“Ne çok laf, şiir mi diyorsun, bu evrakı mahsube?Yüreğin adımları, iç çeker mi, vakayı teşbihten öte? Kesmeyecekse ya da hissetmeyecekse, neyleyim, cam kırıklarını tarif et sen. Bu gramer hiç bile dostun değil, tasmana ihanet edemeyeceksen.
Azıcık acımalı dil dediğin. Terk edip “kendi ömrüne müfredat koyma dersi”ni, gizlice piyasaya sürüp, büyüyünce bir şey olmanın tersini, yahut kendi yüzüyle bıçaklayıp, makyajını henüz yapmamışken nefsini. Hangi hastaya lütfedildi fiyakalı vermek son nefesini?
Kırılıp, bozulmaktır çünkü kainat. Tutundukların sanıyorsun, oysa felçli bir çift koldan ibaret hayat. İyi eğitimli bir faşisti saklıyorsun onaylanmış fikirlerin ağzında. Unutma, dır ve dir’le biten beher cümlede, nefesini tutarak beyazlayan bir melezsin aslında.
....’