Arketipik etkinin fenomenolojisi grup içindeki ilkel bireyin bilinçdışı içgüdüsel dürtülerinden, modern bireyin dünyagörüşü sistemi içindeki kavram ve inançların ifade edilmesine kadar uzanır.
Örneğin “yol” arketipini ele alalım. Bildiğimiz kadarıyla, tarihöncesinde bu arketip ilk kez buzul çağı insanında ortaya çıktı. Henüz büyük ölçüde bilinçdışı olan bir ritüelle bu buzul çağı insanlarının yolu onları dağlardaki mağaralara götürdü; insanlar çok zor ulaşılan bu mağaraların gizli derinliklerini, hayatta kalmak için öldürmek zorunda oldukları hayvanların resimleriyle donattıkları kutsal yerler haline getirdiler.
Bugün bu resimlerin ve bulundukları mağaraların büyülü ve kutsal bir anlam taşıdığından şüphe edilemez elbette. Fakat bu kutsal yerlere ulaşmak için gidilen “meşakkatli ve tehlikeli” yolun, bugün “dağ tapınağı” olarak gördüğümüz bu mağaraların ritüel gerçekliğinin bir parçası olduğu da açıktır.
Tapınak düzenlerinde -Mısır tapınaklarından Seylan’daki Boro Burdur’a kadar- görüldüğü gibi, kültürün daha geç bir evresinde ve daha gelişmiş bir bilinçle bu yol arketipi, tapınanı periferiden merkeze, yani sunağa giden ritüel yolunu katetmeye ve tamamlamaya zorlayan bilinçli bir ritüel yolu haline gelmiştir. Tüm milletlerden dindarlar dini alaylarında bugün bile bu kolektif ritüel yolundan giderek kutsal yere varırlar. İsa’nın çarmıha götürüldüğü çileli yol bu arketipin bir başka biçimidir; burada kader yolu kurtuluş yolu haline gelmiş yol arketipi, bilinçli “Ben yolun kendisiyim” ifadesiyle yeni, artık içselleşmiş bir simgesel düzeye ulaşmıştır. Bu simgesel düzey, sonraki nesillerin tavrını da belirlemiş, Hristiyanlar bu içsel yolu “izlemiştir”.