beni durduracak hiçbir engel kalmamıştı. Arkalarından kapıyı kapattım ve şişeyi sakladığım yerden çıkarıp içmeye başladım. Bir alışkanlık olarak düşler kendiliğinden akmaya başladı. Ama daha önce şunu anladım: Babam son zamanlarında çöp bidonlarını karıştırmıyor, boş içki şişelerini sayıyordu." Zaman ilerledikçe, doktorun zihnindeki mükemmel kadın şekillenmeye başlar. Rüya ismini vereceği bu hayal ürünü kadın, gerçek hayatta karşısına çıkan bütün kadınlardan fersah fersah önde olması sebebiyle, ki neticede kendisi bir fantezi ürünüdür, doktor herhangi bir kadında gerçek mutluluğu bulamaz. Birkaç kadınla münasebetleri olsa da, bu ilişkileri ya doktoru evlilik tuzağına düşürmek ya da parasını yemek amacına sapar. Doktor da bazen parasının yardımıyla, bazen de hayatın kendisine gülümsemesiyle tüm bu sorunlardan kurtulmayı başarır. Tüm bu belirsizlikler, doktorun bir gün vapurda Hülya ile çarpışıp tanışmasıyla son bulur. Ayağı burkulan Hülya’yı hastaneye, oradan da evine götüren doktor, Hülya’yı çok beğense de, sağ elindeki yüzüğe de dikkat eder, kızın nişanlı olduğunu anlar, yine de ayrılırken kendisini bir daha kontrol etmek istediğini, yani bir daha buluşmak istediğini, kibar bir dille söyler, kız da kabul eder. Ancak doktor buluşma günü geldiğinde, nişanlı olan bu kadınla buluşmak istemez, Hülya’yı da hayallerinde yaşatmayı tercih eder. Aradan geçen yine bir uzun zamanın sonunda Hülya ile yolları tekrar kesişen doktor, kızın nişanının evliliğe varmadığını, nişanlandığı erkeğin kendisini aldatması sonucunda Hülya’nın nişanı attığını öğrenir. Hülya ve Ferit bir ilişkiye başlarlar. Hülya, Rüya’ya en yakın şeydir. Babasını kaybettikten sonra düzenini de kaybeden Ferit’e Hülya yeni bir düzen kurar. Babasından sonra intizam içinde bekleyen hastalar gitmiş, yerine bağıran çağıran çocuklar, yüksek sesle konuşan hastalar gelmiştir. Hülya, bir hemşire gibi her şeyi yerine koyar, her bir hastanın dosyalarını düzenler, Ferit’in hayatını kolaylaştırır. Aynı zamanda öğretmen de olan Hülya, işinden ayırdığı tüm zamanı Ferit’e verir. Doktor Ferit, Hülya’yı gerçekten sevmesine rağmen, akşam olup Hülya’nın eve gitme zamanı geldiğinde, Hülya’yı minibüse bindirir ve her seferinde derin bir oh çeker. Bu, Hülya’dan kurtulmak istediği için değil, onunla olmaktan mutsuz olduğu için de değildir. Neticede: “Yaz kızım; ben bir özgürlük savaşçısıyım… Dolayısıyla suçluyum Hâkim…” Hülya ile olan ilişkileri gün geçtikçe ciddileşirken, doktor içten içe bunalmaya, eski hâlini kaybetmeye başlar. Yavaş yavaş evlilik konuları açılırken, Ferit evindeki yalnızlığının mutluluğunun, içki masasının ve düş dünyasının bir son bulacağını düşünerek canını sıkmaya başlar. Bu duruma daha fazla dayanamayacağını fark edince Hülya’ya ayrılmak için bir mektup yazar, bir daha da Hülya’dan bir cevap gelmez. Başlarda tekrar özgürlüğüne kavuştuğu için mutlu olsa da, giderek gerçek mutluluğun Hülya ile olduğunu ve onsuz yaşayamayacağını düşünen Ferit, tüm bu özgürlüklerinin birer teselli olduğunu, Hülya’nın yanında hiçbir anlamı olmadıklarını düşünmeye başlar. Böylece Hülya ile barışmak ister. Çok uzun çabalar, dil dökmeler sonunda Hülya kendisini affeder. Ancak kendisinin sarkaç olarak nitelendirdiği şey bir kere harekete geçmiş, bu dengesiz tavır doktoru bir oraya bir buraya savurmaya başlamıştır. Hülya ile birlikteyken elinde olan tüm güzellikleri kaybedeceğini düşünüp kahrolur, Hülya olmadığında Hülya’sız mutlu olamayacağını hisseder. Günler geçer, doktor işin içinden çıkamaz, değişir, monotonundan sapar, kendini kaybetmeye başlar. Ta ki Hülya’nın şehir dışından gelip, Ferit’in onu otogarda karşılayacağı güne kadar. O gün, tüm bu açmazların içindeyken, Ferit Hülya’nın otobüsünün kaza yaptığı fantezisini kurar. Birden içi hafifler, kuş gibi olur. Hülya bugün ölse, Ferit’in hiçbir derdi kalmayacaktır. Hülya hayattayken Ferit onsuz yapamaz, hayattayken ve kendisinin yanındayken de tüm düzeni bozulur ve kendisi gibi olamaz. Hâlbuki Hülya olmasa, Ferit eskisi gibi olabilecektir. O gün, Hülya’nın olmayan her bir otobüs çocuksu ümitlerini besler, ancak nafile, Hülya gelir. Ancak bu düşünce kafasına bir kez girmiştir. Bir gün arabasıyla giderken, basit bir kırmızı ışıkta duruverir. Kendisine göre o kırmızı ışık, kendisinin eşiğidir. İki yoldan birine sapsa evine gidecek ve bambaşka bir hayatı olacaktır, ancak o diğer yolu tercih eder ve cinayetin işlendiği Güneş Apartmanı’na, Hülya’nın evine gider. Kendisini görünce yine o çocuksu mutluluğuyla boynuna atlayan Hülya’nın arkasına geçer, Hülya da belki kendisine bir kolye takılacağını düşünerek boynunu açar, Doktor, usta bir hareketle Hülya’nın boğazını keser. Hülya’nın evinden çıkmadan, Hülya’yı böyle bırakıp gitmeyi, sanki alelade bir cinayetmiş gibi onu öylece yerde bırakmayı içine sindiremez. Ferit’in sevgisi, değişik bir sevgidir. Hülya’nın evini dolaşır, mahremine girer, eğer Hülya ile evlense neler yaşayacaktır onları tecrübe etmeye çalışır. Kendisi içeri girerken karşılaştığı komşu kadını hatırlar. Çıkarken, her zaman yaptığı gibi tansiyonunu ölçmek istermişçesine evine girer, o kadını da öldürür. O an, birbiriyle alakasız ne kadar çok cinayet olursa, polisin bu cinayetleri çözmesinin o kadar zor olacağını düşünür. Böylece yukarıdan başlayarak tüm dairelerin kapısını çalar ve içeride bulduğu herkesi öldürür. Doktor Ferit polis tarafından yakalanamamış, birkaç defa ifadesi alınsa da, hem toplumdaki yeri, hem bu zamana kadar yardım ettiği tüm ahali ve polisler tarafından kendisine bu yakıştırma yapılamaz ve suçlardan kurtuluverir. Yıllar sonra, yaşayacağı her şeyi yaşamış ve çekilebilecek tüm acıları çekmiş bir insan olarak, artık Hâkim’in vereceği cezayı önemsemeksizin, esas acının insanın içinde yaşanabileceği ve tüm acıları çektiğine inanarak teslim olur. “Forbes cinayetleri zanlısı doktor Ferit Özerdem son bir yıldır hiç düş kuramamış diye yaz kızım. Çünkü düşler umutlarla hayat bulur ve çünkü umut geleceğe ait bir duygudur, işte bu yüzden teslim olmuş diye yaz. Yolun sonuna geldiği ve kurduğu hiçbir düşün inandırıcılığı kalmadığı için teslim olduğunu yaz. Doktor Ferit gidip teslim olmuş, ama bu bir vicdan azabı değilmiş diye yaz kızım. Bütün günahlarının cezasını çektiğine inandığı için kalkıp gönül rahatlığıyla teslim olmuş, hiçbir cezanın kendisine kestiği cezadan daha acıtıcı olmadığını öğrendiği için teslim olmuş, belki inanmayacakmışız ama, yürümekten yorulduğu için teslim olmuş diye yaz. Özgürlüğe artık hiç ihtiyacı kalmadığı için, her şeyi düşlediği, hayalini kuracak yeni bir şey bulamadığı, babasının hatırasına ihanet etmek istemediği, yağmurun yağmasının onu artık mutlu etmediği için teslim olmuş yaz. Yaz kızım; altı kişinin öldürüldüğü Forbes cinayetleri zanlısı olarak yargılanan doktor Ferit Özerdem artık ölmeye başladığı için teslim olmuştur… Diyeceğim başka bir şey yoktur Hâkim.”
Forbes Cinayetleri
7.3/10
· 28 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
280 syf.
·
2 günde
·
6/10 puan
İlk olarak söylemek isterim ki kitabın kapağını hiç beğenmedim. Alakasız ve basit buldum. Üzerine daha çok çalışabilinirmiş, yapmamışlar. İçeriğine gelirsek, yazar konudan konuya atlamış [daha doğrusu aynı konu içerisinde fazla detaya girmiş] takibi bıraktığınızda sıkılıp bir daha dönmeyi düşünmeyeceğiniz bir kitap. 60. sayfada neyin ne olduğunu anlıyorsunuz. Sonrası size zevk vermeyebilir. Beni sıktı açıkçası. Kitabı sonuna kadar okuma inadım yüzünden bir günde bitirdim eğer ki es verseydim bir daha dönmezdim. "spoiler" Olay 20 sene sonra geçiyor. Muzaffer ve Peri iki kardeş Anneleri çok küçükken intihar ediyor ve babaları tarafından terk ediliyorlar. Bir iş bulup çalışıyor ve para biriktiriyorlar babalarını bulup hesap sormak için. Peri çocuklukta erken yaşlanma hastalığından müzdarip bir harika yürek, zaten gerçek adı da peri değil (yazar gerçek adını hiç açıklamıyor bizlere gereksiz bir bilgi veriyor) İzmir'de olan babalarının bir kadınla (afet) kaçtığını düşünüyorlar fakat iş pek de öyle olmadığı anlaşılıyor. Gereksiz uzatılmış ve benden geçer not alamamış bir kitap. Mehmet Anıl'ın canı sağolsun.
Afet
7.0/10
· 28 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
5