Pelin Yılmaz

Pelin Yılmaz

Yazar
9.7/10
3 Kişi
·
9
Okunma
·
2
Beğeni
·
545
Gösterim
Adı:
Pelin Yılmaz
Unvan:
Yazar
Pelin Yılmaz Bursa’da yaşayan, Bursa’da çalışan (avukat) bir yazar. Yücel Balku Öykü Atölyesinin ilk öğrencilerinden. Yücel Balku ve Hakan Akdoğan’ın öğrencisi olmak boşuna değilmiş.

Onun öykücülük serüvenindeki en önemli durak, doğduğu gündür. Orhan Kemal’in öldüğü gün… O gün doğmuş. Bu olay çok önemli. Çünkü ruhlarının karşılaşması ve Pelin Yılmaz’ın ruhuna öykücülüğün bulaşması böylesi bir rastlantının sonucudur. Yoksa öykü yazarı değil de örneğin “aryacı” olabilirdi.

“Öykücü”lüğün neresinde Pelin Yılmaz? “Her Kadın Başka Türlü Ölüyor” adlı ilk kitabına bakacağız bu soruyu yanıtlayabilmek için. İlk kitabı, evet ama ilk öyküsü değil. Bakabiliriz.

Çağdaş okurun gereksindiği, kırk “kısa” öyküye yer vermiş kitabında. Onun öyküsel yolculuğunun karakteristik bir özelliği burada saklı. O “kısa” öykü yazarı. Bir sayfalık, yarım sayfalık, hatta bir paragraflık öyküler yazıyor. Çünkü ivedisi var yaşamın ve insanların. Zaman hızın ardında sürünmek istemiyor. İnsan zamanın öykü insanın, Pelin Yılmaz öykünün… Önüne geçmeyi deniyor hep.

Kısa öyküdeki döngüyü tamamlamak, hem de okur üzerinde etkili olmak ilk kitap öykülerinin harcı olmamak gerekir diye düşünülebilir. Pelin Yılmaz ilk kitabındaymış gibi görünmüyor. Öykü kitabından geliyor sesi; kimince gür ve coşkulu, kimince çekimser…

İster Çehov’un, ister Maupassant’ın, ister erkeklerin, ister kadınların, ister feodalizmin, ister kapitalizmin yanından bakalım; iki koldan akan derecikler gibi; dupduru ve göz alıcı. Hayli özge. Öykülerinin ikinci karakteristik özelliği.

Kadınlara dairlik, öykülerinin üçüncü karakteristiği. Örneğin “Taşların Sessizliği”, aslında taş yerine sayılanların, yani kadınların dilsizleştirildiğine, giderek hiçleştirildiğine dairdir. Sanatta özneye dair olanın yüklemi çağrıştıracağı ilkesiyle örtüşmüş olmak, onun öykü sanatındaki ilkesi yerine geçmiştir bence. Trajik olan öykülerde değil, öykülerin ötesinde, altında, üstünde, yedi kat gerisinde, tüller, sisler içindedir.

Nuri Demirci’nin sanata dair betimlemesi Pelin Yılmaz öykücülüğünün dördüncü karakteristiğinin de betimidir: “Fotoğraf çekmeyecek, resim yapacaksın!” Bireyin, toplumsal olay ve olguların, kadının, caninin, aymazın, örneğin 171 ya da 8 rakamının, H harfinin, (öykünün estetik kaygılarına resme dair estetik kaygılarını da katarak) resmini yapıyor.

“Tam ortasında örgünün kalakaldı adam. Öykü bitmedi.” Böyle sonlanıyor “Sihirli Sözcükler” başlıklı öyküsü. Neredeyse iki tümcede bir öykü… Söze dair olanın altın değerinde olduğu… Çok ince işçilik ve yoğun emekle damıtılandan artakalanlar estetiğin de değerini ortaya koyuyor. Çünkü güzel azdır ne yazık! Daha doğrusu kıttır.

“Ayağın yere sağlam basması” boşuna söylenmemiştir. Yoksa havada kalmak ve rüzgârlarla savrulup istenmeyen yerlere atılmak da var. O zaman boşluk doğar, boşluğu başka şeyler doldurur, kimliksiz kalır boşluktaki, anlamsal değerin onurundan yoksun kalır. Ayak insandır bencileyin, hatta sanattır. Ayak yaşamdır kısaca. “Silindir şapka bilmiyor, o aslında sadece bir tiyatro oyunu için dikildi. Kimi önemli kişilerin çıkarlarına dokunan oyunun sahneye konması engellendiği için böyle boşlukta, kimliksiz, anlamsız yok olmaya terk edildi.”(Silindir Şapka”)

Pelin Yılmaz öykülerinde sosyolojiye ve psikolojiye dair gereklilikler, vurgular çok önemli. Gerçekle kurgunun, modernitenin yabancılaştırıcı davranış biçimleriyle, hümanitenin idealize ederek mumla aradığı beklentilerin dil ve anlatım düzeyinde buluşması, içeriğin içini aydınlatan çözümlemelerle somutlaşması okuru ters yüz ederek metafora(eğretileme), diğer bir deyişle tersinden algı ve sezgi alanına sokuyor. Bakınız:“171 yüzyetmişbir” Öyküler bu yüzden dinamik, gizemli, örtülü ve çekici.

Kırk öykünün kırkının da simgesel temsilcileri sözünü ettiklerim. Kırkının da saklı karakteristiği… Övgünün içinde sövgü.

Pelin Yılmaz öykücü… Çünkü her öyküsünde başka türlü ölmeyi başarıyor.
"... Yaşamın verdiği izin gibi, dağın verdiği izin gibi bizim verdiğimiz izin de kendi yolculuğumuz ile ilintili. Kendi zirvemize ulaşıp oraya o defteri koymuş olmamız gerekiyor önce ve ilk imzayı kendimiz atmalıyız... Sabır ve emek yorucu bir süreç bu. Defter en tepede, her şeyin göründüğü yerde...
Ve işte zirve : İsim... Tarih... İmza... Hepsi bu!... "
“Tekerlekli Diskoyla Aşırı Hız Yapan Keko
“Vvroooooaavorvor” sesleriyle karışık, eski disko ve kendisinin de sevmediğine emin olduğum tekno şarkılar eşliğinde gece gündüz aşırı hızla tur atan bu kekolar, “Kızım biz serseriyiz, arabamız da var, seni yerim!” mesajı verme peşindedirler. Lakin çocuk uyuyan sokakta 200 basıyorsun be paşa. Tavlayabileceğin maksimum şey üst kat komşumun nefret dolu kocası. Haydi bunu Bağdat Caddesinde yapıyor ol. Sen o hızla giderken hangi kadının seni görüp, algılayıp “Hey, tarzına bayıldım! Haydi öpüşelim!” demesini bekliyorsun arkadaşım? Seni de değil, dandik arabanı hepi topu 1 saniye görüyoruz. Ha, dur yahu, siz o yüzden mi aynı caddeden 45 kere geçiyorsunuz? Mantıklı. 45 saniyede insan orta halli bir rakun bile tavlayabilir.”
"Yerine göre davranmamaktan bahsetmiyorum elbette. Ortamına göre prenses, ortamına göre küfürbaz olmasını bildiği sürece "Ya s.tir et" diye içlenen kadını ayıplamak kimsenin üzerine vazife değildir diye düşünüyorum. Yani düşünsene okuyucu, hangi kadın sokakta tacize uğrayınca, ağzına yüzüne gaz bombası yiyince, şiddete maruz kalınca, gencecik insanların öldürüldüğünü görünce "Aman, salak!" diye tepki verir ki? Siz de vermeyin."
"Çok beğendiğiniz bir şey alıp, kullanmaya kıyamadığınız için bozulup, çöp olmasını görmek kadar saçma bir şey yok şu hayatta. Ya almışsın kullan işte. Belki o özel gün hiç gelmeyecek. Dandik bir salı günü bile olsa, o pek sevdiğin şeyi acımadan kullanmak lazım. Yoksa insan bekleye bekleye b.ka dönüyor."
"Nerede Bıraktıysan Oradadır
Gençlik yıllarımın ilk zamanlarında annemden en çok duyduğum şeylerden biri de "Nerede bıraktıysan oradadır" cümlesi olmuştur. Muhtemelen hepinizin aşina olduğu bu cevap, genellikle "Annea! Tişörtüm nerede? Çorabım nerede?" gibi sorulara tekabül eder. Yaş ilerledikçe sorularımız azaldığı gibi, sorularımızın şekli de evrim geçirir. Bir zaman sonra ev arkadaşına "Ya benim Ipad'imi gördün mü? Geçen pi sayısını 3 almıştık. Nerede o?" gibi sualler sormaya başlar insan. Yaş daha da ilerlediğinde bu sorular iyice kafa karıştırır. Zira soruyu soran artık siz değil, anne babanızdır. "Gözlüğümü gördün mü? İlaçlar nerede? Uzaktan kumanda?" muadili sorularla karşılaşınca ağzınızdan şu cevap çıkıverir "Nerede bıraktıysan oradadır." İşte gençliğin, güzelliğin, tatlılığın bittiğini o dakika anlarsınız. Tebrikler. Yaşlandınız."
101 syf.
·10/10 puan
Kitabın yazarı benim en sevdiğim hocalarımdan... Zaten siz de okurken kendinizi Gözlük'te güzel bir kahve içerken bulabilirsiniz... Hatta sahibi olan Meleğin Yazar Oğuz bey'e masum masum bakarken sizin bile eliniz kaleme gidebilir... Cici bir kitap... Kısa öykü sevenlere birebir...

Pelin hocamı severek...

Yazarın biyografisi

Adı:
Pelin Yılmaz
Unvan:
Yazar
Pelin Yılmaz Bursa’da yaşayan, Bursa’da çalışan (avukat) bir yazar. Yücel Balku Öykü Atölyesinin ilk öğrencilerinden. Yücel Balku ve Hakan Akdoğan’ın öğrencisi olmak boşuna değilmiş.

Onun öykücülük serüvenindeki en önemli durak, doğduğu gündür. Orhan Kemal’in öldüğü gün… O gün doğmuş. Bu olay çok önemli. Çünkü ruhlarının karşılaşması ve Pelin Yılmaz’ın ruhuna öykücülüğün bulaşması böylesi bir rastlantının sonucudur. Yoksa öykü yazarı değil de örneğin “aryacı” olabilirdi.

“Öykücü”lüğün neresinde Pelin Yılmaz? “Her Kadın Başka Türlü Ölüyor” adlı ilk kitabına bakacağız bu soruyu yanıtlayabilmek için. İlk kitabı, evet ama ilk öyküsü değil. Bakabiliriz.

Çağdaş okurun gereksindiği, kırk “kısa” öyküye yer vermiş kitabında. Onun öyküsel yolculuğunun karakteristik bir özelliği burada saklı. O “kısa” öykü yazarı. Bir sayfalık, yarım sayfalık, hatta bir paragraflık öyküler yazıyor. Çünkü ivedisi var yaşamın ve insanların. Zaman hızın ardında sürünmek istemiyor. İnsan zamanın öykü insanın, Pelin Yılmaz öykünün… Önüne geçmeyi deniyor hep.

Kısa öyküdeki döngüyü tamamlamak, hem de okur üzerinde etkili olmak ilk kitap öykülerinin harcı olmamak gerekir diye düşünülebilir. Pelin Yılmaz ilk kitabındaymış gibi görünmüyor. Öykü kitabından geliyor sesi; kimince gür ve coşkulu, kimince çekimser…

İster Çehov’un, ister Maupassant’ın, ister erkeklerin, ister kadınların, ister feodalizmin, ister kapitalizmin yanından bakalım; iki koldan akan derecikler gibi; dupduru ve göz alıcı. Hayli özge. Öykülerinin ikinci karakteristik özelliği.

Kadınlara dairlik, öykülerinin üçüncü karakteristiği. Örneğin “Taşların Sessizliği”, aslında taş yerine sayılanların, yani kadınların dilsizleştirildiğine, giderek hiçleştirildiğine dairdir. Sanatta özneye dair olanın yüklemi çağrıştıracağı ilkesiyle örtüşmüş olmak, onun öykü sanatındaki ilkesi yerine geçmiştir bence. Trajik olan öykülerde değil, öykülerin ötesinde, altında, üstünde, yedi kat gerisinde, tüller, sisler içindedir.

Nuri Demirci’nin sanata dair betimlemesi Pelin Yılmaz öykücülüğünün dördüncü karakteristiğinin de betimidir: “Fotoğraf çekmeyecek, resim yapacaksın!” Bireyin, toplumsal olay ve olguların, kadının, caninin, aymazın, örneğin 171 ya da 8 rakamının, H harfinin, (öykünün estetik kaygılarına resme dair estetik kaygılarını da katarak) resmini yapıyor.

“Tam ortasında örgünün kalakaldı adam. Öykü bitmedi.” Böyle sonlanıyor “Sihirli Sözcükler” başlıklı öyküsü. Neredeyse iki tümcede bir öykü… Söze dair olanın altın değerinde olduğu… Çok ince işçilik ve yoğun emekle damıtılandan artakalanlar estetiğin de değerini ortaya koyuyor. Çünkü güzel azdır ne yazık! Daha doğrusu kıttır.

“Ayağın yere sağlam basması” boşuna söylenmemiştir. Yoksa havada kalmak ve rüzgârlarla savrulup istenmeyen yerlere atılmak da var. O zaman boşluk doğar, boşluğu başka şeyler doldurur, kimliksiz kalır boşluktaki, anlamsal değerin onurundan yoksun kalır. Ayak insandır bencileyin, hatta sanattır. Ayak yaşamdır kısaca. “Silindir şapka bilmiyor, o aslında sadece bir tiyatro oyunu için dikildi. Kimi önemli kişilerin çıkarlarına dokunan oyunun sahneye konması engellendiği için böyle boşlukta, kimliksiz, anlamsız yok olmaya terk edildi.”(Silindir Şapka”)

Pelin Yılmaz öykülerinde sosyolojiye ve psikolojiye dair gereklilikler, vurgular çok önemli. Gerçekle kurgunun, modernitenin yabancılaştırıcı davranış biçimleriyle, hümanitenin idealize ederek mumla aradığı beklentilerin dil ve anlatım düzeyinde buluşması, içeriğin içini aydınlatan çözümlemelerle somutlaşması okuru ters yüz ederek metafora(eğretileme), diğer bir deyişle tersinden algı ve sezgi alanına sokuyor. Bakınız:“171 yüzyetmişbir” Öyküler bu yüzden dinamik, gizemli, örtülü ve çekici.

Kırk öykünün kırkının da simgesel temsilcileri sözünü ettiklerim. Kırkının da saklı karakteristiği… Övgünün içinde sövgü.

Pelin Yılmaz öykücü… Çünkü her öyküsünde başka türlü ölmeyi başarıyor.

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 9 okur okudu.
  • 2 okur okuyor.
  • 7 okur okuyacak.