Aziz Rüstem Kocayürek

Aziz Rüstem Kocayürek

Çevirmen
8.1/10
238 Kişi
·
Okunma
·
0
Beğeni
·
39
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
74 syf.
·2 günde·2/10
Çoğu kişi bilir ki bu sitede yer alan böceklerden biri de benim :) Neden mi? Çünkü olası gereksinimleri karşılamadığımdan dolayı? Buradaki herkes yemeğe su içerek başlar ama ben direk salataya yönelirimde ondan.

Çevre ve bulunduğumuz toplum her zaman bize belirli yollar çizmiştir. İyi bir çocukluk, iyi bir eğitim, iyi bir iş, iyi bir eş,... diye devam eder gider. Hayatımız çevremizdekiler sayesinde daraldıkça daralmış ve bizlere yaşam alanı kalmamıştır. Bu alanında dışına çıkmak istedikçe de başkalarının kem gözlerine hedef olduğumuz ortadadır.

Kişi, başka kişilerin işine yaradığı kadar kişilik sahibidir. Öküz ölür ortaklık biter.

Hayat gerçekten maddi ve manevi çıkarlar silsilesine sahiptir. Biri ile dostluk edersin, muhabbeti hoştur seni mutlu eder. Oradaki mutluluk seni menavi çıkarındır. Ve bu mutluluklar azaldıkça dostluk yavaş yavaş söner. İlk zamanlar hergün görmek istediğini artık belirli günlerde görür ve hafsalından yavaş yavaş silersin. En sonunda ise kişi senin için bir şey ifade etmez ve alalade birisi olur çıkar.

Topluma ve toplumun en ufak birimi olan aile için bir yararın yoksa sürekli asalak olarak yaşamını idame edersin. Bu da en kötü tabiri ile toplum da aile de sizden menfaat bekler.

Neyse geçelim bunları...

Okuduğum kitap duygusuzça yazılmış, hiçbir şekilde bana hitap etmeyen bir anlatım tarzı vardı. Herkesin yere göğe çıkardığı “Dönüşüm” benim için hiçbir şey ifade etmedi. Hatta bir kaç dostumdan yardım isteyip onlara sordum. Hepsi de “Dönüşüm” baş yapıt falan dedi. Hala şokundayım. Demek ki benim göremedikleri mi görebiliyorlar. Teşekkür ediyorum onlara.

Benim için kitap sıkıcı geçti. Okumasaydım da bir şey kaybetmezdim diyebileceğim bir Kafka eseri idi. Ama yine de şunu söylemek isterim ki; “emek ile yazılmış her yazı okunmaya değerdir.”

Herkese keyifli okumalar. Sevgi ile kalın...
120 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Üç öyküden oluşan kısa bir kitap olmasına rağmen kitaptan çok etkilendim. Belki okulda ödev olarak verilen kitaplara soğuk bakıp beklentimi düşük tuttuğum içinde olabilir tabi. Ama Dostoyevski “Hepimiz Gogol’ün ‘Palto’sundan çıktık.” dediyse boşuna değil bu. Ve kitabı bana hediye etme nezaketi gösteren çok kıymetli dostum da bu kitabı seçtiyse bu da boşuna değil.

İlk öykü, önce neden memur olduğunu, neden zengin olmadığını sorgulayan, sonunda da İspanya kralı olduğuna karar veren bir delinin günlüğünden oluşuyor. Basit insanlar üzerinden oluşturulan bu şahane anlatım ancak hayranlıkla okunur. Belki delileri sevdiğim için de bu karakteri sevmiş olabilirim. Bilemiyorum. Ama hakkını vermem lazım güzel delirmiş. Ben beğendim şahsen. Hem deli hem günlük tutuyor. Hem günlük tutuyor hem köpeklerin birbirine yazdığı mektupları gayet normal karşılayarak okuyor. Hayal gücüne hayran kaldım.. Öykünün sonlarında gördüğü şiddeti anlamlandıramıyor oluşu gözlerimin dolmasına sebep oldu. İçimi bir acı kapladı.

‘Burun’da absürdün sınırlarını daha da zorladığını hissettim. Rus bürokrasisi, sınıf ve kültür farkı gibi konuları böyle absürt bir öykü içinde bile ustalıkla işlemiş.

Son olarakta ‘Palto’.. Silik mi silik bir kalem memuru. Onun hayatı, isteği, amacı sadece yazıları hatasız temize çekmek. Sürekli ve sürekli çalışan, aklı hep işiyle meşgul alt tabakadan bir memur. İş hayatın da yaşadığı aşağılanmalar, alaylar ve hiçbirine aldırmayışının verdiği acı. Hiçbirine karşı koyamayışının verdiği acı. Ve hayatında yapabildiği tek değişiklik o palto. Düşününce Nasrettin hocanın ‘ye kürküm ye’ fıkrasıyla aynı konuyu işliyor gibi görünüyor. Ama Gogol öyle bir kaleme sahip ki Akaki evinden çıkıp lüks bir hayat süren amirinin evine giderken sokakların, kızakların, sokak lambalarının ve evlerin nasıl değiştiğine şahit oluyorsunuz. Daha sonra kaçar gibi evine doğru yola çıktığında kendi mahallesine yaklaştıkça orayı o gece kondular topluluğunu çöle benzetmesi içimi burksada yazarın anlatımına yeniden hayran kaldım. Kitabın en beğendiğim kısımlarından biri de bu birbirine zıt hayatların sergileniş biçimi oldu..

Velhasıl benim beklentimi fazlasıyla karşılayan bir kitap oldu. Keyifli okumalar :)
64 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Zweig'ın 1920 li yılların sonunda kaleme aldığı Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, tek taraflı bir aşkın naif anlatımıdır.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu...
Şuan ne yazacağımı bilemiyorum. Beni derinden etkiledi. Platonik aşk... Hala düşünüyorum R. nasıl bu kadar kör olabilir diye. Çocukluğundan itibaren bu aşkı nasıl taşımış yüreği nasıl kaldırmış. Stefan Zweig yine yapmış yapacağını. Bu okuduğum 3. Kitabı ama nasıl anlatsam nasıl kelimelere döksem bilemiyorum. Anlatımı kaleminin güçlülüğü psikolojik etkisiyle esir altına aldı beni. Kitabı okuduğunuzda da anlayacaksınız zaten. Kitabı okudum bitti olmuyor saatlerce belki günler haftalarca etki bırakıyor ve düşündürüyor. Zor bir kadın için çocuğunu tek başına büyütmesi ve onu büyütebilmek için kendinden vazgeçip kendini sunması... Ve şu da etkiledi beni. Sırf belki ilerde 1 saat bile geçirebilmek için evlenmemesi hala bir umut beklemesi... Peki erkek napıyor bu sırada gününü gün ediyor. Hiç mi bir etki bırakmadı sadece hazdan tutkudan başka birşey ifade etmiyormuydu kadınlar bunun için. R. ye çok tepkiliyim. Bir kadın için gerçekten zor beklemek. Aşkından birşeyler yitirmemek.
Yine diyorum kadının duygularını hislerini o kadar güzel anlatıp yansıtmış ki ben bile kendimi bu kadar iyi tanımıyorumdur.
Çocuğunu gözleri önünde can vermedini görmek... İlla birilerinin değerini anlamak için ölmelerimi gerek. Bilinmeyen kadının dediği gibi " Belki de işte o zaman beni arayacaksın, ama bu kez sadık olmayan ben olacağım, çünkü ölmüş olacağım ve seni duymayacağım" bunun üstüne ne denir bilmiyorum...

"Her giden sonunda geri döner," dedin. " Evet," diye cevapladım, "her giden geri döner, ama her şey unutulmuş olur."
Unutmak... Unutulmak...
Nekadar acı birşey. Sen o kadar sev değer ver onun için nelere katlan neleti göze al kendinden vazgeç. Ama karşındakinin gözünde bir değerin olmasın hemde kapıdan çıkıp gittikten hemen sonra unut... Dayanılmaz birşey bu oyüzden iyi sadakat göstermiş dayanmış bilinmeyen kadın..
İyi okumalar dilerim...
87 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
En çok istediğim ama bu etkinlik olmasa okumayı aksatacağım bir kitaptı. Bu yüzden https://1000kitap.com/okusalih Bey'e teşekkür ederim.

Bir sabah işe gitmek için kalkmanız gerekiyor ama üzerinizde bir tuhaflık var. Anneniz size sesleniyor, işe geç kalıyorsunuz.. Ve sonra gözünüz vücudunuza kaydığı anda kendinizi bir böceğe dönüşmüş görüyorsunuz. Bir yanda aileniz size sesleniyor, diğer yanda her an müdürünüz kapıya dayanacak ve diğer yanda ise hala anlayamadığınız şey böcek olduğunuz.. Ne yapardınız? Nasıl hissederdiniz?

Düşünüyorumda galiba hayvanların gözünden dünyayı okumuşum ben. Bu kitapta şunu anladım ki hayvanlarında bir duyguları var. Zaten insanla hayvan arasındaki fark da akıl değil miydi?

İlk başlarda anlamadım, aslında hala tam oturtamamış olsamda Kafka'nın okunması gereken kitapları arasında ilk sırada olabilir aslında.
64 syf.
·10/10
Bir kadının, daha küçük yaşta iken hoşlandığı ve ölümüne kadar daima o adamı sevdiği bir hikâyeydi. Öylesine hisli, öylesine gerçekçiydi ki, sayfalar nasıl akıp gitti size anlatamam.

Kadının ilgisinden ve sevgisinden haberi olmayan adamın, kadının gönderdiği mektubu okumasıyla hikaye başlıyor. Kitabın sonuna kadar kadını dinliyorsunuz. Neler yaşamış, neler atlatmış, neler hissetmiş... Hepsi iliklerinize işliyor.

Şu ana kadar beni içine çeken en iyi klasik hikaye diyebilirim. Hele bir noktası beni öyle bir dumura uğrattı ki spoiler vermekten çekinmesem şu an anlatırdım. Kesinlikle okumalısınız. Hem de birkaç defa.
120 syf.
Merhaba herkese (:

Yine ben ve kısa bir inceleme .

Kitap 3 kısa öyküden oluşuyor ama bu öyküler size hayat dersi verir nitelikte . Her bir öykünün insana katacak çok şeyi olduğunu düşünüyorum.

İyi Okumalar.
120 syf.
Burun delikleriyle gören adam; GOGOL

Rusyada edebiyatçılar arasında çok meşhur bir söz vardır: "En uzun burun kimdeyse uzağı en iyi gören odur." derler.

Şimdi siz, ben bu cümleyi söyledim diye cümlede bir mantık aramaya kalkacaksınız. Ama durun.. Yormayın zihinlerinizi, zira hiç bir mantık yok.. :)
Var olan tek şey, Gogol'un yadsınamaz büyüklükteki burnu. Altı üstü büyük bir burun deyip geçmeyin, bir burun nelere kadir bir bilseniz..

Alev Alatlı " Aydınlanma Değil, Merhamet! - Gogol'un İzinde-I " adlı eserinde o büyük, devasa burun hakkında şunları yazmıştır:

"Kendi burnu öylesine büyük, keskin, uzun ve hareketliydi ki, düşünebiliyor musunuz, gençliğinde alt dudağıyla burnunun ucunu yalayabiliyordu! Diyeceğim, bu burun dostumuzun en keskin ve en önemli dış organıydı. Öylesine sivri öylesine uzundu ki, bir enfiye kutusuna ellerinin yardımı olmadan dalabilirdi. Nitekim burun, hikâyelerinin laytmotifi oldu. Kokuları, hapşırmaları, horlamadarı Gogol kadar iyi tasvir eden bir başka yazar bulmak zordur!"

Böyledir işte, o burun daha nelere, nasıl tasvirlere kadirdir anlatmakla bitmez. Örneğin Ölü Canlar'daki Çiçikov'u bir çoğunuz bilirsiniz. Tuhaf adamdır, köy köy kasaba kasaba gezip kendine ölü can satın alır. Eee çiftlik çiftlik gezmek kolay değil, sapı var samanı var. Hele bir de oralarda gezenlerin toza alerjisi var off... Çiçikov'un toza alerjisi var mıdır bilinmez ama o karakteri oluşturan yazarın kocaman bir burnu vardır. Bir baş kahramanı da yazarından bağımsız düşünmek olmaz.. O yüzdendir ki "Çiçikov mendiline sümkürürken trompet sesi çıkarır!" der Ölü Canlar romanında. Ve hatta aynı eserde şöyle bir sahneye yer verir, bir sarhoş diğer bir sarhoşun burnunu testere ile kesmeye kalkar.. Bu kadar da olmaz! demeyin daha neler neler... Bu "Bir Delinin Hatıra Defteri" eserinde 3 muhteşem hikaye var, üçünde de kendini apaçık belli eden burun betimlemeleri var. Şimdi durup düşünsek, burun mu bu hayal ürünlerini doğurdu yoksa bu hayal ürünleri mi bu burunu doğurdu diye, işin içinden çıkamayız. Gogol'u bulup sağından solundan bakıp burnunu bir incelemedikçe ve şu durumda da öyle bir imkanımız olmadığı için hep bir muallakta kalacak bu sorunun cevabı. Ancak şu an net olarak bildiğimiz bir şey var ki, kocaman bir burun, kocaman bir edebiyatçı doğurmuş.. Tabi ona sorsak burun nedir diye dışarı doğru fırlayan, insana ait olmayan komik bir şey, böyle... diye cevap verirdi ki öyle de söylemiştir zaten.

Aynı zamanda Gogol 1820 de başladığı memurluk hayatını 1835te sonlandırıp kendini yazarlığa adamıştır. Ve bu 15 yıllık memuriyet hayatı onun yaşamında derin izler bırakmış, bunu da eserlerine çokça yansıtmıştır. Ayrıca bürokrasiyi tiye alarak yazdığı büyük komedisi "Müfettiş" eseri, büroktatik kesimin büyük tepkisini çekmiş ve onda büyük psikolojik yıkımlara sebep olmuştur. Yaşadığı bu büyük üzüntü ve bunalım sonucu Rusya'yı terk etmek zorunda kalmıştır. Rusya'dan sonra Roma'ya yerleşen Gogol en bilindik eseri olan Ölü Canlar'ı yazmıştır. Ve ardından dostumuz Dosto'dan duyduğumuz "Hepimiz Gogol'un Paltosundan Çıktık" sözünde geçen Palto eserini yayınlar. Sıradan insanların günlük yaşamlarını, acılarını, yoksulluklarını yansıtan ve dönemine damgasını vuran bu eser de yine ne yazık ki zengin, soylu ve bürokratik kesimin tepkileriyle karşılanmıştır. Halkın durumunu yansıtmaya çalışırken bir anda halkına ihanet eden adam konumuna düşmüştür Gogol.

Tam da bu zamanlarda Rusya'dan acı bir haber gelir, en büyük idolü Puşkin ölmüştür. Bu onu derin bir kedere sürüklerken aynı zamanda daha çok göze çarpmasına sebep olmuştur.
Peki bu durumun eserlerine ne gibi bir yansıması olmuştur? Ayrıntıya girmeden hemen ufacık bir tahlil yapalım:

Kitapta yer alan burun hikayesinde başkahramanımız bir sabah kalkar, yüzünü yıkar ve burnunu yerinde göremez. Ve sokakta yürürken bir de bakar ki burnu memur kıyafetleri içinde karşısındadır. Buruna utana sıkıla yaklaşır ve: "Pardon bayım siz benim burnumsunuz." der Memur kıyafetleri içinde burun kendisinin ona ait olmadığını söyler ve oradan uzaklaşır. (Kitaptaki cümleleleri aynen aktarmadım, tırnak içini kendim yazdım. Orjinalinde geçen diyaloğu siz okuyunuz. :) )

İşte böyle Gogol'un memnuniyetsiz geçen memurluk hayatı ve kendine ait hissetmediği koca burnunun eserine/eserlerine yansıması.

Hayatının son dönemlerinde Filistin'e kutsal toprakları ziyarete eder. Bu ziyaret sonucunda dine karşı ilgisi artar ve Rus halkına yeni bir yol gösterme, vizyon olma gibi misyonlar edinir. Bu esnada Ölü Canlar'ın ikinci cildini yazar, ancak kendini aşırı dine vermesiyle uzun süren açlık grevleri yapar. Doktorlar aklını yitirdiğini söylemeye başlamışlardır. Kendini ve eserlerini değersiz görmeye başlamasıyla Ölü Canlar'ın ikinci cildinin bütün el yazmalarını yakarak imha eder. Aradan 10 gün geçer, Gogol 43 yaşındadır ve hayatı son bulur...

43 yaşında ölmesine rağmen Rus edebiyatına yön vermiş, Dostoyevski gibi büyük edebiyatçıların izini sürdüğü büyük bir çığır yaratmıştır.

Bu eserinde çokça bahsettiğim 3 tane hikayeye yer veriyor Gogol, 'Bir Delinin Hatıra Defteri, Burun ve Palto. Her eserinde de tüm bahsettiğim özelliklerinden izler görüyoruz ve tüm akıcılığıyla kitap sizi içine çekiyor. Okumadıysanız eğer fazla bekletmeyin derim.

Keyifli okumalar dilerim.
88 syf.
·Puan vermedi
Satranç romanı Stefan Zweig'ın, 1942 yılında, Hitler ve Nazilerden  kaçarak sürgün hayatı yaşadığı Buenos Aires'te yazılmış ve yayımlanmıştır.

 “Satranç  romanı, hem yazarın intiharından önce bıraktığı bir veda mektubu hem de doğrudan Nazizm'i hedef aldığı tek kurmaca eseridir.”

II. Dünya savaşı yıllarında Gestapo ve Nazilerden  fiziki olarak kaçmayı başaran Zweig, ruhen onlardan kaçamamış, Naziler  geliyor korkusunu sürekli olarak içinde büyüten Zweig  kendisini intihara doğru götüren bu ruh hali içine bu romanını yazmıştır.

Stefan Zweig'ın Brezilya'da sürgünde iken  Şubat 1942'deki intiharından birkaç ay önce tamamladığı Satranç, Avusturyalı yazarın  II. Dünya Savaşının ruhunda uyandırdığı  derin ıstıraplar içinde yazmıştır.

Nazilerden  kaçarak yaşamaya çalışan Zweıg, Naziler ‘den kurtulmanın tek çaresinin intihar ve ölüm olduğunu  düşünmeye başlamış bu romanını da   kendisini intihara doğru sürükleyen   o ruh hali içinde yazmıştır.

Nitekim   bu romanı basıldıktan kısa bir süre sonra  yazar karısıyla birlikte intihar etmiş, bıraktıkları veda mektubun da da şunları yazmıştır.

“  Benim lisanımın konuşulduğu dünya bana göre mahvolduktan ve manevi yurdum Avrupa'nın kendi kendisini yok etmesinden sonra hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu," demiştir.

•°• °•

Sıra kitap hakkındaki detaylara geldi. İnce ve detaylı bir şekilde konuya giriş yapıp ayrıntılardan bahsedebilirim o yüzden önceden söylemem gerek diye düşündüm efendim, sonradan mesûliyet kabul  etmem. :))

Kitabı okumak gibi zihninizde bir düşünce varsa bu kısmı okumaya  da bilirsiniz. :)

°
°
°
°

Mirko Czentovic babasının ölümü ile bir papaz tarafından kiliseye getirilir  ve burda eğitimine devam eder.

Papaz Czentovic'in eğitimi ve gelişimi için elinden gelen herşeyi yapar ve onun için elinden geldiğince çabalar.

Ama papazın bu çabaları boşadır zirâ Czentovic'in diğer çocuklardan farklı olup gelişimi de diğer arkadaşları gibi değildir..

Mirko kendisine verilen bütün işleri hârfiyen yerine getiriyor olsada ona bir iş buyrulmadan hiçbir iş yapmıyor ve kimse ile konuşmuyordu, kendi köşesine çekilip sessizliğe bürünüyordu. Papaz ise Czentovic'in bu denli soğuk ve duygusuz olmasına yadırgıyordu..





□ Papaz ve memur bir köşeye çekilmiş, satranç oynarken Mirko onları uzakdan sessizce izlemeye başlar. Kısa süre sonra Papaz ve memurun yanına acele ile biri yaklaşır.

Bu aceleci kişi ise annesi ölüm döşeğinde olup papaz ın duasını almak isteyen bir kimsenin çocuğudur.

 Bunun üzerine memur yarım kalan satranç tahtasına bakar Mirko ile göz göze gelir. Ve şu sözleri sarf eder:

- "Anlaşılan oyuna devam etmek istiyorsun değil mi?"

Mirko ise kafasını onaylar derecesinde sallar. 

Ve sonuç olarak 14 hamleden sonra memur mağlup olur. Papaz ise ikilinin yanına geldiğinde bu duruma oldukça şaşırır. Ve bundan sonra Mirko için satranç serüveni başlamış olur.





□ Dr. B hukuk danışmanlığı yapıyordu. Hitler iktidara gelmesiyle gizli tutulması gereken belgeleri  korumalıydı.

Dr.B amcası imparatorun doktoruyken bir diğer amcası ise  kilisede başrahiptir.

Hitlerin iktidara gelmesiyle kiliseler ve manastırlar gasp edilir.
Dr.B ve ailesi için Berlin ya da Münih'e bir casus gönderilmiş ve tutuklanılmaları istenilmiştir.

Fiziksel olarak işkence yapılmasa da  zihinsel olarak etkileme ve çökertme uygulanmıştır.

Avusturyalı saygın bir aileden gelen ve şirket faaliyetleri nedeniyle Naziler tarafından sorguya alınması ile. Santraç serüveni başlar.

Dr. B içinde bulunduğu bu durumda uğraşabileceği hiçbir şeyin olmadığı bir otel odasına hapsedilir.

Burada düzenli olmayan sorgulamalar haricinde konuşabileceği hiç kimse yoktur.
Bu psikolojik işkence nedeniyle itiraflarda bulunmaya karar vermişken, sorgu odasının yanındaki duvarda asılı bir ceketin cebindeki kitabı fark eder ve onu (ç)alar.

Amacı vaktini geçirebileceği ve kafasını dağıtabileceği bir şeylerle meşgul olmaktır. Kıyafetinin içine gizlediği ve odasına getirdiği kitabın satranç şampiyonalarındaki oyunların hamleleriyle ilgili olduğunu öğrenince ilk başta hayal kırıklığına uğrar.

Ancak kafasını meşgul etmek için tüm oyunları ezberler ve her gün zihninde oynamaya başlar.

Bir süre sonra kendi kendine maç yapar hale gelir ve zihni gibi kişiliği de ikiye bölünür.

“Satranç Zehirlenmesi” adını verdiği bu rahatsızlık nedeniyle hastaneye kaldırılır ve buradaki bir doktorun yardımıyla hapsedildiği yerden kurtulur.



 Bu yaşadığı olayları ve olumsuz koşulları anlatır. McConnor ile bu durumu paylaşması üzerine ikinci  düello da Mirko ile karşı karşıya geldiklerinde Dr.B'nin  alnından boncuk boncuk terler oluşmaya başlar.

Vücudunun her zerresi titremeye başlar ve zihni allak bullak olur.
Düşünebildiği tek şey ise hiçbir şey düşünemediği olur.

MccAnur Dr.B'nin bu durumunu görünce geri çekilmek ister.
Dr.B ise özür diler.

Ve oyunda geri çekilir.

Mirko:"Yazık, oldukça iyi bir savunma vardı," der.

Dr.B yıllarca kendi kendine oynadığı için zihindi karışmış ve yanlış olan bir hamle yapmıştı. Ve sonuç ise koca bir veda olmuştu.

Kazanmanın  bazende  vazgeçmek olduğunu düşündürdü bana.
Vazgeçişler her zaman kaybetmek değil, bazende kazanmaktır, belki de?..

°
°
°
°

Kitap okunması gereken bir Zweig kitabı kendi zannımca. Okurken tüm duyguların dışında bulunan bir hissi tadıyorsunuz.

Hiçlik. Tam olarak bunu hissediyorsunuz.

Bir insanın en büyük işkencesinin hiçlik olduğunu ve bu duygunun neler yaptırabileceğini görünüyor.  Psikolojik bir çizgide oluşturulan bu sürükleyici eseri okumadan geçmeyin,derim. :))

°
°
°
Satranç ile ilgilenenler için Bobby Fischer belgeselleri artı kaynak sağlıya bilir diye düşündüm.
Bu yüzden aşağıda linklerini paylaşıyorum, ilgilenenler için. :)

https://youtu.be/VtNVZJs5KNI

https://youtu.be/wa0fJXR3DBc

https://youtu.be/PGYK0-P88uQ

İncelememi vakit ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim. Mutlu, sağlıklı huzurlu günler dilerim. :))
64 syf.
·1 günde·8/10
Şöyle ki;
Bir kadın karşınıza geçmiş konuşuyor, konuşuyor ve hiç durmadan konuşuyor.
Aşkını, acılarını, çektiklerini, mutsuzluğunu, yalnızlığını anlatıyor. Bir yerden sonra eh yeter, biraz da mutlu ol diyorsunuz ama olmuyor.
Kısa bitirmeyi iyi düşünmüş yoksa tam bunalımlık kitap.
R'ye değil de okura yazmış mektubu, Zweig öyle istemiş.
64 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Telif hakkı masrafı olmadığı için ülkemizde birçok yayınevi tarafından Stefan Zweıg eserleri yayınlanmaktadır. En son ziyaret ettiğim Konyaaltı Kitap Fuarına katılan birçok yayınevinin standında yazarın eserleri bulunmaktaydı. Bu sebeple adına sıkça rastladigim yazarın, benim için okunma vakti çoktan geçmişti. Kitaplarin da hacimli olmamasi nedeniyle kısa sürede okumak amacıyla fuardan aldığım kitaplardan ikisini bugün okudum. Bu kitabın hacmi küçük ancak içi derya deniz. Ancak bir usta yazar bunu başarabilir. Kitabı okurken Kürk Mantolu Madonna'dan Raif Efendiyi, Masumiyet Müzesinden Kemal'i hatırladım. Yazarın konu seçimi,karakter analizi, edebi dili çok ustaca,diğer eserlerini de okuma hevesi uyandırıyor. Bilinmeyen kadın tek taraflı yaşadığı aşkı samimi bir şekilde anlatıyor öte yandan takıntı boyutundaki durumu da ürpertici, acaip bir haleti ruhiye.