1000Kitap Logosu
Şeyh Galip
Şeyh Galip
Şeyh Galip

Şeyh Galip

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.9
209 Kişi
787
Okunma
353
Beğeni
22,2bin
Gösterim
Tam adı
Şeyh Galib, Galib Mehmed Esad Dede
Unvan
Türk Divan Edebiyatı Şairi, Mutasavvıf
Doğum
İstanbul, 1757
Ölüm
İstanbul, 1798
Yaşamı
Galib Mehmed Esad Dede veya tanınan kısa adıyla Şeyh Galib (1757, İstanbul - 1798, İstanbul), Türk divan edebiyatı şairi, mutasavvıf. 1757 yılında İstanbul'da doğdu. 9 Haziran 1791 tarihinde Galata Mevlevihanesi şeyhliğine atandı. 1798'de vefat eden Galib Mehmed Esad Dede, avluda yer alan türbeye defnedildi.Esed ve Galip mahlaslarıyla yazdığı şiirlerini toplayarak 24 yaşında iken divanını meydana getirdi (1780). Sembolizm benzeri bir tarzın Türk edebiyatındaki öncüsü olmuş, birçok buluşu ve yarattığı mazmunlarla Divan Edebiyatı'nın gelişmesinde büyük bir rol oynamış olmasına rağmen divan şiirinin geleneklerinden de kopmamıştır. Bugün Şeyh Galip'in şiirleri gösterdiği harika sembolizm ve betimlemelerle özellikle Batıda fazlasıyla beğeni toplamaktadır. Şeyh Galip'in eserlerinin en önemli yönlerinden birisi de tasavvufi temellere sahip olmasıdır.
Oğuzhan Âsım Güneş
Şeyh Galib Divanı'ı inceledi.
450 syf.
·
2 günde
Mert Ona Denmiştir
Besmele-Hamdele-Salvele.. Merhum Şeyh Galib Hazretlerini Rahmetle yâd edelim. Hamd ile salvele getirip evvala; Hazretin ruhuna bir Fatiha armağan edelim. *** Ey şair! Şimdi çağın icbarına ses ver.. Komşun duvarında istinad olmuş gibi komşundur şu hayat. Hapsetsen kendini söyle ne çıkar? Bir bardak yetişir de sana ihtarını infaz eder; "daya beni o muhkem duvara, bak bakalım hayat ne söyler?" Bir hülya aroması sanmışsa şiiri, kağıt yangını elbet munis gelir orman yangınından. Ama bir ağacı yakan şey, bir kağıt parçasıdır. Hazin bu ya, sonra yakan bir ağacı, yanı başındaki ağaçtır. Öyleyse çaputlara yazılmış bu hakikati imha yollarının en sefinesine hasr'et. Gürce dür, hürce yutuver. Telaşa mahal bırakma o dem; bu satırlar önce Allah'ta, sonra hıfzında emanet. Ey şair! Bir kez daha çağın icbarına ses ver.. Şımartılmak istiyorsan, hınca hınç doldur fiyakayla mısraları. Bu gibi anlaşılmaz yaz. Ama seni mutmain etmez bu övgüler. En iyi ihtimalle sana "Cahit Zarifoğlu kadar kapalı yazıyor" diyecekler. Bu memnun edecekse seni, terk et menzilini de şanın yürüsün. Çünkü sen şair, mukayese indinde yalın kaldıkça büyürsün. Derdine konçerto eşlik etsin de evvela basmalı fistanlar adı konmamış çiçeklerin baskısıyla giydirilsin. Fiyakalı bir dert olmadıkça derdin, vah ki şiir cambazı.. sen ne söyleyebilirsin? Ama olmaz böylesi. Haydi gel, çağın icbarına ses ver. Şahidim, sana mühimmat kadar hayati şeyler söyleyecek. "Sana olan aşkım, kavgam kadar büyüktür" demedikçe bir şiir, sakıttır artık. Çünkü kozmetik sektörüyle yarışandır göle atılmış bir pirana. Fakat bu anlamsız yarışa girişmekten imtina eden taraf pirana olacaktır. Nitekim kozmetik, Kanunî devriyle kıyasa muktedir olacak kadar kudrete haizdir. Heyhat! Şiir bile kozmetiğin midesindedir. "Sana olan aşkım, gratis indirimleri kadar nefes kesicidir" demenin bir başka adıdır melankoli. Ve kavga denince akla ilk önce; rafta kalan son Maybelline marka fondöten gelir. Bilmem ne yapsak? Bir derdin olmalı. Şahsından ötelere açılan bir derdin olmalı. Bir derdin olmalı ve hesap görücülüğe selef kılmalı. Mühim şeyin üç kerre tekrarı bir sünnettir örneğin. Mükerrer punto çarpı iki; Bir derdin olmalı Bir derdin olmalı Bir derdin olmalı. Dert denince Müslüm Gürses şarkıları geliyorsa akla, yazık sana ey şair! Efsus ki koltuğunda ihanet. Ki bu koltukta liyakatsizlik ancak ihanetle izaha kabil. Dert, gocunmaktır. Mide bulantısı geçirmektir çokça. Sözgelimi Mehmet Akif bir şairdir. Onun devrinde kendiyle beraber Cennet Mekan Sultan Abdülhamid Han'dan nefret eden bir çok zevat vardır. Ancak Sultan'ı görünce duyduğu tiksintiden midesi bulanıp kusan yalnızca Mehmet Akif'tir. Çünkü şairin şanına giden yol midesinden geçer. Ey şair! Çağın icbarına kulak ver.. Tiksin diyor sana, tiksin! Senin harcın değil tebliğ. Ki düşürülmüştün meşveret meclisinden. Öyleyse senin harcın tebliğ değil tekliftir, ifşa etmektir, ihbar ve ihtar etmektir. *** Şair yanıyla muhabir ve muhbirdir. Haber ondadır, ihtar ondadır. Kıymetli şeyleri, kıymetli kumaşlarla süsleyip arz eder. Fakat bir mesuliyeti vardır şairin; bunları yaparken sanattan taviz vermemek! Divan şiiri, şiir sahasındaki en müstesna, en güzide ve en müzeyyen ögedir. Mademki sanatın enli mikyasında şiir en kadim olandır; öyleyse sanatın sultanı da divandır. Joseph Haydn gibi Mozart gibi Beethoven gibi, Hayalî'nin de Nabî'nin de Yahya Efendi'nin de senfonileri vardır. Michelangelo gibi Spenser Moore gibi Giacometti gibi, Bâki'nin de Fuzulî'nin de Naili'nin de abideleri vardır. Picasso gibi Leanordo gibi Van Gogh gibi Zâri'nin de Hayrî'nin de Cevrî'nin de portreleri vardır. Mimar Sinan gibi Christopher Wren gibi Balyan gibi, Şeyh Galib'in de Mevlana'nın da Aşık Paşa'nın da kilit taşlı yapıtları vardır. İşte bu yanıyla bir ummandır divan şiiri ve divan şairleri. Sanatlı söyleyişin kehkeşanıdır. Fakat "şiiri kafiyeye kurban etmek" tabiri, şiirde en çok duyduğumuz tabirdir artık. "Vezin tutsa babamı bile hicvederim" diyen Nefi gibi "Kafiye tutsa, mesnevi bile yazarım" diyen şairler görüyoruz. Naçizane görüş ve kanaatim, bugün divan edebiyatından alınası yegâne şeyin, şiirdeki musîki olduğudur. Şiiri anlamsız bir yoğunlukla boğmak, anlamsız bir rekabete tutuşmak elbette beyhudedir. Birçok divan rekabet neticesinde doğmuştur. Fakat artık Türk şiirinin ihtilafa değil, ittifaka ihtiyacı var. Bu zemine gelmek için son bir ihtilaf, son bir kavga gerek. Zira barışı temin etmek isteyen, savaşı göze almalıdır ve savaştan galip çıkmalıdır. İşte bugün, buna muvaffak olmuş bir şairden konuşacağız.. O şair, mahlasıyla müsemma olan şairimizdir... Şeyh Galib'tir. *** (1757-1799) "1171’de (1757) İstanbul’da Yenikapı Mevlevîhânesi yakınlarındaki bir evde dünyaya geldi. Doğumuna “eser-i aşk” ve “cezbetu’llah” terkipleri tarih düşürülmüş, kendisine mevlevîhânenin şeyhi Kûçek Mehmed Dede ile halefi Seyyid Ebûbekir Dede’nin tavsiyesiyle Mehmed Esad adı konulmuştur. Dedesi Mevlevî olduğu gibi babası Mustafa Reşid Efendi de Peçuylu Ârif Ahmed Dede’den inâbe almıştır. Annesi Emine Hatun’dur." (TDV İslam Ansiklopedisi) Divan geleneğinde mahlas, çoğu kez şairlerin tasarrufu değil hocasının veya şeyhinin ihsanıdır. Şeyh Galib'in hocası da bu geleneğin icabı ile Şeyh Galib'e "Esat" mahlasını münasip görmüştür. Fakat Şeyh Galip usûl bilir şanı ile bu mahlası kabul edip, kadirşinas itaatsizliğiyle de "Galib" mahrecini "Esat" mahlasına katık etmiştir. Zira Şeyh Galib'in yüksek irfanı, yüksek irtifayı çoktan ihata etmiştir. Onun iddialı bir söyleyişi ve kat'i bir düsturu vardı. O düstur; divan edebiyatının tıkanık mazmunlarını açmak, abese kaçan rumuzlarını tazelemek ve şiire yeni bir soluk getirmekti. Kısaca Şeyh Galib, koca bir divan geleneğine galebe çalmak istiyordu. Ve niyetini henüz şairliğinin fecrinde aşikar etmek için kendi mahlasını kendi tayin ediyor ve "mahlasım Galib'tir" diyordu. Maksuduna istinaden, edebiyatta mevcut olan Hikemi tarz ve Türk-i Basit akımlarına tâbi olmaksızın, Sebk-i Hindi ekolünü benimsemiş ve bu ekolün öncü ismi olmuştur. Burada bir parantez açmamız gerekmektedir. Zira Şeyh Galib'in Türk-i Basit ve Hikemi tarz gibi akımlara rağmen niçin sebk-i hindi'yi seçtiği, muteyakkız zihinlerin kıymet merakıdır. Sebk-i hindi, aruz kalıplarına çeşitli kelime oyunları vasıtasıyla muhteşem kolaylıklar getirmektedir. İhlal etmeden imâ edebilmek, imâ ederek de ihlal edebilmek Şeyh Galib gibi erbab-ı nev rah'ın birincil mühimmatıdır. Çünkü bu ihlal ediş; inşa etmek için imha edilmesi gereken zeminin rapor tertibatıdır. Şeyh Galib rüştünü Hüsn ü Aşk ile ispat etmiştir. Mezkûr esere yaptığımız incelemede ( #103849183 ) zikrettiğimiz için Hazret'in şiirde "şeklen" yaptığı devasa devrim üzerinde pek durmayacağız. "Merd ana denür ki aça nev rah" *** 32 Kaside, 73 Târih, 13 Terc-i Bend, 8 Müseddes, 18 Tahmis, 3 Muhammes, 11 Şarkı, 10 Mesnevi, 1 Bahr-ı Tavil, 137 Gazel, 3 Lügaz, 43 Kıta, 64 Rubai, 74 Müfret Beyit, 3 Muzariat Beyit'ten teşekkül eden Şeyh Galib divanı, Türk edebiyatının en kritik eseridir. Ne çeşit meddahlık kisvesi giysek, bu eserin önemini tekellüme aciz kalırız. Hâlbuki bir yanıyla bu eser, edebiyatımızın hicap noktadır. Çünkü kıymeti hiçbir zaman bilinmemiştir. Şeyh Galib, Hüsn ü Aşk ile beraber divan şiirini bambaşka bir boyuta çıkarmış ve tüm adetleri lağv etmiştir. Bu cihetle Hüsn ü Aşk, şairimizin birinci kanadı olacaktır. Mezkûr eserin mahiyeti, divan şiirlerindeki mazmun akışının tıkanıklığını gidermiş olmasıdır. Çünkü o yıllarda kadim divan nehrine derbentler çekilmiş ve o ferha nehir suları göle inkılap edip, kokmaya yüz tutmuştur. Merhumun ikinci kanadı ise işbu eserdir. Hüsn ü Aşk ile o köhne derbenti yıkan Şeyh Galib, yazdığı divan ile de kokuşan suları arıtacaktır. Şeyh Galib'in en çarpıcı müdahalesi aşk üzerine olacaktır. Herkes aşığın kahroluşunu, mahvoluşunu ve dahi viran oluşunu görmek ister. Zira aşk bahsinde kim daha çok perişan olmuşsa, âşıkların şahı odur. Başta divan şairleri olmak üzere, şiirimizin ve bütün bir dünya antolojisinin en muayyen kanaatidir bu. Çünkü Aşk, Mem'in Zin kahrıyla ölüme yürüyüşü, Kamber'in Arzu uğruna kavminden geçişi, Romeo'nun Juliet için zehri şerbet bilişi, Ferhat'ın Şirin muradıyla dağlar delişi, Tahir'in Zühre aşkından ayıp taşlarıyla recm edilişi, bülbülün gül dikeniyle kanat yitirişi, dervişin şeyh muhabbetiyle yamalı abasını canıyla birlikte ateşe verişi, Yunus'un Tabduk Emre eşiğinde kanı giryan, giryanı kan edişi, aşkı gagasında taşıyan güvercinlerin akçıl gerdanlarına, yakut rengi gerdanlıkları urgan eyleyip boynunlarına geçirişi ve daha nicesidir, nicesi gibidir. Çünkü hepsi kahır içre aşkı ikrar etmiştir. "Nev’iyâ dem-sâz-ı ışk oldun gibi Haylî sûz ile sürûdün var senün" (Nev'î) "Hâne-i dilde çü berk urdı yine envâr-ı ışk Şems-i enver tâli’ oldukça olur tekrâr-ı ışk" (Atayî) "Gamdan aglar âh ider sanman beni olmuş durur Dem-be-dem rûd-ı sürûdum âh ü vâveylâ-yı ışk" (Hayretî) Yukarıdaki beyitlerde görüldüğü üzere, aşk her zaman yakıcı, aşık ise her zaman bu aşk ile helak olucu konumdadır. Öyle ki şairler el ele verip adeta bir içtihatta bulunmuş ve aşığa gülmenin haram olduğu noktasında ittifak etmiştir. Fakat Şeyh Galip daha önce hiç duyulmamış bir şey söylemiş ve şu beyitleri yazmıştır; "Özrü nedir Azra’ nın Vâmık mı değilsin yâ Bu gam ne gezer sende âşık mı değilsin yâ Âşıkda keder neyler gam halk-ı cihânındır Koyma kadehi elden söz pîr-i mugânındır" Şeyh Galip yalnızca kavramlar üzerinde değil, gelenekler üzerinde de müşahhas değişiklikler yapmıştır. Bunlardan biri de divan edebiyatındaki "maşuku yerme" türüdür. Evet, divan edebiyatında böyle bir akım vardır. Çok aramama rağmen ismini bulamadığım bu akım, Şeyh Galib'in de birkaç şiiriyle dahil olduğu akımdır. Lakin Merhum hiçbir zaman maşuku yermeyi doğru bulmamış ve mezkûr akımda da bir devrim yapmıştır: "Gönül ders-i gamın çokdan unutdu hâtırın hoş tut O murg-i başka bir sayyâd tutdu hâtırın hoş  tut Seninle ey sitem-hû germ-i ülfet olmayız artık Soğuk sözler beni candan sogutdu hâtırın hoş tut Gözümden çıkdı hûnâb-ı şirişk akıtdığım demler Hevâ-yı tünd-i gam kanım kurutdu hâtırın hoş tut Anıp ey şîr-i mestim gül hemân hâl-i dil-i zâra Şeker-handın çün ol çok zehr yutdu hâtırın hoş tut Perîşân etme zülfün senden özge bir siyeh îmân Uyardı çeşmimi bahtım uyutdu hâtırın hoş tut Bulup âyînesin tûtî-i tab-i Gâlibin söyler Gönül ders-i gamın çokdan unutdu hâtırîn hoş tut" Yergi varsa suç da vardır. Suç var ise müeyyide şarttır. İşte bu kaide mucibince, Şeyh Galib maşuku yermek, kem söz etmek yerine yalnızca Allahasmarladık der ve yergi kavramını siteme kalbeder. Şeyh Galib'e göre maşuk her zaman günahsız olandır. Hakeza Hüsn ü Aşk'ta da maşukun hocası "İsmet"tir. Öyleyse maşukun hocasını dinlemediği her fiilde, zelle failidir. Şeyh Galib hemen hemen divan şiirinin her unsurunda rakiplerine meydan okumuştur. Öyle ki en zor türlerden biri olan ve divan edebiyatında çok ama çok az rastlanan "bahr-ı tavil"le dahi yazmıştır. Üstelik zor olması hasebiyle bu kadar endemik bir tür olan bahr-ı taville toplamda 4 mısra birden yazmıştır. Fe’ilatün, mefa’ilün, müstef’ilün gibi cüzlerin arka arkaya sıralanarak yazılan bahr-ı tavile Şeyh Galib'in "bir mısralık" örneği şudur; BAHR-I TAVÎL MISRÂ-I EVVEL (Birinci Mısra) "Ey gülistân-ı letâfetle hezâr işve vü nâz ile yetişmiş gül-i ra’ nâ sana gûyâ ki edip müşk-i-sahâb ü mey-i Gülgün ü gülâbı dahı bârân edip enfâs-ı Mesîhayı nesîm eyleyip envâ-ı nezâketle tarâvatle verip perveriş etmişler o rûhsâreyi yüz reng-i bahâran ile bin gonce-i handanı mukattâr kılup el-hak bir aceb sûrete koymuş seni nakkâş-ı ezel kim ne gelir misli ne gelmek mutasavver görünür böyle bahâ bu hüsn ile yaraşmaz sana ki âşık-ı şûrîde-i bî-tâbını mahzûn edesin nâle ile ciğer-hûn edesin yâ bu mıdır kâide-i şehr-i mahâbbet bu mıdır târz-ı meveddet tutalım böyle imiş farz mı ol kaideyi eylemek icrâ ne olurmış bir iki gün dahı terk eyleyip ol resm-i cefâyı donadıp bezm-i safâyı oturup meclise begler gibi sen nûş-ı şarâb eylesen uşşâk-terâne ile dil ü sînesini nây ü rebâb eylese kimmenede hâşâ" Bu muazzam türe neden bu kadar az rastlanıldığı öyle sanıyorum ki artık herkesin malumudur. Şeyh Galib'in şarkıları ayrı bir hüviyete sahiptir. Yalın bir söyleyişi vardır ki; usandırmayan itirafların ağdasız tekellümüdür; "Ey nihâl-i işve bir nevres fidânımsın benim Gördüğüm günden beri hâtır-nişânımsın benim Ben ne hâcet kim diyem rûh-ı revânımsın benim Gizlesem de âşikâr etsem de cânımsın benim Derd-i aşkın ben senin bîhûde izhâr eylemem Lâf edip âh u enini kendime kâr eylemem Hâsılı âlem bilir bu sırrı inkâr eylemem Gizlesem de âşikâr etsem de cânımsın benim Ey gül-i bâğ-ı vefâ malûmun olsun bu senin Hâr-ı cevr-i ile sakın terk eylemem pîrâmenin Ölme var ayrılma yokdur öyle tutdum dâmenin Gizlesem de âşikâr etsem de cânımsın benim Gâhî ikrâr eyleyip gâhî dönüp inkârdan Aksini seyreylerim âyînede dîvârdan Gerçi bu sûretle pinhân eylerim ağyârdan Gizlesem de âşikâr etsem de cânımsın benim Beste kıldım sâz-ı efkârı o zülf-i sünbüle Oldu Gâlib perde-i âhım muhayyer sünbüle Her çi bâd-â-bâd bâğlandım hevâ-yı kâküle Gizlesem de âşikâr etsem de cânımsın benim" ( soundcloud.app.goo.gl/hSxxd ) Şeyh Galib'in en meşhur şiiri olan Terc-i Bend-i Diger şiiri de tüm heybetiyle bugün dahi insana haddini bildirmektedir; "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen" Hem şair, şu bercesteden gayrı ne desindi? "Âh minel-aşk ve hâlâtihî  Ahraka kalbî bi-harârâtihî" *** Şeyh Galib.. Şiirin burcu olup giderken, haklı bir teyakkuz ile şu yakaza mısraını ardı sıra baktı; "İn dem ki zi şairi eser nist Sultan-ı sühan menem diger nist" (Bu devirde şairlikten eser yok, sözün sultanı benim diğerleri yok) Şairin şuuru, yapacağı ve yaptığı şeyden haberdar olmaklığıdır çoğu kez. Kendinden geçip cezbeye gelen şairlerle O'nu ayıran şey, belki de bu teyakkuzdu. Şiire bir hevesle değil bir hedefle girmişti. "Mer ana dinür ki aça nev rah" ahdiyle menzilini tayin etmiş ve maksuna ermişti. Şeyh Galib.. Şiir tedavülümün intisap noktasıdır. Alem-i şiirde önünde diz çöküp kendime şeyh saydığımdır. Onunla kurduğum rabıta, şiirdeki irtibatımı alazlandırıp menzilimi tayin ediyor ve beni bir öncüye arkçı olma masuliyetine mecbur kılıyor. Rıza makamında payidar olsun. *** Sözü böylece tamam edelim, Son bir tahammül ile bu miskine kulak verelim.. Görelim ki ne söyler? Belki de sehven-i kelâm etmiştir, Affınıza iltica eder.. Şeyh Galib hayli olmuştur Dar-ı bekaya irtihal edeli O varmıştır maksuduna Biz kalmışız bir geri.. Varacağız elbet mukadder bu Âmin diyelim, bulalım huzuru.. Hak Teâlâ bunları okuyanlara Versin hayırlı bir nihayet, Âmin diyelim, Yazan bulsun hidâyet.. Okuyalım Şeyh Galib Hazreti'nin Ruhaniyetine bir Fatiha, Ama evvel olsun Habib Zişan'a salat selâm.. El-Fatiha.. Measselam..
Şeyh Galib Divanı
9.7/10
· 39 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
8
43
Oğuzhan Âsım Güneş
Hüsn-ü Aşk'ı inceledi.
536 syf.
·
81 günde
Şeyh Galib ve Hüsnündeki Aşk
Hüsn ü Aşk "Gayret dedi Aşk’a ey birâder Gel yol eri yolda olmak ister" Besmele-Hamdele-Salvele.. Merhum Şeyh Galib Hazretlerini Rahmetle yâd edelim. Hamd ile salvele getirip evvala; Hazretin ruhuna bir Fatiha armağan edelim. Elimden geldiğince ve kalemim yettiğince, bu şaheseri terennüme ve dahi izaha yelteneceğim. Haddimiz ile güreşe tutuşuyor ve teşebbüsümüzün "çocuk aklı işte!" şefkatiyle mazur görülmesini temenni ediyoruz. Derine inmeden, yüzeysel bir anlatı sunmaya gayret edeceğim. "Bir halk ozanına nazım ile destan yaz deseniz, bir çırpıda tamam eder ve fakat bir dilekçe yaz deseniz apışıp kalır" çıkarsamasına dayanarak söylüyorum ki; nesir hususundaki acziyetim zatımca malumdur. Tahammülünüzü istirham ediyorum. Şüphesiz sürc-i lisan edeceğiz, affola. *** Kadim edebiyatımızın, asırlar boyunca mazmunları ve bu mazmunlarla teşbihe sedrettiği Leyla ile Mecnun nüktesini aşındırdığı demlerdi. Divan şairleri ve halk ozanları evvela şiirlerinde Mecnun makamına çıkmaya çalışıyordu. Aşıkların kutbu olarak telaffuz edilen Mecnun, şairin aşkta çıkabileceği en ulvi makamdı ve bu makamın postnişini Mecnun idi. Bu yüzden şairler, Mecnun'a mürid olma yarışındaydı. Divan Edebiyatında Mecnun; "Hevâ-yı aşk ile Mecnûn kenâr-ı maksada erdi Uyupakla Felâtûn gark-ı bahr-ı hayret olmışdur" (Mecnûn, aşk arzusuyla maksadının sahiline ulaştı, fakat Eflâtûn, akla uyarak hayret denizinde boğuldu.) / Fehîm Yahut: "Anınçün murg Mecnun başı üstünde mekan eyler Ki kûy-ı Leyla hâşâkından anca âşiyan eyler" (Kuşlar senin başında yuva yapsa şaşıracak ne var? Kays'ın başı irfan aleminin bağdaki ağaçları gibi değil miydi?) / Seliki Veya: "Aşk-ı Ferhâd ile Mecnûnu nola yâd eylesem Kim biri şeyhim azîzim biri üstâdım benim" (Hayâli) Halk Edebiyatında Mecnun; "Sâfi ol altun gibi Tecelli kıl gün gibi Leylâ di Mecnûn gibi Lâilahe illallah" (Kaygusuz Abdal) Yahut: "Aşıklara vardır meyli Riyazet çekmiştir hayli Ben Mecnun olam sen Leyli Çıkak dağlara dağlara" (Köroğlu) Veya: Bahri gibi ummanları yüzdüren Mecnûn gibi sahraları gezdiren Ferhat gibi dağlar başım kazdıran Biri firkat biri gurbet biri aşk (Gevheri) Leyla ile Mecnun nüktesi zaman içre aşınmış ve ihlaller başlamıştır. Artık divan ve halk şairleri, kendilerini Mecnun ilan etmiştir. Divan Şiirinde; "Geşt-i sahrâyı kosun mihnet bucağın beklesin Ey felek şimdengerü Mecnûn’a üstâd et beni" (Mecnûn çöl gezintisini bıraksın, dert köşesinde beklesin. Ey felek, bundan sonra beni Mecnûn’a üstad et) / Hayâli Yahut: "Geh ebr-veş giryan edip geh bad-veş püyan edip Mecnun-i sergerdan edip sahralara saldın beni" (Bazen nisan bulutu gibi bazen (hazan) rüzgârı gibi (sağa sola) koşuşturarak aşkından deliye dönmüş Mecnun gibi beni çöllere düşürdün.) Bâki Halk Edebiyatında: "Dağları delmekti Ferhad’ ın demi Şirin’i gördükçe artardı gam Ben Mecnûn’um aldırmışım Leylâ’mı Nice aşmadığım dağlar mı kaldı" (Aşık Halil) Yahut: Mecnun gibi daim gezerim sahra Cihana gelmemiş böyledilâra Kemandır kaşları ruhları hamra Zenahdanda siyah hâle vuruldum (Silleli Süruri) Mecnunluk postunu, aşıklık minderine çeviren şuara, bununla da yetinmeyip; gayri Mecnun'u geçtiğini ve ondan daha büyük aşık olduğunu iddiaye yeltenir. Divan Şiirinde: "Demen Mecnûn’a fenn-i aşkı tekmîl etti kâmildir Benim yanımda ol dîvane bilmez nesne câhildir" (Mecnûn’a aşk ilmini bitirdi, olgundur, demeyin. O deli bana nazaran bir şey bilmeyen cahildir) / Hayâli Yahut: "Mende Mecnûn'dan füzûn âşıklık isti'dâdı var Âşık-ı sâdık menem Mecnûn'un ancak adı var" (Fuzuli) Halk Edebiyatında: "Aksine devretti devranı felek Hep hebâya gitti çektiğim emek Sevda çöllerinde Leylâ diyerek Mecnun da ben gibi gezer mi böyle" (Tokatlı Nuri) Yahut: "Ateşe su dedim göz göre göre, Aklım zavallıydı duyguma göre, Bahtına şükretti Mecnun bin kere, Ağlarsın düştüğüm çölleri bilsen." (Cemal Sâfi) *** Hülasa edecek olursak, Leyla ile Mecnun metaforu tamamiyle deforme olmuşken, artık yeni bir şey söylemek gerektiği durumu husule gelmiştir. Yeni bir aşk hikayesi ve bambaşka bir aşk.. Gerçi Aşık Paşa, Gülşehri'siyle beraber; Leyla ile Mecnun hikayesine bir ilahi aşk boyutu takviye etmiş ve böylece Leyla ile Mecnun serüvenini daha işlevsel bir hale getirmiştir. Lakin bu da gidişaata bent çekmeye kafi gelmemiştir. "Tarz-ı selefe tekaddüm ettim/Yeni bir lisan tekellüm ettim." diyen ve divanını henüz 24 yaşındayken tamamlayan ve bir şiir meclisinde tutuşmuş olduğu münazara neticesinde 2041 beyitten oluşan Hüsn ü Aşk gibi bir soluğu, farklı dokuyu, engin derinliği ve estetik zerafeti tam altı ayda yazmıştır. Hüsn ü Aşk'ı diğerlerden üstün kılan şey; yeni bir söyleyiş, duyuş ve anlayış taşımasıdır. Şeyh Galib Hüsn ü Aşk'ı sebk-i hindî üslubuyla neşretmiştir. 17. Yüzyılda edebiyatımıza giren bu üslup için kısaca," bilmeceyi andıran karmaşık manzum ve anlatımlar, hayal oyunları, güçlükle anlaşılır, beklenmedik ve alışılmamış benzetmeler, sentetik bir şiir dilidir" diyebiliriz. Tercih edilişindeki en büyük sebep ise muhtemelle kuvvettir k; divan şiirinin kalıplarını kırmak yerine bu kalıplarla oynamak ustalığına yol açmasıdır. Zira mesnevi yazmanın en meşakkatli yönü, vezne riayeti sürdürebilmektir. Belki de Merhum Şeyh Galib hazret, altı ay gibi kısacık bir zaman diliminde böyle bir baş yapıtı oluşturabilmesini bu tercihe borçludur. Lakin her ne olursa olsun.. Hüsn ü Aşk ve 6 ay... Ne denebilir ki? *** Haydi biraz kitaba girelim.. Karakterler: Hüsn – Kız Aşk – Oğlan Mollay-ı Cünun – Mürşid Sühan – Aracı Gayret – Lala Hayret: Kabile büyüğü İsmet – Dadı Hoşrüba – Çin Padişahının Kızı Hüsn ve Aşk, Ben-i Muhabbet kabilesinde, aynı gecede doğan iki bebektir. Şeyh Galib, Ben-i Muhabbet kabilesi işin şunları söylemiştir; "Dert kıblesi idi, giydikleri.. İçtikleri ise dünyayı yakan ateşti. Vadileri, gam, hüzün ve matemle dolu idi. Çadırları mahrumiyet ahının dumanı; sohbetleri, hep ney gibi feryat ve figan idi.. Rızkları başlarına ansızın gelen belalardı; üzerlerine her an ateş yağardı. Kıvılcım taneleri ekiyorlar; paramparça kalpler biçiyorlardı. Mecnun da o kabiledendi derler. Bunlar can satar; yanış alırlardı." İşbu kabile toplanır ve Hüsn ile Aşk'ı, henüz beşikteyken birbirine nikahlar.. Hüsn ve Aşk, Mekteb-i Edep'te beraberce Mollay-ı Cünun'un rıhle-i tedrisatında ders görür.. Dersleri ise rıza ve teslim oluştur. Hüsn, Aşk'ın cemaline aşık olur. Tıpkı Züleyha gibi... Havz-ı Feyzde buluşur ve dolaşırlar. Bu diyarın mihmandarı olan Sühan çıkar karşılarına. Bir dizi telkinde bulunur. Neden sonra kabilenin en ileri geleni ve otorite sahibi olan Hayret, Hüsn ve Aşk'ı görüp, birbirlerine yaklaşmalarını ve görüşmelerini yasaklar. Böylece ilk ayrılık yaşanır... Sühan'ın teklifiyle Hüsn, Aşk'a mektup yazmaya başlar ve gayretin Aşk'a düştüğünü söyler. Fakat oğlumuz Aşk, "madem sen beni seviyorsun, gayret benden evvel sana düşer!" nevinden bir cevapla mukabele eder Hüsn'ün mektubuna. Ne diyeceğini bilmez vaziyette olan Hüsn'ün imdadına dadısı İsmet yetişir ve O'na; "Sakın sevgini daha fazla ikrar etme. Sen kızsın, ağırbaşlı ol ve tut dilini." şeklinde bir ihtarda bulunur. Hüsn dadısının nasihatini tutar ve artık niyaz makamından çıkıp, naz makamına kurulur. Sühan bu sırrı öğrenir ve Aşk'ın karşısına dikilip; "Sen de seviyorsun fakat gayret etmiyorsun! Hüsn'ün canı sana feryad ederken, sen nasıl canını feda etmezsin?" der. Aşk, kadim dostu ve lalası olan Gayret'in yanına varır. Lala Gayret; "Ah çekiyorsun ama bu yetmez. Gayri yola revan olma vaktidir!" deyip, Aşk'ı harekete geçirir... Aşk, Hüsn'ü istemek üzre kabile büyükleriyle bir araya gelir. Aşk muradını ister kabilesinden. Hüsn'ü vermedikleri takdirde ise onlarla savaşacağını beyan eder. Fakat kabilesi Aşk'a, "Söz ile değil, uğraş ve emek ile gel!" deyip; "Evvela Kalp Diyarına yola çık ve bu uğurda canını koy!" deyu, yolu işaret ederler. Bu yolculukta onu bekleyen tehlikeler çoktur. "Yılan başlı ejderhalar, cadılar, cinler, devler ve karanlık geceler.." *** YOLCULUK Birinci Menzil: Kuyu Aşk kuyuya düşer ve bir dev gelip Aşk'ı hapseder. Fakat Aşk'ın imdadına Sühan yetişir... O'na üzerinde İsm-i Azam yazılı tılsımdan bir İp'e tutunduğu takdirde Allah'ın kendisini koruyacağını ve yardım edeceğini söyler. Nitekim Aşk, böylece kurtulmuş olur. İkinci Menzil: Gam Harabeleri Aşk bu diyara vardığında yalpalar. Derin düşüncelere gark olur ve "düşünce aleviyle oynar." Bir anda etraf ona şehir görünür. Halbuki bu bir büyüdür. Neden sonra karşısına bir cadı çıkıverir. Kendisine râm olmasını ve kendisiyle evlenmesini ister. Aşk, cadının büyüsü altındadır. Büyük bir baş dönmesiyle gel-gitler yaşar ve o esnada son bir gayret ile Allah'tan yardım ister. Allah Teala lutfeder ve bir anda Sühan belirir. O'na "Hüsn"ü hatırlamasını ve adını zikretmesini ihtar eder. O an Aşk, Hüsn'ü anımsar ve adını haykırır. Bir anda cadının büyüsü tesirini kaybeder ve cadı kaybolur. Sühan Aşk'a, adı "Aşkar "olan bir doru at, "Ah" adında bir de kılıç verir. Üçüncü Menzil: Ateş Denizi Lavdan bir denizin ortasında bulur kendini Aşk. Etrafında mumdan gemiler ve gemide envai çeşit devler.. Hepsi Aşk'a yönelir ve "haydi gel seni buradan geçirelim ve kurtaralım" der. Fakat Aşk, kendisine tembih edilenleri hatırlar ve devlerden uzak durur. Yine bir imtihanla karşı karşıyadır. Etrafındaki mahlukların hiçbirini dinlemeksizin, tekrar Allah Teala'ya müracaatta bulunur. O an atı Aşkar dile gelir ve "Ne düşünürsün, sür beni denize ve geçelim!" der. Böylece geçerler denizi. Dördüncü Menzil: Çin Sahilleri Vasıl olduğu bu yer, cennet bahçelerini andıracak surette güzeldir. Yüreğine Hüsn'ün hasreti dolar ve bir şiir okur: "Gül çağı geçti, ilkbahar geçti/Sevgili kayboldu, diyar geçti/Can kanmadı şaraba sarhoşluk geçti/Cananıma şarap sunar idim ben!" Fakat insan her zaman müşkülle sınanmaz. İyilik ve güzellikte imtihan dairesindedir.. Sühan bu kez bir papağan suretine bürünüp; "Çin Padişahı'nın kızı Hoşrüba'ya aşık olacaksın ve mihnete düşeceksin, dikkat et!" der. Fakat üç zorlu diyar geçen Aşk, mağrur bir eda ile; "Heyhat! Benim Hüsn'den başkasını sevmeme imkan var mı?" diyerek, kulak asmaz Sühan'ın ihtarına. Nihayet böyle de olur.. Hoşrüba'nın şiddetli güzelliği öyle bir pençelemiştir ki Aşk'ı; Aşk, Hoşrüba'yı Hüsn sanmıştır ve peşi sıra gitmiştir. Hoşrüba O'nu eğlence meclislerinde sarhoş etmiş ve elindeki Ah Kılıcı'nı almıştır. Aşk, körü körüne ve adım adım gider Hoşrüba'nın peşinden.. Beşinci Menzil: Zatü's-Suver Kalesi Hoşrüba, Aşk'ı Zatü's-Suver Kalesi'ne hapseder ve bir anda gözden kaybolur. Kalenin her sütunu bir putu andırmaktadır. Aşk, düştüğü gafleti fark eder ve daha evvel başına ne gelmişse hepsini yeniden yaşamaya başlar. Geride bıraktığı dört menzili yeniden geçer fakat nafile.. Yıllarca ağlar ve nedamet getirir. Suretlere taptığını, mecaza meylettiğini, aldatıcı dünyaya esir olmuş bir putperest olduğunu kabul eder ve düştüğü bu envai gafletten Allah'ın mağfiretine sığınır. Ezeli kadehin kendisini mest etmesini niyaz eder. Allah Teala bir kez daha Aşk'ın niyazına icabet eder ve Sühan'ı bülbül suretinde gönderir. Sühan Aşk'a, Kaleyi yakması halinde kurtulabileceğini söyler ve Aşk Zatü's Suver Kalesini ateşe verir. Enkazın altında Ah Kılıcı ve Dua Oku çıkar ve bunları kuşanır vaziyette tekrar yola revan olur. Altıncı Menzil: Bitkinliğin Kemale Erişi: Bu yolda Aşk'ı zorlayacak türlü engel vardır ve Aşk ziyadesiyle bitkin düşecektir. Fakat gayretiyle yürümeye devam edecek; yürüdükçe de içinde, cennet ve cehennemin; zevk ve kederin; korku ve ümidin anlamı kalmayacaktır. Böylece çilesi kemale erecektir. Yedinci Menzil: Kalp Kalesi'nin Sabahı Bitkin ve sefil bir vaziyette varmış olduğu bu menzilde; Sühan bu defa bir hekim kılığında belirir ve kendisini iyi edeceğini vaad eder. Şifasının Kalp Diyarında olduğunu ve bu şifanın Hüsn'ün ta kendisi olduğunu müjdeler. Aşk almış olduğu bu muştuyla beraber dizlerine gelen takat ile yürümeye koyulur ve Kalp Diyarına vasıl olur.. Diyardan içeri girdiğinde Hüsn'e ulaşır ve mestane düşer.. Hayret ve azad oluş iç içedir. Nitekim Hüsn, Aşk'ın ta kendisidir. *** Bir manzumu nesir ile tekellüm etmek ve şiiri alet etmeksizin, kemalatın pinhan olduğu teferruatlara değinmeden yeltenmek bu işe; elbette vicdanı tartaklıyor. Fakat icab edeni budur. Haydi biraz didikleme operasyonu yapalım.. Evvela Şeyh Galib'in bir Mevlevi büyüğü olduğunu ve dahi çilesini tamamlamış bir postnişin olduğunu belirtmekte fayda var. Böylece başlayalım.. Hüsn ve Aşk: (HA) Tasavvufta "HA" harfi, gaybı temsil eder. Gayb oluştur ve kesretten vahdete yolculuktur. Şeyh Galib hazretleri, Hüsn ü Aşk'ta seyrü süluku anlatmıştır. Büsbütün tasavvuf yolculuğudur. "Beşeri aşkı tatmayan, İlahi aşka vasıl olamaz" umdesi mucibince seyr eden bir tariktir bu. Hüsn: Maşuktur. Hüsn'ün dadısı işbu sebeple "İsmet" olarak tayin edilmiştir. Nitekim maşuk daima günahsız olandır. Aşık'ı helak etse bile, Aşık; Maşukuna kem söz söylemez ve dahi zinhar itham etmez. Maşuk yakandır, perişan edendir ve sefil düşürendir. Aşık ise bunlara taliptir. Pervane oluşu buradan gelir. Aşk, bir Tecelli-i İlahi'dir. Kulda zuhur edebilir ve fakat kulda diretmek, imtihanın kaybedilişidir. Aşk: Aşıktır. Aşk'ın lalası, Gayret olarak temsil edilmiştir. Aşıklık iddiası, gayret ile hüccete vasıl olur. Bal demekle ağzın tatlanmayışı buradan gelir. Aşık, maşuku uğruna mücadele ettikçe ve türlü çileğe göğüs gerdikçe aşıktır. Sühan: "Söz, kelam" manasına gelir. Anlatıda Allah'ın inayeti ile sürekli Aşk'ın imdadına yetişen Sühan, Kur'an kavli ve Peygamber sözüyle beraber Kamil-i Mürşid tavsiyesidir. Hüsn ü Aşk'ta tasavvur edilen yedi menzil, nefsin yedi mertebesine işaret etmektedir. Birinci Mertebe: Nefs-i Emmare Kötülüğü emredici nefistir. Aşk'ın kuyuya düşmesi buradan gelir. Aşk'ı hapseden Dev ise nefsin oyunlarından bir oyundur. Sühan bu menzilde Aşk'a, üzerinde İsm-i Azam yazılı tılsımlı bir ip verir. İsm-i Azam, birçok tarikatin başlangıç virdidir. İp ise tesbihi temsil etmektedir. Özetle; Sühan Aşk'a, zikre sarılması gerektiğini ve ancak böyle kurtuluşa erebileceğini söylemektedir. İkinci Mertebe: Nefs-i Levvame Pişmanlık duyan nefistir. Sürekli hata işleyen ve fakat hatasından nedamet duyan nefis mertebesidir. Sühan'ın bu menzilde Aşk'a "Ah Kılıcı" vermesi, O'na bolca istiğfar getirmesi gerektiğini sembolize eder. Nitekim "Ah" deyiş, bir iç çekiştir ve pişman oluştur. Yine burada cadı; nefis hilelerini, Hüsn; niyeti ve sadakati, Aşkar ise rabıtayı temsil etmektedir. Üçüncü Mertebe: Nefs-i Mülhime İlham alan nefistir. Bu ilham, hem Rahmani hem de Şeytani ilhamı teşkil eder. Kişi Mülhime mertebesindeyken bu iki ilhamı ayırt etmekte güçlük çeker. Bu sebeple üçüncü menzilde düşmüş olduğu ateş denizi; devlerin gemileriyle doludur. Hepsi de Aşk'a yardım etmeyi teklif eder. Bu şeytanın "sağdan yaklaşması" olarak ifade edilen bir durumdur. Aşk yine Allah'a sığınır ve felaha erer. Dördüncü Mertebe: Nefs-i Mutmainne Huzura kavuşmuş nefistir. Aşk'ın ulaşmış olduğu dördüncü menzil, bu sebeple cennet bahçelerinden bir bahçe gibidir. Fakat buradaki imtihan daha çetindir. Burada Aşk, kibir ile sınanır. "Buraya kadar ulaştım! Ben ulaştım! Gayrı kurtuldum!" demekle helak olur. Tasavvuf öğretesindeki en büyük tehlike zaten budur. Kişinin enaniyete kapılmasıyla beraber bir anda tüm mertebesini yitirmesi defaatle vakidir. Burada her şey bir sebep olabilir. İlim, şöhret, makam, suret ve ziynet.. Aşk ise bu imtihanların en şiddetli olanıyla karşılaşır... Beşinci Mertebe: Nefs-i Raziye Razı olan, şikayeti terk eden nefistir. Aşk henüz erişmişken bu makama, sarhoştur. Cezbe halindedir ve surete kapılmıştır. Kendine geldiğinde ise makamı alınmıştır ve bir zindandadır. Yeniden Nefs-i Emmare'ye düşmüştür.. Düştüğü gafletin fenalığını ve kendi acizliğini kabul eder. Bu fark ediş, Allah'ın azametini ve gazabının keskinliğini öğretir Aşk'a. Şimdiye kadar Allah'ın lutuflarına razı olan Aşk, artık gadaba da razıdır. Böylelikle düştüğü zindanı nedametle küle çevirip, erişir beşinci menziline. Altıncı Mertebe: Nefs-i Mardıyye Allah'ın kendisinden razı olduğu nefistir... Benlikten ve varlıktan geçiştir.. Cihanı hiçe satmaktır... Yunus Emre'nin; "Cennet cennet dedikleri/Birkaç köşkle birkaç Huri/İsteyene ver sen onları/Bana seni gerek seni" dediği makamdır.. (Yeri gelmişken belirtmekte fayda var ki; Aşık Yunus'un bu şiirini, bu makama çıkmazsın ikrar etmek, kişiyi küfre kadar götürür. Öyle ki Şeyhülislam Ebussuud Efendi; "Bu şiiri okuyanların öldürülmesi gerekir." fetvasını vermiştir.) Aşk artık vesair imtihanlara gark olmaz. En büyük imtihanı gayretidir. Fakat bu makamdaki denge; avamın en küçük günahının, makam sahibinin en büyük günahı sayılabilecek kadar hassastır. Aşk sebat eder ve bir sonraki menzile erişir. Yedinci Mertebe: Nefs-i Kamile Kemale ermiş ve arınmış nefistir... Gayrı Fenafillah makamıdır burası. Artık kişi dünyadan yüz çevirmiş bir mahzundur. Bu mahzunluk, düğün gününü bekleyiştir. Düğün ise ancak ölümdür.. Ölümü bekler Rabbine kavuşmak için. Aşk'ta böyledir.. Hasretin verdiği bitkinlik ve yorgunluk ile Kalp Diyarına yönelir. Kalp Diyarı: Bekâbillah Hakkı bulmak, Hakk ile olmaktır. Aşk, kendi kalbine ulaştığında; artık "ben" kalmamıştır. Alem ve dahi zerreden afâka değin her şey; Allah'ın nuruyla kaplıdır. Ve bir Hadis-i Kutsi sırrı kuşatır her şeyi: "Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım." *** Nefis murakabesini, sufi tekamülünü ve seyr ü süluk'u, bir çırpıda söyleyivermek ve sığ bir surette izaha yeltenmek; elbette kusurdur. Zira seyr ü süluk dediğimiz yolculuk, hiç değilse kırk yıl süren ve daima denetime tâbi tutulan bir usulün adıdır. Tasavvuf öğretisindeki her nüans, kusursuz işleyen bir saat titizliğince nizami ve kat'idir. Bu sebeple beyan etmiş olduğum şeyler; ilm'ül yakîn kubbesinin, zeminden seyredilişidir. Ehil kişilerin hoşgörüsüne sığınıyorum. *** Telmihe ve teşbihe, erdem ve hikmete, sırra ve ayana lakin hepsinden ziyade; daima yolda olmak gerektiği bilincine doyacağınız bir eser var ortada. Üstelik "bizim medeniyetimizin" ürünü olan bir eser. Tanzimat hengamesi ile kadr u kıymeti zayi olmuş olan Hüsn ü Aşk, öyle inanıyorum ki; donuklaşan edebiyatımızın miftahı olabilecekken, mukallid zevatın tepinmelerinden doğan karga sesleri arasında buğulanmış ve sükuta bürünmüştür. Bıçak sırtı gibi keskince inen bir darbe neticesinde, Kadim edebiyatımızla olan irtibat ve rabıtamız büsbütün kopmuştur. Neslimiz ve nesillerimiz değil Hüsn ü Aşk'a, "Leyla vu Mecnun"a bile bigane kalmıştır. Şiirimizin yeniden şahlanacağı ve mukaddes bir çile uğrunda yıpranacağı günlerin ümidi ile..
Hüsn-ü Aşk
9.0/10
· 701 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
3
39
Ayşegül İlyasoğlu
Hüsn-ü Aşk'ı inceledi.
271 syf.
·
17 günde
·
10/10 puan
Eserin içeriğinden etraflıca bahsetmek ve karakterleri detaylıca mütaala etmek niyetinde değilim, bunu gayet başarılı bir şekilde yapan arkadaşlar var, o incelemelerden birini şuraya bırakıyorum: #103849183 Bu incelemeyi yazmamdaki muradım hasbihaldir, belki de sorularıma yanıt bulmaktır. *** Şeyh Galib Hazretleri, Hüsn'ün Aşk'a aşkıyla başlıyor serencama. Fedakâlade, nitekim ne demişti Fuzuli Hazretleri: "Âşk odu evvel düşer maşuka, ândan âşıka, Şem'i gör kim yanmadan yandırmadı pervâneyi" Fakat Hüsn'e verilen ihtarda, "Hâhiş-ger isen de bî zebân ol / Kızsın kerem eyle sen gerân ol" dendi. Hüsn aşk ateşiyle yandıktan sonra nazenin bir edaya büründü, naz makamına çekildi. Aşk, aşıktı evvelinde de lakin bu nazlanma ona aşkını müdrik ettirdi. Kabilesinden Hüsn'ü istedi, kabile ona kavuşman için Kalb Diyarına gitmelisin dedi. Aşk, Gayret'e "Sen âhı buhâr-ı ser mi sandın /Feryâdımı bî eser mi sandın" dedi. Yola revan oldu. Türlü zorluklara göğüs gerdi, yolda tuzaklara düştü meded istedi o Yüce Sultan'dan, ismi Azam'la yeniden güç buldu, zorlukların üstesinden geldi Suhan'ın vesilesiyle. Lakin bir yer vardı ki güzellik büyük bir tuzak oldu, onu esir etti. Onu çıkılmaz bir serencamın içine attı. Neyi varsa kaybetti Aşk, yeniden çıktı, yeniden savaştı yoldaki engellerle lakin hiçbir yol katedemedi. Bir kaç adım öteye dahi gidemedi. Nereye giderse gitsin Hoşrüba'nın putlu kalesinde deveran edip durdu hep. Suhan yardıma yetişti, "Yakmazsan eğer bu hoş serâyı / Bulmazsın ebed o dil-rübâyı" dedi. Yakmak, aldandıklarından elini eteğini çekmek miydi? Sevgili'den uzaklaştıran meşguliyetleri hiç etmek, yok etmek miydi? Ve kale yanınca Ah kılıcı yeniden zuhur etti, Aşkar yeniden geldi bineği oldu. Bir yanılma belki de nefsani bir hata Aşk için çok büyük bir kayıba neden oldu. Adeta yüce dergahtan kovuldu, her şeyini kaybetti, yeniden aldığı ah kılıcı dahi şifa getirmedi ona. Her şeyini yitirdi, yaşama şevkini, sefa sürmedeki hazzı, gamın kederindeki acıyı, hiçbir şey onu ilgilendirmedi artık, varlığından soyundu, zayıfladı, inceldi; sevgilinin hasreti yüreğini kor etti de, kendisinde benlik bırakmadı, işte o zaman Sevgili'den haber geldi. "Za'fın senin eylemişler ihbâr /Gönderdi beni o şâh-ı bîdâr" diyordu haberci. İşte tam burada bir başka şairden bir beyit yetişti imdadımıza: "Öyle zaîf kıl tenimi firkatinde kim Vaslına mümkün ola yetürmek sabâ beni" Bunca çile, bunca eziyet, çekilen cefalar bir oyalamaca mıydı, Aşk'ın tek yapması gereken benliğinden soyulması mıydı? Elbet çekilen çileleler onu olgunlaştırdı, kıymet bildirdi lakin asıl yolculuk kendi içine miydi? Kendinden sıyrılmakta mıydı? Sonunu hepimiz biliyoruz, Aşk, Kalb Diyarında Hüsn'de kendini görür, Hüsn o olmuştur, o da Hüsn. Zira ikililik olmaz Aşk'ta, vahdeti vücut mu gerçekleşti yoksa? Yine imdadımıza bir şiir yetişsin mi? "Cism-i Leylâdan görünmek Kaysı mecnûn eylemek Tâ ezelden âdetindir tâze icâd etmedin" Son olarak; "Hüsninün ʿaksin ruh-ı dilberde peydâ eyledin Çeşm-i ʿâşıkdan dönüp anı temâşâ eyledün" Muhteşem... Aşk'la, Hüsn'le kalınız efendim..
Hüsn-ü Aşk
9.0/10
· 701 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
3