Âmirî

Âmirî

Yazar
0.0/10
0 Kişi
·
0
Okunma
·
0
Beğeni
·
3
Gösterim
Adı:
Âmirî
Tam adı:
Ebü’l-Hasen Muhammed b. Yûsuf el-Âmirî
Ölüm:
6 Ocak 992
Fârâbî ile İbn Sînâ arasında yetişmiş, Horasan ve Mâverâünnehir bölgesinde büyük ün yapmış olan İslâm filozofu.


Nîşâbur’da doğan Âmirî’nin hayatı hakkında ayrıntılı bilgi yoktur. Fakat hocası Ebû Zeyd el-Belhî’nin 322 (934) yılında vefat ettiği dikkate alınacak olursa, onun hicrî IV. asrın başlarında doğduğu söylenebilir. Kültürlü ve dindar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Âmirî, İslâm fütuhatından sonra Horasan ve Mâverâünnehir bölgelerine yerleşen ve Benî Âmir diye bilinen bir Arap oymağına mensuptur. Hanefî fakihi olan babası Ebû Zer Yûsuf, Nûh b. Sâmân döneminde Buhara kadılığı yapmış ünlü bir kişi idi. Hatta Sikketü Ebî Zer diye Nîşâbur’un bir mahallesine onun adı verilmiştir (Nâcî Mâruf, I, 349). İlk tahsilini Nîşâbur’da yaptıktan sonra Meşşâî filozofu Kindî’nin talebesi Belhî’nin derslerine devam ederek tahsilini tamamladı. Henüz genç denecek bir yaşta iken ilim ve felsefe alanındaki üstünlüğünü herkese kabul ettirdi ve “Nîşâburlu filozof” unvanını aldı. Âdet olduğu üzere, bilgi ve görgüsünü arttırmak için Rey, Bağdat, Belh ve Buhara gibi devrin önemli ilim ve kültür merkezlerine birçok seyahat yaptı. Gezip dolaştığı bu yerlerde bir yandan okuyor, okutuyor ve eserlerini kaleme alıyor, diğer yandan da emîr ve vezirlerin saraylarındaki ilmî, edebî ve felsefî musâhabe ve münazaralara katılıyordu. Bu maksatla iki defa Bağdat’a gitti. İlk seyahatinden dönerken Büveyhî Veziri Ebü’l-Fazl İbnü’l-Amîd ile tanışarak bir müddet onun yanında kaldı ve bu bilgin vezirle birçok mesele üzerinde fikir alışverişinde bulundu. Çağdaşı olan filozof İbn Miskeveyh, yer ve tarih belirtmeksizin bu olaydan bahsederken şöyle der: “İbnü’l-Amîd’in meclisinde Ebü’l-Hasan el-Âmirî’yi gördüm, Bağdat’tan Horasan’a dönüyordu. Vezirin nezdinde o tam bir filozoftu. Aristo’nun kitaplarına şerh yazmış ve bu alanda üstat olmuştu” (Tecâribü’l-ümem, II, 277). Adı geçen vezir 970 yılında vefat ettiğine göre Âmirî’nin Bağdat’ı bu ilk ziyareti daha önceki bir tarihte gerçekleşmiş olmalıdır. Devlet büyüklerinin saraylarında düzenlenen bu tür toplantılar hakkında çok değerli bilgiler veren Ebû Hayyân et-Tevhîdî, Âmirî’nin 364 (974-75) yılında Bağdat’a gelerek Vezir Ebü’l-Feth İbnü’l-Amîd’in meclisindeki musâhabelere iştirak ettiğini (el-Mukabesât, s. 307) ve bir defasında ünlü nahiv âlimi Ebû Saîd es-Sîrâfî ile münazaraya tutuştuğunu (Ahlâku’l-vezîreyn, s. 271-273) ayrıntılı bir şekilde anlatır ki bu olay Âmirî’nin Bağdat’ı ikinci defa ziyaret ettiği tarihe rastlar. Ne var ki filozof Bağdat’a yaptığı bu gezilerden hiç de memnun kalmamıştır. Klasik kaynaklar onun Bağdat’ta iken katıldığı ilmî ve felsefî münazaralarda, taşralı olduğu gerekçesiyle kendisine gereken değerin verilmediğini, hatta hakarete uğradığını ve bu yüzden Bağdatlılar’a karşı kırgın olduğunu kaydederler. Nitekim o Bağdatlı bilginlerden söz ederken onları bencil, hırçın, dedikoducu, taşralıları özellikle de Horasanlılar’ı hor ve hakir gören kimseler olarak eleştirir (Sicistânî, s. 129). Hiç şüphesiz bu durum, Bağdatlılar’la Horasanlılar arasında öteden beri süregelen ilmî ve siyasî rekabetten kaynaklanmaktaydı.

Ebû Hayyân et-Tevhîdî’nin bildirdiğine göre Âmirî o devrin bir başka önemli kültür merkezi olan Rey şehrinde de beş yıl kalmıştır. Müellif, İbn Miskeveyh’ten söz ederken, “Âmirî Rey’de sürekli olarak beş yıl kaldı. Bu müddet zarfında hem ders okuttu, hem de eserlerini kaleme aldı. Ne var ki İbn Miskeveyh ondan ne bir mesele ne de bir kelime öğrenebildi; âdeta ikisinin arasında bir set vardı” (el-İmtâʿ ve’l-muʾânese, I, 35-36) diyerek böylesine değerli bir filozoftan istifade edemediği için İbn Miskeveyh’i eleştirmektedir.

Öyle anlaşılıyor ki Âmirî en çok ilgiyi Sâmânî emîr ve vezirlerinden görmüştür. Bu sebeple, hayatının mühimce bir kısmını Buhara’da geçirmiş ve bazı eserlerini burada yazarak devlet büyüklerine ithaf etmiştir. Buhara’ya kaç defa gittiği ve ne kadar kaldığı kesin olarak bilinmiyorsa da ithaf ettiği eserlere bakarak orada uzun süre kaldığı söylenebilir. Nitekim et-Takrîr li-evcühi’t-takdîr adlı eserini Sâmânî Hükümdarı Nûh b. Mansûr’un veziri Ebü’l-Hüseyin Abdullah b. Ahmed el-Utbî’ye, el-ʿİlâm bimenâkıbi’l-İslâm adlı eserini Vezir Ebû Nasr b. Ebû Zeyd’e ithaf etmiştir. Ayrıca ölümünden altı yıl önce yazdığı el-Emed ale’l-ebed’in sonunda yer alan bir kayda göre eser 375’te (985) Buhara’da yazılmıştır. Bu da onun Buhara’da uzun süre kaldığını gösteren bir başka belge sayılabilir.

Bu arada, filozofun evlendiği ve çocuklarının bulunduğu Yâkut’un bir ifadesinden anlaşılmaktadır (Muʿcemü’l-büldân, II, 374).

Âmirî, uzunca bir ömrü müteakip 27 Şevval 381’de (6 Ocak 992) Nîşâbur’da öldü.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
Yazara henüz inceleme eklenmedi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Âmirî
Tam adı:
Ebü’l-Hasen Muhammed b. Yûsuf el-Âmirî
Ölüm:
6 Ocak 992
Fârâbî ile İbn Sînâ arasında yetişmiş, Horasan ve Mâverâünnehir bölgesinde büyük ün yapmış olan İslâm filozofu.


Nîşâbur’da doğan Âmirî’nin hayatı hakkında ayrıntılı bilgi yoktur. Fakat hocası Ebû Zeyd el-Belhî’nin 322 (934) yılında vefat ettiği dikkate alınacak olursa, onun hicrî IV. asrın başlarında doğduğu söylenebilir. Kültürlü ve dindar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Âmirî, İslâm fütuhatından sonra Horasan ve Mâverâünnehir bölgelerine yerleşen ve Benî Âmir diye bilinen bir Arap oymağına mensuptur. Hanefî fakihi olan babası Ebû Zer Yûsuf, Nûh b. Sâmân döneminde Buhara kadılığı yapmış ünlü bir kişi idi. Hatta Sikketü Ebî Zer diye Nîşâbur’un bir mahallesine onun adı verilmiştir (Nâcî Mâruf, I, 349). İlk tahsilini Nîşâbur’da yaptıktan sonra Meşşâî filozofu Kindî’nin talebesi Belhî’nin derslerine devam ederek tahsilini tamamladı. Henüz genç denecek bir yaşta iken ilim ve felsefe alanındaki üstünlüğünü herkese kabul ettirdi ve “Nîşâburlu filozof” unvanını aldı. Âdet olduğu üzere, bilgi ve görgüsünü arttırmak için Rey, Bağdat, Belh ve Buhara gibi devrin önemli ilim ve kültür merkezlerine birçok seyahat yaptı. Gezip dolaştığı bu yerlerde bir yandan okuyor, okutuyor ve eserlerini kaleme alıyor, diğer yandan da emîr ve vezirlerin saraylarındaki ilmî, edebî ve felsefî musâhabe ve münazaralara katılıyordu. Bu maksatla iki defa Bağdat’a gitti. İlk seyahatinden dönerken Büveyhî Veziri Ebü’l-Fazl İbnü’l-Amîd ile tanışarak bir müddet onun yanında kaldı ve bu bilgin vezirle birçok mesele üzerinde fikir alışverişinde bulundu. Çağdaşı olan filozof İbn Miskeveyh, yer ve tarih belirtmeksizin bu olaydan bahsederken şöyle der: “İbnü’l-Amîd’in meclisinde Ebü’l-Hasan el-Âmirî’yi gördüm, Bağdat’tan Horasan’a dönüyordu. Vezirin nezdinde o tam bir filozoftu. Aristo’nun kitaplarına şerh yazmış ve bu alanda üstat olmuştu” (Tecâribü’l-ümem, II, 277). Adı geçen vezir 970 yılında vefat ettiğine göre Âmirî’nin Bağdat’ı bu ilk ziyareti daha önceki bir tarihte gerçekleşmiş olmalıdır. Devlet büyüklerinin saraylarında düzenlenen bu tür toplantılar hakkında çok değerli bilgiler veren Ebû Hayyân et-Tevhîdî, Âmirî’nin 364 (974-75) yılında Bağdat’a gelerek Vezir Ebü’l-Feth İbnü’l-Amîd’in meclisindeki musâhabelere iştirak ettiğini (el-Mukabesât, s. 307) ve bir defasında ünlü nahiv âlimi Ebû Saîd es-Sîrâfî ile münazaraya tutuştuğunu (Ahlâku’l-vezîreyn, s. 271-273) ayrıntılı bir şekilde anlatır ki bu olay Âmirî’nin Bağdat’ı ikinci defa ziyaret ettiği tarihe rastlar. Ne var ki filozof Bağdat’a yaptığı bu gezilerden hiç de memnun kalmamıştır. Klasik kaynaklar onun Bağdat’ta iken katıldığı ilmî ve felsefî münazaralarda, taşralı olduğu gerekçesiyle kendisine gereken değerin verilmediğini, hatta hakarete uğradığını ve bu yüzden Bağdatlılar’a karşı kırgın olduğunu kaydederler. Nitekim o Bağdatlı bilginlerden söz ederken onları bencil, hırçın, dedikoducu, taşralıları özellikle de Horasanlılar’ı hor ve hakir gören kimseler olarak eleştirir (Sicistânî, s. 129). Hiç şüphesiz bu durum, Bağdatlılar’la Horasanlılar arasında öteden beri süregelen ilmî ve siyasî rekabetten kaynaklanmaktaydı.

Ebû Hayyân et-Tevhîdî’nin bildirdiğine göre Âmirî o devrin bir başka önemli kültür merkezi olan Rey şehrinde de beş yıl kalmıştır. Müellif, İbn Miskeveyh’ten söz ederken, “Âmirî Rey’de sürekli olarak beş yıl kaldı. Bu müddet zarfında hem ders okuttu, hem de eserlerini kaleme aldı. Ne var ki İbn Miskeveyh ondan ne bir mesele ne de bir kelime öğrenebildi; âdeta ikisinin arasında bir set vardı” (el-İmtâʿ ve’l-muʾânese, I, 35-36) diyerek böylesine değerli bir filozoftan istifade edemediği için İbn Miskeveyh’i eleştirmektedir.

Öyle anlaşılıyor ki Âmirî en çok ilgiyi Sâmânî emîr ve vezirlerinden görmüştür. Bu sebeple, hayatının mühimce bir kısmını Buhara’da geçirmiş ve bazı eserlerini burada yazarak devlet büyüklerine ithaf etmiştir. Buhara’ya kaç defa gittiği ve ne kadar kaldığı kesin olarak bilinmiyorsa da ithaf ettiği eserlere bakarak orada uzun süre kaldığı söylenebilir. Nitekim et-Takrîr li-evcühi’t-takdîr adlı eserini Sâmânî Hükümdarı Nûh b. Mansûr’un veziri Ebü’l-Hüseyin Abdullah b. Ahmed el-Utbî’ye, el-ʿİlâm bimenâkıbi’l-İslâm adlı eserini Vezir Ebû Nasr b. Ebû Zeyd’e ithaf etmiştir. Ayrıca ölümünden altı yıl önce yazdığı el-Emed ale’l-ebed’in sonunda yer alan bir kayda göre eser 375’te (985) Buhara’da yazılmıştır. Bu da onun Buhara’da uzun süre kaldığını gösteren bir başka belge sayılabilir.

Bu arada, filozofun evlendiği ve çocuklarının bulunduğu Yâkut’un bir ifadesinden anlaşılmaktadır (Muʿcemü’l-büldân, II, 374).

Âmirî, uzunca bir ömrü müteakip 27 Şevval 381’de (6 Ocak 992) Nîşâbur’da öldü.