Tarikatlar daima dinselin deneyimlenmesinde tekel olma istidadına sahiptir. İlaveten hizmetliler kitlesi üzerinde tekelci denetim kurmaya çalışan yapılar olarak da örgütlenmiştir. Tarikatın otoritesi, insanları eğitme ve kendi imgesine göre biçimlendirme gücünü elinde tutar. Bu biçimlendirmeye dinî sosyalleşme süreciyle dahil olan müminler, cemaat ya da tarikat üyeleri, dinî, ahlâki yeniliği ve kurtuluşu yalnızca kendi kurucularına atfeder. Ayrıca şeyh, devraldığı ya da inşasına katkıda bulunduğu dinsel hafızanın etkisini laik ve din dışı gruplar üzerine de yaydığı için, bu etkiyi güçlendirmek amacıyla, söylemlerini dönemin kaygılarına cevap veren doktrin biçiminde sunabilir. Bunun için şeyh, hakikatin temsilcisi olduğunu gizli ya da açık biçimde iddia eder. Şeyh, dinin nasıl anlaşılacağına ve yaşanacağına dair görüş bildirmekte kendinde büyük yetki ve salahiyet görür. Bunun örneğini Nakşi şeyhi Arvasî'de buluruz; dinî otorite figürü olarak müritleriyle yaptığı sohbette şunları söylemişti:
Hutbelerin Arapça olması lazımdır! İki hutbe arasındaki Türkçe va'z, hutbeyi ifsâd eder, bozar. Hutbe fâsid olunca, cum'a nemâzı da noksan olur. Hutbe'nin, Kur'ân-ı Kerim'in ma'nâsını anlamak lazım değildir. İbâdet, emre uymaktır; anlamak lazım değildir! [...] İbadetde re'y yoktur. Re'y fukahânındır. Din imamları ne demişse, onu okumalıdır. Dinde söz sahibi olanlar, müçtehitlerdir, hocalar değildir."
Böylesi bir görüş dinî ortodoksinin, yani İslâmi ortodoksinin dile getirilmesi olduğu gibi gündelik hayatı düzenleme konusunda tek otorite olma arzusunun da ifşasıdır. Bu nedenle İslâmi ortodoksi adına konuşanlarda ve bu yönde faillik üretenlerdeki otorite arzusu, sadece yabancı davranış ve tüketim nesnelerini lanetlemek gibi basit bir mesele değildir. Bu arzu insanların gündelik