C. W. Ceram

C. W. Ceram

Yazar
8.2/10
23 Kişi
·
49
Okunma
·
7
Beğeni
·
470
Gösterim
Adı:
C. W. Ceram
Unvan:
Yazar
Doğum:
Berlin, 20 Ocak 1915
Ölüm:
Hamburg, 12 Nisan 1972
20 Ocak 1915 tarihinde Berlin’de doğdu. Lise öğrenimini tamamladıktan sonra kitapçılık öğrenimi yaptı, bunun yanı sıra Berlin Üniversitesi’ne devam etti. 1932 yılında ilk edebiyat, film ve kitap eleştirmelerini yazdı. 1941 yılında yayımladığı gerçekçi bir savaş röportajı daha ilk baskısında yasaklandı. 1946 yılının sonundan 1952 yılına kadar Rowohlt yayınevinin eser inceleme baş uzmanı olarak çalıştı. Marek, 1945-1949 yılları arasında arkeolojinin romanı Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler’i yazdı ve Ceram takma adıyla yayımlandı; bu eseri sayesinde, kelimenin tam anlamıyla bir gün içinde büyük bir üne kavuştu. Hem de bu ün sadece Almanya’nın sınırları içinde değil, dünya çapındaydı. Eser yirmiden fazla dile çevrildi ve her dilde birçok kereler basıldı; Yazarın son eseri olan Tanrıların Vatanı Anadolu günümüz insanına yüzyıllar önce Anadolumuza gelip olağanüstü bir uygarlık kurmuş olan Hititler üzerine en tutarlı belgesel gerçekleri ulaştırmaktadır.Kutsal kitaplarda da kendinden söz ettiren, buna karşılık Yunan ve Roma’ya yabancı kalmış bu büyük uygarlığın kazılar sonucu günışığına çıkarılması, çağdaş arkeolojinin en coşkun anları sayılır.
Müzelerimizi gezeriz ve sararmış, yarı dökülmüş, yüzyılların kemirmiş olduğu
papirüs yapraklarını ya da üzerleri tuhaf resimler ve işaretlerle, hiyeroglif ve çivi yazılarıyla kaplı vazo, kabartma, sütun parçalarını görürüz. Bu işaretleri tıpkı bi­zim bir gazeteyi ya da kitabı okuduğumuz gibi okuyabilen insanların bulunduğu­nu biliriz. Kuzey Avrupa henüz barbar bir diyar olduğu sıralarda bile artık kim­senin yazmadığı, kimsenin konuşmadığı bu yazıların ve dillerin gizemini çözmek için ne denli zeka harcandığını hiç düşünür müyüz? Ölü işaretlere bir anlam ver­menin acaba nasıl olabildiğini hiç düşünür müyüz?
Mısır tanrıları ancak sonraları insan kılığına girmişlerdir. Eskilerin dinsel bilinçlerinde onlar, işaretler, bitkiler ve hayvanlarla biçim almışlar­dı. Tanrıça Hathor bir ılgın ağacında yaşıyordu.Tanrı Nefertem'e lotus çiçeğinde, Tanrıça Neith'e çaprazlama iki ok mıhlanmış bir kalkanda tapı- lırdı. Fakat tanrılar her şeyden çok hayvan kılığında gösterilirdi. Tanrı Chnum bir teke kılığındaydı. Tanrı Horus bir atmaca, Thout bir ibis, Suchas bir timsah, Bubastis'in tanrıçası bir kedi, Buto'nunki bir yılandı. Bu hayvan biçimli tanrıların yanında, eğer belirli bir işaret taşıyorlarsa, doğ­rudan doğruya hayvanlara tapılırdı. Bunların en ünlüsü, tapılışı yeryüzünde hiç­bir dönemde hiçbir hayvana karşı gösterilmeyen görkemlikte olanı, Mısırlıların Tanrı Ptah'ın uşağı saydıkları Memphis’in kutsal boğası Apis’ti.
Herodot üç tür mumyalamayı anla­tır. Bunlardan birincisi, ikincisinin üç ka­tı pahalıydı; en ucuzu olan üçüncüsü kü­çük memurların keselerine de elverişliydi. Halktan olanların asla! Onlar ölü beden­lerinin geleceğini yalnızca iyi iklime emanet edebilirlerdi.
Arkeologlarımızdan birinin Babil yıkıntıla­rında, üzerinde şu özdeyiş bulunan bir tableti ele geçirmesi acaba biz, daha son­ra doğanlar için bir teselli olabilir mi: Bak çevrene, insanların topu budaladır.
Sanattan anlamayanlar, yazarlar yalan söyler, derler. Eğer biz ozanın bilim ba­kımından noktası noktasına gerçeğe bağlı kalmamak özgürlüğünü yalan olarak varsayacak olursak, bu durumda eskiler de modernlerden daha az yalan söyle­miş değillerdir.
Bilimsel yayınlar, uzun çalışma yıllarının sonucu olarak uzmanlık dünyasına sunulan kitaplar, çoğu zaman böyle şeyleri içerisine almaz. Bu kitaplarda iklim­le, hastalık ve zorluklarla, yerlilerin anlayışsızlıklarıyla, ileri gelenlerin dar görüş­lülükleriyle, kötü kolluk ile, aşağılık insanlarla, işçilerin dikbaşlılıgı ile olan savaş­lar görülmez.
384 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Bilimin doğuşundan Troya’nın hazinelerine; Mısır piramitleri ile mumyaların gizeminden hiyeroglifin çözülüşü ve çiviyazısının okunuşuna; Babil Kulesi ve Tufan’ın öyküsüne ve Aztek uygarlığına kadar sayısız arkeolojik bulguları bilimsel olarak açık dille aktaran bir roman...
384 syf.
·Puan vermedi
     TANRILAR MEZARLAR VE BİLGİNLER
 ‘’GEORGE SMİTH SAMAN YIĞININDA İĞNE ARIYOR’’
                                                             
   Layard’ın önceki buluntularına bakılırsa büyük başarılardan sonra boşa çıkacak gereksiz bir denemeyle adını tehlikeye atması düşünülemezdi. Ama Layard, yeni kazısı için tuğla kırıkları ve toprakla kaplı Koyuncuk Tepesini, Botta’nın boş yere bir yıl boyunca kazdığı ,bunun uğruna umutsuzluğa kapıldığı tepeyi seçmişti.
Bu yalnızca dışardan gözüken mantıksızlık, Layard’ın tecrübesine güvenen bir araştırıcıdan daha fazlası olduğunu gösterirdi. Yani herhangi bir toprak yığınına baktığında içini kestirebileceği ve küçük ipuçlarını yakalayıp sonuca varabilmeyi öğrendiğini…

1849 sonbaharında Layard Koyuncuk Höyüğü’nde kazıya başladı ve Ninive’nin en büyük saraylarından birini buldu. Göz kamaştırıcı güzellikteki o dişi aslan kabartması Koyuncuk’taydı. Yerde sürüklenirken ön ayaklarını kaldırarak başını son ve büyük bir kükreme içinde kaldırmış aslan figürü öyle etkileyici bir anlatımdı ki; tartışmasız batının tarihlerinde tanıdığı en üst yapıtlarla yan yana konulabilirdi.
Artık bu kent için bildiklerimiz Tevrat’ın lanet okuduğu kötü bir kent olarak kalmadı ve Layard’ın küreği altından Ninive, burada ortaya çıktı.

Ninive artık bir tanrının değil , eski canlandırıcı gücünü yitirmiş birçok tanrının kentiydi.
Assurbanipal döneminde burası en parlak çağını yaşadı ve Med kralının kenti kuşatması, geriye sadece yıkıntı bırakmasına kadar politika ,ekonomi, bilim ve kültür merkeziydi. Ninive’nin insanların hafızasında terörle egemenlik sürdüren bir kanlı hükümdarlar kentinden başka hiçbir iz kalmamıştı. Ninive; Asurluların büyük , acımasız bir kitlenin kentiydi. '

Layard’in küreğinden çıkan, otuz bin ciltlik kitap hazinesinden bir ozanın iki kardeş Sanherib ve Assurbanipal hakkında yazdığı sözlerde Assurbanipal’ı övüp Sanherib’i  yermesinden iki karakterin zıt olduğunu anlayabiliyoruz.
Layard kendi okuması için oluşturduğu kitaplığı ile sonsuz bir onur kazandı ve bu tabletlerin bulunuşu arkeolog olarak onun son zaferiydi. İngiltere’ye dönerek yerini başkalarına bıraktı ve bir siyaset adamı oldu.

Kitaplık bütün Asur-Babil kültürü için anahtardı. Kral, memurlarından birine bir mektup yazarak tüm tabletleri bir araya getirmesini istedi. Kral için çalışan ve büyü gibi karanlık inançlarla uğraşan ‘Yazı Sanatçıları Topluluğu’ büyük bölümü bu konularla ilgili olan aynı zamanda tıp, felsefe, astronomi matematik gibi konuları da içeren kitaplardan oluşan büyük bir kitaplık kurdu.
Sonunda yazınsal eserler, şarkılar, ilahiler başka bir adam tarafından bulundu ve bunun içinde Gılgamış Epopesi de vardı.

Hormuzd Rassam , Layard’ın bir yardımcısıydı.
Ve sonralarda Ninive’deki kazılarına başladı. Başarısı Layard’ınkinden az olmadı. Fakat tanınması için iki şey eksikti. İlk olmak ve çalışmalardan sonra bunları güzel bir yazıyla ortaya dökebilecek insani başarı... Oysa Layard bunu ne de güzel yapardı.
Bu yüzden o denli sonsuz bir ufuk açan yapıtın tam olarak tanınması yıllar sonra olabildi. Bugünkü yazarlar ilk on satırı alarak sadece yazınsal açıdan değerlendirirler ,içeriğe dikkat etmezler. Oysa bu yapıt bizi en dedemize kadar götürebilmektedir.

Bir  epopeyi elde etmek başarısı yalnız arkeoloji tarihlerinin açıklamalarında adı geçen George Smith’e aittir. Onu tablette heyecanlandıran nasıl oluşu değil, ne oluşuydu. Güç bela yazıları çözmeye çalışıyordu fakat eksik tabletler işini hiç kolaylaştırmıyordu. Böylelikle en yaygın gazetelerden birinin teklifini kabul edip Mezopotamya’ya giderek Gılgamış epopesinin eksik parçalarını buldu. Geriye 384 tablet parçasıyla beraber döndü. Onu en heyecanlandıran Tevrat’ta bahsedilen Nuh Tufanı’nın en eski biçimini de bulmuş oldu. Gılgamış epopesinin Tevrat’taki gerçeklerin en eski gerçekler olup olmadığı konusuna bir soru işareti getirmesi söz konusu oldu.

Böylece şu ana dek yıkılmaz bir duvar olarak bilinenin daha eski gerçeklerden oluşan bir duvar daha olduğu anlaşıldı.
George Smith’in buluşundan birkaç yıl sonra yine bir konsolosluk memuru Ernest de Sarzec adında biri, Tello’da kumlar içinden bir heykel çıkardı. Bu heykel diğer buluntulara göre daha arkaik ve anıtsaldı; mısırdan daha eski, insanlığın çocukluk döneminden bir kültürün ürünüydü…

Tanrılar Mezarlar ve Bilginler romanının uzun ve esrarengiz bölümlerinden sadece birinin kısa bir özetini paylaştım.

Beklentiyle okumaya başladığım satırlar, merak uyandırmaya, düşündürmeye ve hayal ettirmeye başladıkça, iç dünyamı kazan bir arkeolog beliriyordu. Çünkü Lenard’ın başardığı şey, adım atamadığımız birçok şeye kamçı olabilirdi.

 Botta’nın daha önce kazdığı, eli boş döndüğü alandan inançlı elleriyle bulup çıkardıkları, ‘’Başkaları başaramamış olabilir fakat sen de denemelisin!’’ mesajını aşılıyordu sanki bize… Elbette ki bu durum, Lenard’ın ciddi bir bilgi birikiminin, yeteneğinin olduğu ve öngörüsüne inandığıyla ilgiliydi. Fakat bence verdiğini düşündüğüm mesaj da, asıl anlatılmak istenenler gibi, göz ardı edilmemeliydi.

·         Arkeologların yalnızca toprağı değil, tarihi de kazıp gün yüzüne çıkardığı bu kitabın, okuyucularına satırları arasında gezinme, olanları birebir seyredebilme olanağı tanıması , en çarpıcı yönlerinden biriydi kuşkusuz.

Öyle ki , ‘’George Smith Saman Yığınında İğne Arıyor’’ adlı bölümde, Lenard’ın gün yüzüne çıkardığı buluntulardan şöyle bahsedilir:

 ‘’Yazıtlar, resimler, kabartmalar ve heykeller, sırlı tuğlalardan görkemli duvarlar, mozaikler, firuze mavisi üzerine beyaz yazılar bulundu. Ve bütün bunlar siyah, sarı ve bir tür koyu mavinin başta geldiği, garip, soğuk, karanlık bir renk ihtişamı içindeydi. Kabartmalar ve heykeller olağanüstü canlı bir anlatım gücünü gösteriyordu. Üstün bir gerçekçilikle işlenmiş ayrıntıları Nemrut Tepesi’nden çıkanları fersah fersah geride bırakıyordu.’’

 Kitabın tüm bölümleri için geçerli olduğunu düşündüğüm bu yetkinlik, böyle bir    kitapta  olmazsa olmazdı. Zira bir tarih perdesinin aralanışı, üstünkörü anlatımlarla aktarılamayacak kadar mühim bir mevzuydu.

·         Bunun yanı sıra; bazı kısımlarda -çeviriden de kaynaklanması muhtemel olan- olaylar arası geçişlerde kopukluklar göze çarpmakta. Okuyucu duraksatan, kimi zaman akıcılığa gölge düşüren bu durum, tabi ki bir çok iyi özelliğin arasında silikleşmesini biliyor. Artılar eksileri götürdüğündeyse geriye, sağlam bir eser olduğu düşüncesini bırakıyor.

·         ‘’George Smith Saman Yığınında İğne Arıyor’’ da bahsi geçen kent Ninive’nin anlatıldığı satırlarsa, bir okuyucu olarak beni en çok etkileyen kısımdı. Asurluların Roma’sı ve dev saraylar kenti Ninive’ne yüklenen sıfatlar, ithamlar oldukça çarpıcı. 198.sayfanın, ‘’…İşte Ninive böyle bir kentti.’’ dediği yere kadar dönüp bakmanızı isterim.

Okurken zihnimde acı bir tat bırakmasına engel olamadığım gerçeğini de yadsıyamadığımı söylemeliyim. Dünya’nın her yerinde, yıllar boyu süregelen  bu şeyler, hiçbir zaman sarmalında değişmeyecekti öyle değil mi? Ve bir kentte, birileri hep tutsak, dövülen, hiçbir hakka sahip olmayan, kendilerine özgürlüğün verildiğine inandırılanlardan olacaktı… Bizler de yalanın, propagandanın ve politikanın sürekli bir sahtekarlık sanatı haline geldiği bir yalanlar kentinde yaşarken görüyoruz ki ,bunu hiçbir tarih değiştirememişti…
384 syf.
·150 günde·7/10
Mutlaka okunacak bir kitapmı? Hayır. Zaman kaybı mı? Değil. Ama ne tam bir tarih verileri kaynağı ne de bir roman. İkisi arasında ilgi çekici bir kitap.

Yazarın biyografisi

Adı:
C. W. Ceram
Unvan:
Yazar
Doğum:
Berlin, 20 Ocak 1915
Ölüm:
Hamburg, 12 Nisan 1972
20 Ocak 1915 tarihinde Berlin’de doğdu. Lise öğrenimini tamamladıktan sonra kitapçılık öğrenimi yaptı, bunun yanı sıra Berlin Üniversitesi’ne devam etti. 1932 yılında ilk edebiyat, film ve kitap eleştirmelerini yazdı. 1941 yılında yayımladığı gerçekçi bir savaş röportajı daha ilk baskısında yasaklandı. 1946 yılının sonundan 1952 yılına kadar Rowohlt yayınevinin eser inceleme baş uzmanı olarak çalıştı. Marek, 1945-1949 yılları arasında arkeolojinin romanı Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler’i yazdı ve Ceram takma adıyla yayımlandı; bu eseri sayesinde, kelimenin tam anlamıyla bir gün içinde büyük bir üne kavuştu. Hem de bu ün sadece Almanya’nın sınırları içinde değil, dünya çapındaydı. Eser yirmiden fazla dile çevrildi ve her dilde birçok kereler basıldı; Yazarın son eseri olan Tanrıların Vatanı Anadolu günümüz insanına yüzyıllar önce Anadolumuza gelip olağanüstü bir uygarlık kurmuş olan Hititler üzerine en tutarlı belgesel gerçekleri ulaştırmaktadır.Kutsal kitaplarda da kendinden söz ettiren, buna karşılık Yunan ve Roma’ya yabancı kalmış bu büyük uygarlığın kazılar sonucu günışığına çıkarılması, çağdaş arkeolojinin en coşkun anları sayılır.

Yazar istatistikleri

  • 7 okur beğendi.
  • 49 okur okudu.
  • 4 okur okuyor.
  • 98 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.