O dönemin Türk dış politikası üzerine yakın zamanlarda yapılan bir araştırma "Atatürk döneminde ideolojik anlayışların dış politikanın şekillendirilmesinde güç politikaları kadar önemli kabul edilmediği" sonucuna varmıştır. Ancak Ankara'nın Ortadoğu ile ilişkilerinin de bu anlamda bir istisna oluşturmadığı genellikle göz ardı edilmiştir. Ancak aynı yazar, "Kemalist dış politikanın aslında savunmacı bir gerçekçilik; Türkiye'nin ekonomisini ve ordusunu güçlendirmeye ve yayılmacı olmayan politikalar ve statükonun korunması yoluyla tüm komşularla dostane ilişkilerin kurulmasına odaklanarak edinilmiş güç maksimizasyonu ile devletin ayakta kalması" olduğunu ileri sürerek devam eder. Bu kesinlikle Türkiye'nin iki savaş arası dönemde diğer yakın çevre ülkelerine olduğu kadar, Ortadoğu'daki komşularına yönelik dış politikasını da planlamaya talip olduğu yöntemdir. Yine de İkinci Dünya Savaşı arifesinde Hatay'ın Türkiye tarafından ilhakından bile önce bölgedeki pek çok çağdaşı tarafından bu şekilde algılanmamıştır. Sonuç olarak Türkiye, bu zaman zarfında Faşist İtalya ve Nazi Almanyası'nın yaptığı gibi topraklarını genişletmek için tek taraflı bir eyleme asla başvurmamıştır. Ankara uluslararası taahhüt ve anlaşmaların sınırları içinde kalmayı tercih etmiştir. Ancak zaman zaman örtük tehditler yayımlamış ya da silaha başvurabileceğini ima etmiştir ve hem komşu hükümetler hem de başlıca Avrupa güçleri, gerçekten de fırsatın ortaya çıkması halinde Türkiye'nin elbette Misak-ı Milli sınırları içinde kalan Suriye ve Irak'ın kuzeyindeki bölgelerin ilhakıyla ilgilenebileceği varsayımı ile hareket etmişlerdir. Yine de, siyasi gerçekçilik, Ankara'nın çalışma biçimini yansıtarak, Kemalist cumhuriyetle, bölgesel ve uluslararası aktörlerin o sırada hem işbirliğine dayalı hem de gergin
“Atatürk, ülkesinin Arap dünyasıyla geleneksel bağlarını koparmaya karar vermiştir ve Cumhuriyetçi Türkiye, Ortadoğu siyaseti ile arasına mesafe koymuştur.