Birini sevmeye koyulmak başlı başına bir iş. Güç ister, yürek ister, körlük ister. Hatta başlangıçta öyle bir an vardır ki uçurumun üstünden sıçramak ister. Düşünmeye kalkarsan aşamazsın onu..
1970'den itibaren günümüze ulaşan tekâmül devri kadar süratli ve her şeyi değiştiren bir tekâmül devri, mitleri ve kavramları korkunç bir şekilde eskitti. İşte bunun içindir ki, XX.yüzyılın başından beri Unamuno'da, Péguy'de, Pirandello'da, Gide'de, Huxley'de, sonra daha göze çarpacak şekilde, expressionnisme'e (hakikati kişisel duygulara göre ifade etme tarzı) mensup olan Alman sanatçılarında, Julien Green'de ve Malraux'da, Camus'de ve Graham Greene'de, insanı artık hayatına yol gösteren kavramlar ve itibarîlikler tarafından çerçeve içine sokulmuş (tecrit edilmiş) olarak tasavvur etmeyen bir duyarlık tarzı meydana çıkıyor ve kuvvetleniyor; bu itibarla insan, tersine hiçbir kimsenin öğüt vermediği ve korumadığı, kaybolmuş bir çocuk gibi tasvir ediliyor.