Derviş Ruhullah

Derviş Ruhullah

Yazar
0.0/10
0 Kişi
·
2
Okunma
·
0
Beğeni
·
551
Gösterim
Adı:
Derviş Ruhullah
Tam adı:
Ahmet Rıfkı
Unvan:
Araştırmacı, Yazar.
Doğum:
1884
Ölüm:
1935
Ahmet Rıfkı (1884-1935), kimi mizah dergilerinde "baba" lakabını kullanmıştır. Bu tesadüf değildir. O, II.Meşrutiyet'in ilk yıllarından itibaren Bektaşîliğe ilgi duymuş, nefesler yazmış, hatta Bektaşîlik üzerine üç ciltlik bir eser hazırlamış bir Bektaşî babasıdır. Kendisine bu yolda, Rûhî ve Derviş Ruhullah mahlaslarını layık görmüştür. Tabende Doğu, Ahmet Rıfkı’nın Derviş Ruhullah mahlasını almasını, annesi İrfan Hanım’ın babasının bir derviş olmasına bağlar.

Ahmet Rıfkı'nın Bektaşîliğe tam olarak ne zaman ilgi duyduğu ve hangi dergâha devam ettiği hakkında kaynalarda bilgi bulunmamaktadır. Alevî-Bektaşî edebiyatını konu alan belli başlı kaynaklar ve
antolojiler, büyük ölçüde birbirini tekrar etmiştir ve tatmin edici bilgi sunmaktan uzaktır. Ahmet Rıfkı bahsini, Ziya Şakir'den aynen veya cümle değişikliği düzeyinde kalarak tekrar eden, ek bilgi veremeyen söz konusu kaynaklardan Sadeddin Nüzhet Ergun'un eserinde, Derviş Ruhullah mahlasıyla ismi geçen şairin "son asır Bektaşî şairleri"nden olduğu belirtilmiştir.

Bir takvim yaprağında Derviş Ruhullah'ın hemen her antolojiye de alınan bir nefesinden dört mısraa yer verilir:

"Ruhullah bulmuşuz bu demde zatı
Bir zat da seyrettik ilm ü sıfatı
Bir elden içtik ki âb-ı hayatı
Kalmadı kışımız yazımız bizim"

Takvimin verdiği bilgi notu kısadır:
"Derviş Ruhullah son yüzyıl Bektaşî şairlerindendir, hayatı hakkında bilgi yoktur."

Vasfi Mahir’in hazırladığı Tekke Şiirleri Antolojisindeki bilgi ise, A.Rıfkı’nın hazırladığı Bektaşî Nefesleri Antolojisinin varlığından söz etmekten ibarettir:

“Derviş Ruhullah, ondokuzuncu yüzyıl sonlarında ve yirminci yüzyıl başlarında yaşamıştır. 1924 yılında Bektaşî Nefesleri adlı bir antoloji bastırmıştır. Bu eserde kendisinin de şiirleri bulunmaktadır.”

Kendisi de bir Bektaşî babası olan Turgut Koca, Ahmet Rıfkı'nın Harabi Baba'dan el tuttuğu yolunda Bektaşîler arasında bir söylenti olduğunu kaydetmiştir. Bezmi Nusret Kaygusuz, Rıfkı'nın Cemali Baba'yla ilişkisinden söz açar. Bezmi Nusret'in hatıralarında, Ahmet Rıfkı, Sirkeci'de Sotiri'nin işlettiği Selânik Kıraathanesi'nde Cemali Baba'yla başbaşadır:

"Ahmet Rıfkı'ya Sakallı Rıfkı da derlerdi. Nakus-ü Adem ve Bektaşî Sırrı isimlerinde iki eseri münteşirdir. O sıralarda hep Cemali Baba ile beraber idi. 'Bektaşî Sırrı' için ondan istifade ve istiane ediyordu. 'Cemali Baba, değerli ve kamil bir zattı. Necefteki Bektaşî Dergâhının şeyhliğinde bulunmuştur."

Bektaşîlikle ilgili eserler verdiği dönemde, Cemali Baba'dan istifade edişi, onun çevresinde yer alabileceğini düşündürmektedir.

Münir Süleyman Çapanoğlu, Ahmet Rıfkı'nın öğrenciliği sırasında tekkelere de devam ettiğini belirtir. Tarikat, adap ve ayinleri öğrenen, zikre katılan, semaa kalkan Ahmet Rıfkı için bu atmosfer, ruh dünyasının açıldığı yeni bir iklim ve olgunlaşma süreci olur:

"Tekkeler onun için çok verimli, çok berrak ve ilahi bir kaynak oldu. Gülbankler gönlünü yaktı, Bektaşî nefesleri ruhunu bir alev gibi sardı. Ney'in ve kudumun nağmelerile mestoldu. (Yunus)un, en basit, en tekellüfsüz mısralar içinde yaşattığı 'zahir'i yırtıp 'derun'a inen tasavvufunun mestisi gönlünü yaktı, kavurdu. Tasavvufun dehası olan (Mevlana)da başka bir dünya keşfetti."

Tasavvuf dünyasında bir süre bocaladıktan sonra Hacı Bektaş'ta karar kılar:

"Mamafih, nihayet (Babailik), (Ahilik), (Abdallık) ve (Hurufilik) gibi mesleklerin birleşmesinden doğan ve bir 'Batıni' tarikat olan ve bizde 'Zühd'ün kuruluğunu yırtmak isteyen bu mezhebe gönül bağladı."

Çapanoğlu, siyah uzunbağı, fantezi yeleği, uzun siyah saçlarıyla “çok temiz ve düzenli” bulduğu A.Rıfkı’nın Bektaşîliğe intisabından sonra eski titizliğini kaybettiğini anlatır. Ahmet Rıfkı, zamanla şıklıktan vazgeçmiş, “derbeder, babayâni” bir tarzı benimsemiştir Çapanoğlu, arkadaşını kıyafetlerinin temizliğine aldırmadığı dönemiyle de hatırlar. “Akvâl-i Meşâhir” ismiyle açılmış sütunda dönemin edebiyatçılarının birer cümlesine yer verilmiştir. İlk söz Ahmet Rıfkı’dan seçilmiştir ve onun dünyevî unsurlardan arınışını gösterir:

“Bir abam var atarım, nerede olsa yatarım.”

Daha çocukluğunda babasından aldığı dersler dolayısıyla Tuhfe-i Vehbi, Gülistan gibi eserlerle tanışan Ahmet Rıfkı, tasavvufa bilinçle yöneldiği bu dönemde Risale-i Bedreddin, Hikmetülişrak, Fütuhat-ı Mekkiye, Arşname, Cavidan-i İlahi, Vahdetname, Füsusülhikem gibi eserleri okumaya başlar. Münir Süleyman’ın anılarında, kendisine adeta hocalık yapan arkadaşının sohbeti de bu birikimi yansıtır niteliktedir:

“O, çok geçmeden benim hocam oldu; bana divan edebiyatından, şark felsefesinden, tasavvuftan, hicivden bahsediyor, dersler veriyordu.”

Ahmet Rıfkı, yalnızca okumakla, tasavvufi şiirler yazmakla ve araştırmalar yapmakla kalmamış, Bektaşî tarikatine intisap etmiştir:

"Mürit oldu, çömez oldu ve en nihayet bu tarikatın rüknü ve ve kulu oldu. Onun nazarında (Hacı Bektaş) kutlu, kamil sıfatını tamamile iktisabetmiş bir veli idi."

Şair, Bektaşîlikte bir mertebe olan "baba"lık payesine de ulaşmıştır. Ona, "baba" olarak Tabende Hanım'ın "12 imam taşı" dediği ve halen kendisinde bulunan "teslim taşı" verilmiştir.

M.Raif Ogan’ın “deryâdil bir Bektaşî” dediği Ahmet Rıfkı'nın hayatında, Bektaşîliğe ilişkin bir bilgi olarak, kızının çocukluk hatıralarında yer aldığı kadarıyla, ölümünün ardından düzenlenen töreni verebiliriz:

"Mevtanın evde kaldığı gece arkadaşları mumlar yakarak ilahiler okudular. Ben o zaman altı yaşında olduğum için bu olayları çok iyi hatırlıyorum."

Bu arada, daha önce belirtildiği gibi, ölümünü bir buçuk yıl önceden bilmesi ve kendi ölümüne:

"Ölmeden fevtime tarih-i tamam nazmettim
Rıfkı azmetti baka semtine canan diyerek..."

şeklinde tarih düşmesi Burhan Felek gibi bakanlar açısından "eren"ce bir işarettir:

"Baba Rıfkı hayatında ne zaman öleceğini bilen, 'eren'lerden olduğunu, hayatında yazdığı ve ebced hesabı ile vefat tarihi olan 1934'ü gösteren şu mısraı söylemiş ve ölürse mezartaşına bunun yazılmasını istemiş. Bu isteği yerine getirilememiş olsa da vefatını önceden bilen bir kişi olarak Baba Rıfkı'nın erenlerden olduğuna inandırmak mümkün değildir."

Ahmet Rıfkı’ya “deli” lakabını yakıştıran çevresi, onun, hayatla eğlenen, gerçekliği salt akıl dairesinde algılamaya ve yaşamaya yanaşmayan yönünü görmüş olmalıdır. Horoz dövüştüren, içki yarıştıran Ahmet Rıfkı, kâh Servet-i Fünûn kuşağını aratmayan bedbinliği ile, kâh Bektaşî neşesi ile, “yarın”dan fazla bir şey beklenemeyeceğini hayatında ve eserlerinde göstermekten kaçınmamıştır. Onun, Bektaşî yanı, görünür gerçeğin “fanî”liğini çoktan kabul etmiş, bu gerçeğe bel bağlamaması gerektiğini sezdirmiştir. Erenler neşesiyle çelişen ve zaman zaman yaşadıklarıyla kapıldığı karamsarlığı, politik muhalefetiyle birleştiğinde, görünür gerçeğin de kendine fazla bir şey vaat etmediğini çabuk kavratmıştır.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
Yazara henüz inceleme eklenmedi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Derviş Ruhullah
Tam adı:
Ahmet Rıfkı
Unvan:
Araştırmacı, Yazar.
Doğum:
1884
Ölüm:
1935
Ahmet Rıfkı (1884-1935), kimi mizah dergilerinde "baba" lakabını kullanmıştır. Bu tesadüf değildir. O, II.Meşrutiyet'in ilk yıllarından itibaren Bektaşîliğe ilgi duymuş, nefesler yazmış, hatta Bektaşîlik üzerine üç ciltlik bir eser hazırlamış bir Bektaşî babasıdır. Kendisine bu yolda, Rûhî ve Derviş Ruhullah mahlaslarını layık görmüştür. Tabende Doğu, Ahmet Rıfkı’nın Derviş Ruhullah mahlasını almasını, annesi İrfan Hanım’ın babasının bir derviş olmasına bağlar.

Ahmet Rıfkı'nın Bektaşîliğe tam olarak ne zaman ilgi duyduğu ve hangi dergâha devam ettiği hakkında kaynalarda bilgi bulunmamaktadır. Alevî-Bektaşî edebiyatını konu alan belli başlı kaynaklar ve
antolojiler, büyük ölçüde birbirini tekrar etmiştir ve tatmin edici bilgi sunmaktan uzaktır. Ahmet Rıfkı bahsini, Ziya Şakir'den aynen veya cümle değişikliği düzeyinde kalarak tekrar eden, ek bilgi veremeyen söz konusu kaynaklardan Sadeddin Nüzhet Ergun'un eserinde, Derviş Ruhullah mahlasıyla ismi geçen şairin "son asır Bektaşî şairleri"nden olduğu belirtilmiştir.

Bir takvim yaprağında Derviş Ruhullah'ın hemen her antolojiye de alınan bir nefesinden dört mısraa yer verilir:

"Ruhullah bulmuşuz bu demde zatı
Bir zat da seyrettik ilm ü sıfatı
Bir elden içtik ki âb-ı hayatı
Kalmadı kışımız yazımız bizim"

Takvimin verdiği bilgi notu kısadır:
"Derviş Ruhullah son yüzyıl Bektaşî şairlerindendir, hayatı hakkında bilgi yoktur."

Vasfi Mahir’in hazırladığı Tekke Şiirleri Antolojisindeki bilgi ise, A.Rıfkı’nın hazırladığı Bektaşî Nefesleri Antolojisinin varlığından söz etmekten ibarettir:

“Derviş Ruhullah, ondokuzuncu yüzyıl sonlarında ve yirminci yüzyıl başlarında yaşamıştır. 1924 yılında Bektaşî Nefesleri adlı bir antoloji bastırmıştır. Bu eserde kendisinin de şiirleri bulunmaktadır.”

Kendisi de bir Bektaşî babası olan Turgut Koca, Ahmet Rıfkı'nın Harabi Baba'dan el tuttuğu yolunda Bektaşîler arasında bir söylenti olduğunu kaydetmiştir. Bezmi Nusret Kaygusuz, Rıfkı'nın Cemali Baba'yla ilişkisinden söz açar. Bezmi Nusret'in hatıralarında, Ahmet Rıfkı, Sirkeci'de Sotiri'nin işlettiği Selânik Kıraathanesi'nde Cemali Baba'yla başbaşadır:

"Ahmet Rıfkı'ya Sakallı Rıfkı da derlerdi. Nakus-ü Adem ve Bektaşî Sırrı isimlerinde iki eseri münteşirdir. O sıralarda hep Cemali Baba ile beraber idi. 'Bektaşî Sırrı' için ondan istifade ve istiane ediyordu. 'Cemali Baba, değerli ve kamil bir zattı. Necefteki Bektaşî Dergâhının şeyhliğinde bulunmuştur."

Bektaşîlikle ilgili eserler verdiği dönemde, Cemali Baba'dan istifade edişi, onun çevresinde yer alabileceğini düşündürmektedir.

Münir Süleyman Çapanoğlu, Ahmet Rıfkı'nın öğrenciliği sırasında tekkelere de devam ettiğini belirtir. Tarikat, adap ve ayinleri öğrenen, zikre katılan, semaa kalkan Ahmet Rıfkı için bu atmosfer, ruh dünyasının açıldığı yeni bir iklim ve olgunlaşma süreci olur:

"Tekkeler onun için çok verimli, çok berrak ve ilahi bir kaynak oldu. Gülbankler gönlünü yaktı, Bektaşî nefesleri ruhunu bir alev gibi sardı. Ney'in ve kudumun nağmelerile mestoldu. (Yunus)un, en basit, en tekellüfsüz mısralar içinde yaşattığı 'zahir'i yırtıp 'derun'a inen tasavvufunun mestisi gönlünü yaktı, kavurdu. Tasavvufun dehası olan (Mevlana)da başka bir dünya keşfetti."

Tasavvuf dünyasında bir süre bocaladıktan sonra Hacı Bektaş'ta karar kılar:

"Mamafih, nihayet (Babailik), (Ahilik), (Abdallık) ve (Hurufilik) gibi mesleklerin birleşmesinden doğan ve bir 'Batıni' tarikat olan ve bizde 'Zühd'ün kuruluğunu yırtmak isteyen bu mezhebe gönül bağladı."

Çapanoğlu, siyah uzunbağı, fantezi yeleği, uzun siyah saçlarıyla “çok temiz ve düzenli” bulduğu A.Rıfkı’nın Bektaşîliğe intisabından sonra eski titizliğini kaybettiğini anlatır. Ahmet Rıfkı, zamanla şıklıktan vazgeçmiş, “derbeder, babayâni” bir tarzı benimsemiştir Çapanoğlu, arkadaşını kıyafetlerinin temizliğine aldırmadığı dönemiyle de hatırlar. “Akvâl-i Meşâhir” ismiyle açılmış sütunda dönemin edebiyatçılarının birer cümlesine yer verilmiştir. İlk söz Ahmet Rıfkı’dan seçilmiştir ve onun dünyevî unsurlardan arınışını gösterir:

“Bir abam var atarım, nerede olsa yatarım.”

Daha çocukluğunda babasından aldığı dersler dolayısıyla Tuhfe-i Vehbi, Gülistan gibi eserlerle tanışan Ahmet Rıfkı, tasavvufa bilinçle yöneldiği bu dönemde Risale-i Bedreddin, Hikmetülişrak, Fütuhat-ı Mekkiye, Arşname, Cavidan-i İlahi, Vahdetname, Füsusülhikem gibi eserleri okumaya başlar. Münir Süleyman’ın anılarında, kendisine adeta hocalık yapan arkadaşının sohbeti de bu birikimi yansıtır niteliktedir:

“O, çok geçmeden benim hocam oldu; bana divan edebiyatından, şark felsefesinden, tasavvuftan, hicivden bahsediyor, dersler veriyordu.”

Ahmet Rıfkı, yalnızca okumakla, tasavvufi şiirler yazmakla ve araştırmalar yapmakla kalmamış, Bektaşî tarikatine intisap etmiştir:

"Mürit oldu, çömez oldu ve en nihayet bu tarikatın rüknü ve ve kulu oldu. Onun nazarında (Hacı Bektaş) kutlu, kamil sıfatını tamamile iktisabetmiş bir veli idi."

Şair, Bektaşîlikte bir mertebe olan "baba"lık payesine de ulaşmıştır. Ona, "baba" olarak Tabende Hanım'ın "12 imam taşı" dediği ve halen kendisinde bulunan "teslim taşı" verilmiştir.

M.Raif Ogan’ın “deryâdil bir Bektaşî” dediği Ahmet Rıfkı'nın hayatında, Bektaşîliğe ilişkin bir bilgi olarak, kızının çocukluk hatıralarında yer aldığı kadarıyla, ölümünün ardından düzenlenen töreni verebiliriz:

"Mevtanın evde kaldığı gece arkadaşları mumlar yakarak ilahiler okudular. Ben o zaman altı yaşında olduğum için bu olayları çok iyi hatırlıyorum."

Bu arada, daha önce belirtildiği gibi, ölümünü bir buçuk yıl önceden bilmesi ve kendi ölümüne:

"Ölmeden fevtime tarih-i tamam nazmettim
Rıfkı azmetti baka semtine canan diyerek..."

şeklinde tarih düşmesi Burhan Felek gibi bakanlar açısından "eren"ce bir işarettir:

"Baba Rıfkı hayatında ne zaman öleceğini bilen, 'eren'lerden olduğunu, hayatında yazdığı ve ebced hesabı ile vefat tarihi olan 1934'ü gösteren şu mısraı söylemiş ve ölürse mezartaşına bunun yazılmasını istemiş. Bu isteği yerine getirilememiş olsa da vefatını önceden bilen bir kişi olarak Baba Rıfkı'nın erenlerden olduğuna inandırmak mümkün değildir."

Ahmet Rıfkı’ya “deli” lakabını yakıştıran çevresi, onun, hayatla eğlenen, gerçekliği salt akıl dairesinde algılamaya ve yaşamaya yanaşmayan yönünü görmüş olmalıdır. Horoz dövüştüren, içki yarıştıran Ahmet Rıfkı, kâh Servet-i Fünûn kuşağını aratmayan bedbinliği ile, kâh Bektaşî neşesi ile, “yarın”dan fazla bir şey beklenemeyeceğini hayatında ve eserlerinde göstermekten kaçınmamıştır. Onun, Bektaşî yanı, görünür gerçeğin “fanî”liğini çoktan kabul etmiş, bu gerçeğe bel bağlamaması gerektiğini sezdirmiştir. Erenler neşesiyle çelişen ve zaman zaman yaşadıklarıyla kapıldığı karamsarlığı, politik muhalefetiyle birleştiğinde, görünür gerçeğin de kendine fazla bir şey vaat etmediğini çabuk kavratmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 2 okur okudu.
  • 4 okur okuyacak.