Babasını, babası gibi köyden göçüp kente gelenleri unutacak,
varsıllara ayrıcalık tanıyan o koca, hantal ülkeyle son bağını oracıkta noktalayacaktı. Burak Bey, önce adada, sonra da tasarlanmış yeni ülkelerde yeni bir insan olarak kalan yaşamını sürecekti. Ayla'yla aynı adaya bakarken apayrı düşler kurduğunu, küçük kara parçasının ikisi için ne kadar çok farklı şeyler anlattığını görünce irkildi. Muhteşem sahne sanatını, Burak Bey performansını gösterme zamanıydı. Ayla'nın ta içine bakarak konuştu.
"O adaya şimdi ben de gıptayla bakıyorum, sanırım."
Bu denli iki yüzlüydü kurduğu tümce. Göğe yerini almak için uçuşan sözlerden hiçbirisi şimdiye kadar, bu denli iki yüzlü olmamıştı. Bundan sonra da, günün birinde yeryüzüne inmeyi bekleyecek sözler arasına, bu denli haince kurgulanmışı sokulmayacaktı. Ayla ağaran yeryüzünün kuytusunda, saklı mekanında, aynı duyguları paylaştığını sandığı adamın sözlerine inanmak için o kadar hazırdı ki.
"Tam olarak aynı şeyleri mi hissettik?"
"Evet canım. Tam olarak aynı şeyleri..."
Burak Bey'in henüz aydınlanan bir saatte, bakışlarında hakikat aradı. Dünya karanlıktan çıkıyordu. Ayla'ya ait bu yeryüzü parçasında konuğunun gözlerinde o hakikati, içtenliği gördüğüne inandı. Kesin emindi. Burak Bey beklediği yabancıydı. Sıradan aşk öykülerinin tanımıyla, ruh ikiziydiler.
"İda, tanrının tam kendisi ve Oğlak Tepesi de onun yüreği. İkimiz; senle ben, o yüreğin sıcağında güneşin doğuşuna tanıklık ediyoruz."
İda'nın Merhameti
Doğan Erdem
Postiga Yayınları
Sayfa:423