1000Kitap Logosu
Feridun Andaç

Feridun Andaç

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.1
145 Kişi
391
Okunma
33
Beğeni
2.584
Gösterim
Unvan
Türk Editör, Eleştirmen.
Doğum
Erzurum, 1954
Yaşamı
Feridun Andaç, 1954 yılında Erzurum'da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini bu kentte; yüksek öğrenimini İstanbul'da, Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde yüksek lisans yaptı. Türkçe ve edebiyat öğretmeni olarak lise ve üniversitede görev aldı. 1987'de kendi isteğiyle görevinden ayrıldı. Temmuz 1987'den bu yana özel kurum ve kuruluşlarda eğitim, halkla ilişkiler, idari işler, yayın tanıtım, reklam işleri, insan kaynakları konularında yöneticiliğin yanı sıra yayınevlerinde editörlük yaptı. Halen özel bir üniversitede "karşılaştırmalı edebiyat" dersleri vermekte, serbest yazarlık yapmaktadır. Eğitim, kültür, edebiyat konularındaki inceleme, araştırma, deneme çalışmaları çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlayan Feridun Andaç, yurtiçi ve yurtdışında birçok uluslararası toplantıda ülkemizi temsil etti. Yazılarının bir bölümünü topladığı "Gerçekçilik Yolunda" (1989, Cem Yayınevi) adlı yapıtı 1987 Akademi Kitabevi Eleştiri-Deneme Birincilik Ödülü'nü kazandı. "Işık ol, Günüme Ağ" adlı denemesiyle 1994 Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü'nü; Necati Cumalı ile yaptığı "Yazıya Adanmış Bir Ömrün Tanıklığında" adlı söyleşisiyle de 2000 yılı PEN Yazarlar Derneği Onat Kutlar Edebiyat Söyleşisi Birincilik Ödülü'nü aldı. PEN Yazarlar Derneği, Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS), Edebiyatçılar Derneği, Dil Derneği üyesi olan Andaç; Ekonomide Dayanışma (1987-89), Yayın Dünyası (1989-90), TYS Edebiyat (1994-95) adlı dergilerin yayın yönetmenliğini üstlendi; Kavram ve Papirüs Yayınevlerinde editörlük yaptı; TYS Yönetim Kurulu'nda iki dönem görev aldı (1993-94, 1999-Mart 2000) Eserleri: İnceleme/Değerlendirme: Yazınsal Gerçeğin Boyutları (1995), Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri (1996), Aydınlanmanın Işığında Sanat İnsanlarımız - Timur Selçuk (1997), Aydınlanmanın Işığında Sanat İnsanlarımız - Oktay Akbal (1997), Söz Uçar Yazı Kalır (1997), Söz Uçları, Yazı Burçları (1988), Işık OI, Günüme Ağ (1998), Öykücünün Kitabı (1999) Sen Türkiye'nin En Güzel Kazasısın (2000), Gözlerinden Bellidir - Türkan Şoray İle Yüz Yüze (2000), Edebiyatımızın Yol Haritası - Yazınsal Oluşumun Göstergeleri (2000),
Don Quijote ve Roman Sanatı
OKUYACAKLARIMA EKLE
Yaşar Kemal
OKUYACAKLARIMA EKLE
Aziz Nesin
OKUYACAKLARIMA EKLE
Ferhad ile Şirin
OKUYACAKLARIMA EKLE
Adalet Ağaoğlu Kitabı
OKUYACAKLARIMA EKLE
Kar Masalları
OKUYACAKLARIMA EKLE
Hassas Kalp Hikayeleri
OKUYACAKLARIMA EKLE
Sürgünlüğün Bin Yüzü
OKUYACAKLARIMA EKLE
299 syf.
Sürgünlüğün Bin Yüzü
Her kuşak kendi sürgünlüğünün tarihini yazmıştır. Her dilin varoluşunda böylesi bir tarihin izleri kaçınılmaz biçimde yer etmiştir. İnsanlığın yeryüzündeki ütopyası silinmediği sürece, sürgünlüğün sarkacı da dinmeyecektir. "Sürgün hakkında düşünmek tuhaf bir biçimde davetkâr hatta kışkırtıcı bir şeydir de, sürgünü yaşamak korkunçtur. Sürgün; bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir." Edward Said'in, sürgünlük hakkındaki düşüncelerini dile getirdiği" Sürgün Üzerine Düşünceler" yazısında sürgünü konumlandırdığı yukarıdaki tümceler, Feridun Andaç'ın bu kitabı yazmasındaki en büyük etken olmuş. 1980 yılında yeryüzünü keşfetme arzusuyla Stockholm'a giden Andaç, burada yüzleştiği şaşırtıcı ve düşündürücü gerçekler üzerine de kitabının ana temellerini atmış. Şöyle ki Stockholm' da, vatandaşlıktan çıkarılmış lakin dilinden ve vatanından hiç kopmamış olan çocukluk arkadaşı Demir Özlü ve Mehmed Uzun vardır. Bir yüzleşme olarak kabul ettiği bu yolculuk sonrasında ise sürgünlüğü çokça yaşayan ve yaşatan ülkemizde, sürgün metinlerinden oluşan bir kaynağın olmadığını farkederek kitabını kaleme almış. Kendi fikirleri dışında oldukça geniş çaplı olarak da dünya edebiyatının sürgünlüğü tatmış şair ve yazarlarının fikirlerine yer vermiş. Cortazar'dan Pablo Neruda'ya, Eduardo Galeano'dan Ovidius'a, Nâzım'dan İlhan Berk'e, Nedim Gürsel'den İrfan Yalçın'a değin birçok isim sayfalar arasından selamlıyor okuru... Sürgüne giden insanların çoğunun sürgün yerinde yine ilk ana kaynağın sorunlarıyla kafasını meşgul ettiğini, ülkesinin sorunlarıyla, o da değilse geride bıraktığı insanların hatırasıyla yaşamaya çalıştığını görürüz. Hatta kendi kendisini ütopik bir diyarda sürgün edenin bile kafasında bunlar vardır, diye düşünebiliriz. O halde bir başka şekilde söylemeye kalkarsak, sürgüne giden, yersizleşme-yurtsuzlaşma sürecine girmiştir. "İnsanın sürgünlüğü ana rahmine düştüğü gün başlar! Sonrası hep yalnızdır. Savruluşlardandır ömrü. Hayatın değişen ve çelişen yanları onun kılavuzu olur. Bir kaç kültürde okumak, bilmek de kurtuluş değil. Yeryüzünün neresine giderseniz gidin, yalnızlık yanı başınızda, acınız hep sizinle... Kitaba konu olan her yazarın dokunaklı, can yakıcı ayrı bir sürgün hikayesi var elbet. Ben Demir Özlü'nün sürgün serüvenini buraya taşımak istiyorum. Dönemin şartları gereğince 1979 yılında, Cavit Orhan Tütengil' in öldürülmesinden sonra, gönüllü olarak Türkiye'ye terk ediyor Özlü. Mesleğini, avukatlık yazıhanesini, dostlarını, arkadaşlarını, her şeyini ardında bırakarak hiçbir güvencesi olmadan vuruyor kendini yollara. Tütengil suikastı çok canını yakıyor. Melek gibi bir insan öldürüldü ve katili yakalanmadı, diyerek kahrediyor. Cenaze töreninde asker dipçiği yiyen, bu dipçiği yediği için direnen, gazetelere haber olan Ümit Kaftancıoğlu'nu da üç ay sonra katlediyorlar... Bu acılar üzerine bir yazı kaleme alarak, "Bir devletin ilk görevi can güvenliğini sağlamaktır. Devlet, can güvenliğini sağlamıyor, isterse insanlarına milyonlarca dolarlık gelir temin etsin, işe yaramaz" diyerek duygularını dile getiriyor ve politik bir tavır olarak kendi gönüllü sürgünlüğünü seçiyor. 1985'te yurda dön çağrısı yapılıp da gelmeyince sürgünlüğü, siyasi sürgüne dönüşüyor ve 1986'da vatandaşlıktan çıkarılıyor. Yurtdışı yıllarında iken okuma ve yazmaya, Türkiye'de olduğundan çok daha fazla zaman ayırabildiğini söyleyen Özlü, yazarlık olgunluğuna da bu yıllarda eriştiğini itiraf ediyor. Mehmed Uzun ise sürgünlük konusunda Polonyalı yazar Witold Gombrowicz'in sürgün tanımını benimsiyor : Sürgün bir mezarlıktır. Mesela, Şam'ın girişindeki tepelerin üzerinde üst üste yığılmış gecekondulardan oluşmuş Kürt mahallesinin, bir yama gibi tepeye yapışmış mezarlığı kelimenin tam anlamıyla bir sürgünler mezarlığıdır. "Kimselerin ortada görünmediği şafak vakitleri, görülmeyen bir hayalet gibi tepeleri tırmanarak ıssızlık ve hüznün sinmiş olduğu o mezarlığa gittim ve sessizce o dilsiz mezar taşlarına baktım. Ve o mezar taşlarının dile gelmesini, konuşmasını arzulayarak, isteyerek, kendi kendime durmadan Aragon'un şu dizelerini mırıldandim: 'Ve salıyor ağustos geceleri / yıldızları aşağı bilmem nasıl / yıldızları salıyor usul usul / yıkıma uğramış o gözler gibi..." Bahsi geçen mezarlığın hemen bitişiğinde ünlü bir Kürt sürgününün ismiyle yapılmış bir cami vardır; Mevlana Halid Camisi. Ülkesi Kürdistan ve güzel şehri Süleymaniye'den uzaklaştırılan Mevlana Halid, yıllar yılı ülkesini ve şehrini yazdığı dizelerde canlı tuttu. Ve dizelerini yıldızlar, ay, güneş, rüzgar aracılığıyla ülkesine iletti. Şu ölümlü dünyada, ünlü sürgün Ovidius'un deyimiyle 'insanların birbirinin kurdu olduğu' bu haksızlıklar dünyasında Mevlana Halid'in dostları insanlardan uzak olan güneş, ay, yıldızlar, yel oldu... Sürgünlüğün çekilmez ağırlığı ve hasretin dayanılmaz acısı Mevlana Halid'i ölümsüz bir Kürt şairi ve şahsiyeti yaptı. O, ölümsüz bir şair olmanın bedelini yaşamını derin bir hüzün ve hasretle örülü, yaratıcı bir rüyalar alemine dönüştürmekle ödedi. Ölümsüzlüğün bedeli sürekli ölümü ve yalnızlığı düşünerek, hissederek yazmak, yaratmak oldu. Sadece 19.yüzyılın bu ölümsüz Kürt şairi mi söz konusu bedeli ödedi? Elbette hayır... Nazizmin vahşetinden kaçan, Alman dilinin büyük ustası Broch, Osmanlıların büyük katliamından kurtulan ve İngilizce yazan Ermeni yazar Saroyan, düşüncelerinden dolayı uzun yıllar cezaevinde kaldıktan sonra ülkesini terk etmek zorunda kalan Türk dilinin büyük şairi Hikmet ve cahil bir diktatörün, Ziya ül-Hak'ın ilkel teröründen kaçan Urdu dilinin en büyük şairi Faiz için de sürgün, ölümden kurtuluşun tek yoluydu. Sürgünlüğün alfabesi yazılmadı ama her dilde onun söz labirentleri aynıdır, diyen Feridun Andaç, kendince bir de alfabetik sürgün şablonu çıkarmış: Acı: Yudum yudum yaşanan, aşk, ayrılık, arayış üçgeninin buluştuğu yer. Bellek: Yitirilip yitirilip bulunan. Coşku: Hep yaşanılırdı, şimdi ise yaşama sebebi. Çözülme: İlk adımda başladı, sonra hayatın her alanına sindi. Düşkünlük: Yabancı bir gökyüzünde en çok hissedilen Engel: En çok anımsattığı şey; 'Yürekteki Bukağı' Firkat: Gece-gündüz sese dönüşür. Göçmen: Künyesidir onun. Hüzün: Yüzünün aylasında ışıyan. Itır: Ağlayışlar, sevinçler getirir her yel esintisinde. İdea: Belki de sürüklenişin tek sebebi, 'müsebbibim' dediği. Kimlik: Kesintisiz başkalaşımın yaşadığı. Labirent: Her dem dönenip durduğu. Muhalefet: Varoluş nedeni. Netame: Hiçbir zaman kaçamadığı. Otorite: Çatışma odağı, karşı koyma imi. Özlem: En çok 'hasret'le dile getirilen, hiç yitirmediği göktaşı. Pusarık: Günün en aydınlık yerinde seraba dönüşen. Rüya: Dünle bağının tek yolu. Seziş: Bütün yollarını aydınlatan. Şimal: Kalbine göre ayarladığı. Tükeniş: Hep kıyısından döndüğü Uyumsuzluk: Günü güne bağlarken tek aşılamayan. Ülkü: Hiç yitirmek istemediği. Vuslat: Bir zühreyıldızı kadar uzak, bir gözyaşı kadar yakın. Yalnızlık: Yaşamak, yabancılaşma, yurtsama ile iç içe yaşanılan; gününün ilk sevinci, gecesinin kandili. Zaman: Hem içinde hem dışında yaşanılan. Ve diyor ki yazar; ne yazarsam yazayım, sürgünlüğün, yerinden yurdundan edilmişliğin ezincini, özlemini tarif efemem ama Pablo Neruda dizeleriyle anlatabilirim : Yuvarlaktır sürgün: bir değirmi, bir halka: ayakların dolaşır onu, geçersin ülkeyi, geçersin ya senin ülken değil, gün seni uyandırır ya senin günün değil, gece gelir: senin yıldızlarından yoksun kardeşler bulursun: ama senin kanından değil. Bir hayalet gibisindir, seni delice sevenleri şimdi sevmemekten yüzü kızaran, ve doğrusu tuhaftır yoksun olmaları senden yurdunun düşman dikenlerinin, halkının buruk güçlüğünün, o seni bekleyen sıkıntıların daha kapı eşiğindeyken hırlayan...
Sürgünlüğün Bin Yüzü
Okuyacaklarıma Ekle
3
22
311 syf.
Gerçekçilik Yolunda
Bilhassa toplumcu gerçekçi yönelimin filizlenip boy vermeye başladığı yılların yazar ve eserlerine eğilerek, yansıtılanları, yansıtılmak istenenleri, yansıyanlarla birlikte ortaya çıkan sorunları irdeleyip, çözümleyerek, yer yer de eleştirel yaklaşımlarda bulunarak değerlendirme amacıyla meydana getirilmiş çok kıymetli bir inceleme kitabı ''Gerçekçilik Yolunda". Yayımlandığı yıl, dönemin en nitelikli edebiyat ödüllerinden biri olan "Akademi Kitabevi Ödülleri'' deneme kategorisinde birinciliği göğüslemiş. Her Feridun Andaç kitabında yaşadığım lezzetsel doyuma, bunda da ziyadesiyle ulaştım. Onun bilgi birikimden istifade etmek, fikirlerine ortak olmak, eleştirilerini bir öğrencisi edasıyla okumak gerçekten benim için apayrı bir şevk... Adı konulmamış beş ana bölümden oluşuyor kitabımız. Neredeyse kitabın yarısını kapsayan ilk bölüm, bam telime dokunduğu için, benim açımdan bir tık daha önem arz ediyor. Cumhuriyet sonrası dönemde öykücülüğümüzün gelişimini masaya yatıran Andaç, gerek şahsi tespitleri gerekse verdiği dönemsel eser örnekleri ile okuru oldukça aydınlatıyor. Her dönemin kendi kuşağını yaratması olayı vuku bulmuş ve haliyle Cumhuriyet sonrası süreçte ülkemizin geçirdiği toplumsal değişimler, öykücülüğümüzde de yeni bir kuşağın ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Öykücülüğümüzün Ömer Seyfettin ile gerçek kimliğine kavuştuğunu söyleyen Andaç, çağdaş düzeye erişilmesinde ise Haldun Taner ve Fahri Celalettin Göktulga'nın önemine değinip, bu isimlerin eskiyi günümüze bağlayan köprüler olduğunu belirtiyor. Takip eden dönemde ürünler veren, Cumhuriyet döneminin ilk kuşağının öncüsü, yol açıcısı olarak gördüğü isim ise Memduh Şevket Esendal. Esendal'ın insan gerçekliğini yansıtmadaki aydınlık, sevecen bakışı, duru anlatımı ve toplumsal görüşlerini yalın bir şekilde sergilemesi yazarın bu savının gerekçeleri arasında... Toplumsal gerçekçiliğe doğru kayan edebiyatımızda bu kuşağa yönelim Sadri Ertem ile gerçekleşmiştir. Silindir Şapka Giyen Köylü, Bacayı İndir Bacayı Kaldır ve Bir Şehrin Ruhu adlı yapıtları öyküleme sanatı açısından başarısız olsa da insan-toplum gerçekliğini o güne dek değinilmemiş yanlarıyla ele alması açısından önemlidir. Derken; 1938'den 1946'ya uzanan Tek Parti'nin baskı döneminde, ülkenin, genelde yaşanılan savaş ortamıyla beliren sosyo-ekonomik yapısındaki değişim, savaş sonrası koşullarının, eşraf-bürokrat-tüccar işbirliğine dayalı siyasi ittifakın çözülüşünü hazırlayacağı baskı ve yoksunluklar dönemi...Ve sahnede Sabahattin Ali. Yeni Dünya ile Sırça Köşk adlı kitapları, toplumsal gerçekçi anlayışın öykücülüğümüzdeki ilk yetkin ürünleridir. (Bu tamamıyla yazarın fikirleri, ben aynı düzlemde değilim.) Ardından çağdaş öyküye yönelim: Sait Faik. Öykülere yeni bir duyuş, anlatım ve biçim kazandıran Faik, bu bağlamda çağdaş öykücülüğümüzün kuruluşunda etkileyici bir kaynak niteliğindedir. Takdir edersiniz ki bu bölümde ele alınan yazarlardan tek tek böyle bahsetmem olanaksız, siz deyin yüz ben diyeyim iki yüz yazar var mevzubahis. Üstelik birçoğu da tanışıklığımın olmadığı isimler. Bu nedenle Sayın Andaç'ın altını çizerek okunmasını salık verdiği isimlerden, pek popüler olmadığını düşündüğüm birkaçının adını vermekle yetinmek zorundayım :Ümit Kaftancıoğlu, Umran Nazif, Samet Ağaoğlu, İlhan Tarus, Ahmet Naim, Zeyyat Selimoğlu, Muzaffer Buyrukçu, Şahap Sıtkı, Mehdi Halıcı, Cengiz Yörük, Metin İlkin, Abdullah Aşçı, Mustafa Niyazi, Tanju Cılızoğlu, Fikret Ürgüp, Haydar Koyunoğlu, Durali Yılmaz... Gelelim edebiyatımızda 80'li yıllara. Ülkemizde uzun yıllardır mücadelesi verilen demokratikleşme süreci yollarının, güdümlü biçimde kapatılmaya çalışıldığı yıllar...radikalist çıkışların yerini giderek liberalizme, son aşamada da muhafazakar bir anlayışa teslim ettiği günler..."Meclisin, siyasi partilerin, sendikaların ve mesleki kuruluşların kapatılması, siyasi hakların rafa kaldırılarak, insan haklarının çiğnenmesi, demokratik hak ve özgürlüklere sünger çekilmesi, anayasanın tüzel kişiliğinin değiştirilmesi, bunu izleyen bir dizi kurumsal ve yönetsel değişiklikler, üst yapıda beliren bu değişimler karşısında; ekonomik altyapıdaki darboğazların gittikçe daralması, bu alanda da, dışa bağımlı, enflasyonist bir politikanın günden güne yerleşik bir yapı kazanması, halkın satın alma gücünün düşmesi, pahalılığın ve işsizliğin alıp başını gitmesi...şeklinde uzayan bir sorunlar silsilesi. Bu silsilenin içinde, aydının kimlik arayışı olgusu beraberinde romanın, romancılığın varlık-yokluk ikilemini doğurdu. Orhan Pamuk, Latife Tekin, Ahmet Altan, Mehmet Eroğlu gibi isimlerin ilk ürünleriyle edebiyat dünyasına girmesi, romancılığımıza yeni bir boyut kazandırdı, yeni ve pek tabii ki tartışmalı! Bu dönemin günyüzüne çıkmamış lakin aldığı ödüllerle başarısını ortaya koymuş isimlerinden bazıları ise şöyle: Şükran Farımaz, Muzaffer Abayhan, Semra Özdamar, Figen Çakmak, Gülderen Bilgili, Ülkü Ayvaz, Hüseyin Akyüz, Fazlı Yalçın, Özcan Karabulut... Eserinin epey bir sayfasını alt bölümler halinde, Sadri Ertem, Yaşar Kemal, Tarık Dursun K. ve Osman Şahin'e ayıran Andaç, bu sayfalarda hem bu yazarların detaylı biyografilerine, hem Türk edebiyatındaki yerlerine hem de kimi öykülerinin tahlillerine yer vermiş. Osman Şahin hakkında, diğerlerine nispeten çok daha olumlu fikirlerini olduğunu söylemek zorundayım, keza ben de aynı fikirdeyim... Daha sonra, Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat ile başlayan Türk romancılığının çağdaşlaşma süreci içerisindeki evrimine parmak basıyor Andaç. Roman kültürünün oluşup benimsenmesinde öncül olan kişinin Ahmet Mithat olduğunu söylüyor lakin teknik ve öz bakımdan yetkin romanların Servet-i Fünun döneminde meydana getirildiği gerçeğinin de altını çiziyor. Roman ve romancılardan bahsettiği bu bölümde, roman eleştimenlerine yer vermeden geçmemiş tabii. Önemli gördüğü eleştirmenlerden, kitaplar ve alıntılar sunmuş okura. Fethi Naci, Gürsel Aytaç, Berna Moran, Naci Çelik, Mümtaz İdil, Mustafa Nihat Özön, Tahir Alangu, Gündüz Akıncı, Olcay Önertoy, Şerif Aktaş ve Asım Bezirci değinilen eleştirmenler arasında... Bir eleştirmen olarak bu alandaki felsefesini iae şöyle bir paragrafla özetliyor : "Kurt puslu havayı sever! Romancı ise; sezgiyi, kavrayışı, roman kuramı, yöntemi üzerine donanımı, yaşamı kavrayış, algılayış ve yansıtış biçimindeki tutarlılığı ile bunlara karşı uyanık olmak, alt olmamak zorunda. Kolayı değil, zoru; güncül övgüyü değil, haklı/doğru olan eleştiriyi seçmeli. Eleştirmenin görevi, bu bağlamda, daha da önem kazanıyor. Romanımız adına, romancı ve okur adına. Unutmayalım; bir çiçekle bahar gelmez." Hususi bir bölüm ayırmasından ve hakkında yazdıklarından anlaşılıyor ki Andaç, ateşli bir Rus edebiyatı hayranı. Bu çatı altında Puşkin, Lermontov ve Çehov, Andaç değerlendirmelerinden nasibini alan isimler. Rus edebiyatı ekseninde dünya edebiyatında bir çığır açtığını söylediği Puşkin'i, anlatım biçimindeki farklılıkları, tematik unsurları, yapmacıksız dehası, gerçeği kavrayabilme yeteneği gibi özellikleri açısından emsallerinden çok farklı bir yere koyuyor. Rusça'yı kullanışındaki kıvraklığı nedeniyle, yapıtlarını başka dile çevirmenin çok güç olduğunu da sözlerine ekleyen yazar, bunu sebebi olarak ise Gorki'nin açıklamasını gösteriyor : "Edebiyat dili ile halk dili ayrı düşemez. Bunu tümüyle Rus edebiyatında ilk anlayannPuşkin olmuştur. Halkın kullandığı dilin edebiyatta kullanılması ve işlenmesi gerektiğini gösteren oydu." Ve bu güzel eserin son bölümü şiirlere ayrılmış. Şiirin gümüş sesli ozanı olarak adlandırdığı İspanyol şair Federico Garcia Lorca ile açılışı yapan Andaç, Ataol Behramoğlu, Hüseyin Haydar, A. Kadir, Nazım, Ahmet Arif ve Pablo Neruda gibi şairleri ele alıp, hayatlarından ve şiirlerinden kesitler sunarak kapanışı yapıyor. Farkındayım yine elimde olmayaraktan elimin ayarı tutmamış...Kusurumuz olduysa affola. Yazar güzel, kitap güzel, içerik güzel. Neden okumayasınız ki? Andaç'ın epey bahsettiği ve çok sevdiği, 1936’da, henüz 38 yaşında iken, Falanjistler tarafından kurşuna dizilerek katledilen Lorca' nın "Ölü Çocuğa Gazel" adlı şiirini, Sait Maden çevirisi ile buraya bırakmak da boynumun borcudur elbet: Her akşam üzeri bir çocuk ölür, Her akşam üzeri Granada’da. Her akşamüzeri yerleşir de su Dostlarıyla konuşur baş başa. Yosundan kanatları var ölülerin. Bulutlu yel ve duru yel yan yana Süzülen iki sülündür kuleler üstünde, Gündüzse yaralı bir oğlan. Havada kalmazdı tek kırlangıç gölgesi Şarap mağarasında rastlayınca ben sana, Tek bulut kırıntısı kalmazdı yerde Sen ırmakta boğulup gittiğin zaman. Yuvarladı vadi köpeklerle süsenlerini Bir su devi yıkılınca dağlara. Gövden, ellerimin mor gölgesinde, Bir soğuk meleğiyle, kıyıda cansız yatan...
Gerçekçilik Yolunda
Okuyacaklarıma Ekle
5
39
150 syf.
·
2 günde
·
8/10 puan
Gün Sevincin Kavşağında
Kitap bir öykü kitabı ancak daha önce benim hiç karşılaşmadigim tarzda yazılmış. Söyle ki "kavşak" adı verilen bölümler var. Bir öykü bir "kavşak" bölümü şeklinde yazılmış yani. O bölümlerde yazma süreci, çıkış noktası, olaylar bazen bir cümle gibi esin kaynağı da diyebileceğimiz şeyler yazılmış. Bir nebze yazma konusunu düşünen okurlar ipucu niteliği tasiyor da diyebiliriz. Ancak şunu yapın böyle yazılır tarzında değil tabi. Daha çok yazarın o öyküyü yazarken neler düşündüğü şeklinde diyebilirim. Öyküler de bana dokundu, düşündürdü. Kavşak bölümleri için de okuyun diyorum. Sevdim ben:)
Gün Sevincin Kavşağında
Okuyacaklarıma Ekle
6