Fikret Güneş

Fikret Güneş

Yazar
7.7/10
3 Kişi
·
7
Okunma
·
0
Beğeni
·
20
Gösterim
İşte böyle yeğenim; bu memlekette Ermeniler, daha sonra Rumlar katledilip, yerinden yurdundan edilirken biz Aleviler sessiz kaldık. Sonra sora biz Alevilere geldi. Bizleri de yok ederlerse sıra Şehmuz Efendi'ye gelir. Hani "dilimiz" deyip duraklamıştı ya bahçe sahibi, sıra Kürtlere gelecek, Sünni de, Müslüman da olsalar onların sonu biz ve bizden öncekiler gibi olur. Bir kere ağaca kurt girmemeli, girdi mi kurt, o kurt, o ağacı kemirir. O kurdu temizlemek gerekir. Yoksa yer bitirir bu topraklardaki o güzelim inançları, kültürleri dedi.
+Abi Alevi ne demek?
- Bilmiyorum. Alevi iyi bir şey olmasa gerek, dedi Nurullah.
+ Peki Hasan'ı kim Alevi yapmış?
- Bilmem ki, Hasan'a soralım dedi ve bana döndü.
+ Hasan sahi sen nasil Alevi oldun?
- Bilmem ki belki annem ve babam öyle istediler, dedim.
+Keşke istemeseydiler, Bak Alevileri öldürüyorlar, dedi ortanca çocuk.
- Aleviler iyi değilmiş. Hasan sen çocuğunu Alevi yapma olur mu ? dedi Nurullah.
Başımı eğdim bir şeyler söylemek istedim. Vazgeçtim. Sustum.
Herşeyi biliyorum. Dostlukların tükendiği, insanların Alevi, Sünni diye birbirine kırıldığı bugün, bu dörtlüğün büyük önemi var. Sen kaçarsan benden, ben kaçarsam senden, nasıl yaşayacağız biz bu memlekette? Ben, sen, hepimiz el ele vererek, ikrar vererek bu cehennemi değiştirir, yaşanır cennet yaparız.
“Sabah, doğanın o güzel renklerini taşıyan güneş, karalar bağlamıştı. Çevreme baktım; doğadaki her şey ama her şey kapkaranlıktı. Herkes karalar giymişti. Herkes ağlıyordu. Yüzümü güneşe doğru çevirdim; güneş de ağlıyordu. Siz güneşin ağladığını hiç gördünüz mü? O gün güneşin ağladığı gündü..”
Kısa bir zaman sonra köyümüz askerler tarafından çevrildi. Ortalık asker kaynıyordu. Büyük, küçük hepimizi köyün ortasında topladılar. Tüfekler jandarmaların boylarından uzundu. Tüfeklerin ucuna taktıkları süngüler kocaman kocamandı. Çok büyük postalları vardı. Biz bekliyoruz; yazıyorlar, ifadeleri alıyorlardı. Çocukların bazıları uyumuştu annelerinin kucağında. Benimse gözlerim fal taşı gibi açılmıştı.
Aklıma nenemin anlattıkları gelmişti. Süngülere takılan çocuklar.... Postalların altında ezilen çiçekler.... Kaçtım gecenin karanlığında. Askerler çekip gitmiş. Bütün gece beni aramışlar. Sabahın ilk ışıkları köyümüze vurduğunda, bir ceperin altında beni bulmuşlar. Havale geçirmişim korkumdan. Günlerce hasta yattım.
“Gözün aydın, bir oğlun oldu!” sesi kulağıma geldi. Önümüzdeki karyolada upuzun yatan kadına baktım; yorgundu ama mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Çektiği acıların hiçbir izi yoktu.
Dışarıdaki saldırılarda kadının olmamasında bu acıların büyük etkisi olmalı diye düşündüm o an. Yüzlerce, hatta binlerce erkek yakıyor, yıkıyor, insan kesiyordu. Bu saldırganların içinde bir tek kadın görmedim. Çünkü kadın, kendinden bir parçayı dünyaya getirmenin, onu büyütmenin ne olduğunu biliyordu. Onu yok etmenin, ona acı vermenin ne olduğunu da biliyordu. Öldürülen her canın arkasında bir anne yüreğinin burkulacağını, yanacağını çok iyi biliyordu.
Neden saldırmadığını, neden öldürmediğini, neden yakıp yıkmadığını.
Neden sabırlı olduğunu.
Neden yuva yaptığını.
Neden çözümden yana olduğunu, o an anladım.
Yerimden fırlayarak kadının iki elinden tutarak yüzüme getirdim. Öptüm, annemin ellerini öpercesine.
“Bir oğlun oldu!” dedim.
Sessiz bir şekilde uzun uzun bana baktı. Sanki o an beni kucaklayacak gibi geldi bana.
“Teşekkür ederim!” dedi kadın.
“İsmini umut koyacaktık değil mi?”
Kadın gözlerini bana dikmiş, sanki eşiymişim, kardeşiymişim gibi baktı, evet anlamında göz kapaklarını kapattı.
Ayrıldım.
Yolda giderken umutsuzluğa kapılmamak gerektiğini düşünürken, ünlü şairin dizeleri aklıma geldi.
En güzel çocuk:
Henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
Henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
Henüz söylememiş olduğum sözdür…
" Bu ne ilk ne de son olacak bir katliamdır. Bu topraklar kanlı topraklardır. Anadolu medeniyetler mezarlığı olmuş. Bu toprakların üzerinde birçok medeniyet, birçok inanç doğdu ve gelişti. Ve ne yazık ki gene bu topraklar bu medeniyetlere mezar oldu. Yeni gelenler yıktıkları, yaktıkları medeniyetlerin külleri üzerinde kendi medeniyetlerini kurdular. Düşün bir kere, bir yangın yerinin külleri üzerine bina yapılır mı hiç? Yapılsa bile bu bina fazla kalmaz, yıkılır. Yıkılsa gene iyi, binayı yapanlar da bu yıkıntıların altında kalır, yok olur. Bir anlamda iyi de oluyor; yok edersen yok olursun. Kimsenin ahı kimsede kalmamıştır derler ya."
308 syf.
·176 günde·Puan vermedi
3 gün süren ve devletin ortada dahi olmadığı bir katliam!
Bu katliam nasıl bir şey? Bunun izahı var mı? Bilen varsa bana da söylesin. O insanlar anlatırken, sanki benim annem, benim evladım o evlerde yakıldı, kesildi, dövüldü, tecavüze uğradı, katledildi...
Bunlar eğer Müslümansa, kusura bakmayın ama ben Müslüman değilim!

Kitabın tamamını bir iki günde okumaya dayanamayacağım için, bitirmem yaklaşık 6 ay sürdü. Her gün azar azar bile okuyamadım, haftada bir iki kere, bir kaç sayfa okudum dersem yalan olmaz galiba.
Bayram iznimde Kahramanmaraş'a gittiğimde, olayların olduğu mahallelerde gezmek, resim çekmek istiyordum ama fırsat olup o mahallelere gidemedim bu sefer.
Gerçi bir şey fark etmez ki, şehrin her yeri yangın yeri, her yeri vahşetin ana vatanı!
Bir insan, annesinin, babasının, evladının, komşusunun, kardeşinin katledilişini nasıl anlatabilir? Okudukça kendimi onların yerine koymak istedim ama, inanın düşüncesi bile nefesimi daraltmaya yetti.
O katliamda canlı kalanlar, yüreklerinin kaldırdığı derecede anlatmışlar her şeyi, ve yazar da bu anlatılanları kaleme almış. Yalansız, süslemeden, olduğu gibi aktarmış okurlarına.
O insanların günahı neydi? Onlar da bu toprakların insanı değil miydi? Onları da bir ana doğurmadı mı?
Onlar da o şehir için, adına Kahraman ünvanını getirmek için, hep birlikte savaşmadılar mı?
Hepsini geçtim de, Müslüman olan insan, cana, insana nasıl kıyar? Dinimizde bir cana kıymak var mı?

“40 kez hacca gitmiş gibi olacaksınız” diye diye kandırılan bir avuç cahil! insanları tek tek katletti!!

"Cehaleti iş başında görmekten, daha korkunç bir şey olamaz" demiş Goethe. İşte Maraş'ta cehalet, 1978 yılında iş başındaydı.

6 ayda bitirdiğim bir kitabı anlatmakta zor oluyor biraz ama kusura bakmayın, yazdıkça da insanın içindeki irini boşaltası geliyor.
Aslında bilinenleri anlatmaya ne gerek var değil mi? Bizler yine, kendimize dokunulmadığı sürece kör, sağır, dilsiz olmaya devam edeceğiz.
Bir olay duyduğumuzda, "a orada şu arkadaşım, şu akrabam, şu yakınım var, etkilenmiş mi acaba" diyen bir toplum olduk çıktık. Bunların harici bir vah vah, iki tüh tüh, bir kaç yazık ile, nasılsa ucu dokunmadı diye, devam edeceğiz olduğumuz yerden hayatı yaşamaya...
TA Kİ SIRA BİR GÜN BİZE GELENE KADAR...

İşte bu sıranın bize geleceği ile ilgili bir Alevi dedesi, bir hikaye anlatır ki ders alınası.
O bölümü biraz kırpıp, kendimce özetleyip aktarayım. Ne kadar doğru bir hikayedir, okuyup sizlerde nasibinizi alın...

" Sana bir hikaye anlatayım. Olmuş bir hadise. İyi dinle! Bak nasıl farkına varırsın. Düşenler düştüklerinde, düşmeyenler, bıyık altında gizli gizli gülenler sıranın kendilerine gelemeyeceğini düşünüyorlardı. Bak sıranın onlara da geldiğini kendin görürsün. Hikaye şöyle :
Yaz sıcağı yakıcı ve sıcak yüzünü gösterdiği bir gün, sabahın serinliğinde Ali Dede, Papaz Kirkor ve Şehmuz Hoca hedeflerine ulaşmadan yazın sıcağına yakalanırlar. Sıcaktan iflahları kesilir üçünün de, yürüyemez hale gelirler. Saatler süren yürüyüşten sonra bir tepeyi aşınca bir bahçe görürler.
Etrafı çevrili yeşil bir bahçe... Allah'ın lütfü diye sevinirler...
Velhasıl kısaca geçeyim burayı ben.. Bahçenin ortasında çeşmeyi görürler ve Allah'a şükredip ellerini yüzlerini yıkar, bol bol su içerler.
Suyun nimetlerini anlatırlar birbirlerine, su üzerine konuşurlar v.s....
Alevi dedesi elbiselerini çıkarıp, anadan üryan havuza atlar, serinler. Diğerleri müdahale eder: Yapma, etme v.s..
Dede bazı özlü sözler söyler, arkadaşları hayran hayran dinlerler.
Açlık başına vuran Kirkor bahçeden bir şeyler yemek ister, önce karşı çıkılır, sonra "yediklerimizin parasını çeşme başına koyarız" diye karar verilir.
Karınları doyurulur, fazlası çantalarına alınır, parası da çeşme başında bir taş altına, yarısı görünecek gibi konur.
Tam bahçeden çıkarken, önlerine biri çıkar.
Durum bahçe sahibine açıklanır, parasını koyduklarını da söylerler.
Peki der bahçe sahibi: "Ya içtiğiniz su? Yıkandınız, suyumu kirlettiniz"
Bir tartışma başlar, Ali Dede, o Allah'ın suyudur der, bahçe sahibi hayır burayı satın aldım içindeki benimdir der, v.s.. Tartışma uzar, kavgaya dönüşür.
Bahçe sahibi, önce Kirkor'u alır karşısına: " Papaz efendi, hadi bunlar Müslüman! Dinimiz bir, dilimiz bir. Sen neyine güvendin de girdin bir Müslümanın bahçesine?" der ve girişir papaza, sopa ile bir güzel döver, bir kenara bırakır.
Döner Ali Dede'ye : " Sen söyle Ali Dede; namaz kılmazsın, oruç tutmazsın, sen niye girdin bahçeme?" Ali Dede de bir şeyler anlatmaya çabalar ama, o da dayağı yer papazın yanına yığılır.
Sıra gelir bizim hocaya. Hocanın karşısına geçen bahçe sahibi, hiç yüzüne bakmadan:
"Behey Hoca Efendi seni dinimizden bildik! Dinimiz bir, dilimiz....?" orada durakladı cümlesini tamamlamadan:
"Bunları niye soktun bahçeme? Müslüman olan Müslümana bunu yapar mı?" der ve onu da diğerlerinin yanına yığar.
Şehmuz Hoca yerde yaralı inlerken, Ali Dede:
"Biz başta Kirkor'u dövdürmeyecektik"
Şehmuz:
"Haklısın, biz bunu hak ettik, bu bize daha azdır" der.

"İşte böyle yeğenim; bu memlekette Ermeniler, daha sonra Rumlar katledilip, yerinden yurdundan edilirken biz Aleviler sessiz kaldık. Sonra sıra biz Alevilere geldi. Bizleri de yok ederlerse sıra Şehmuz Efendi'ye gelir. Hani "dilimiz" deyip duraklamıştı ya bahçe sahibi, sıra Kürtlere gelecek, Sünni de, Müslüman da olsalar onların sonu biz ve bizden öncekiler gibi olur. Bir kere ağaca kurt girmemeli, girdi mi kurt, o kurt, o ağacı kemirir. O kurdu temizlemek gerekir. Yoksa yer bitirir bu topraklardaki o güzelim inançları, kültürleri" dedi.

Okuyun ki, çocuklarınıza daha iyi bir gelecek vermek için elinizden geleni yapın... gerçi her gün o günlere döndürülmek için bir çaba harcanan günümüzde ne kadar verimli olabiliriz ki, bu da bir muamma.
Türkü, Alevisi, Kürdü, Lazı, Çerkezi, gürcüsü, Ermenisi... hepimiz kardeşiz! Ayırım yapanlara bunu anlatabileceğimiz ve uygulayabileceğimiz yarınlar görelim inşallah.

Katliamın Bilançosu :
Resmi verilere göre 105 Alevi öldürüldü. Ancak, Ölenlerin daha fazla olduğu söyleniliyor ki mutlaka da öyledir, malum bu ülkede bu durumlara alışığız biz.
Alevilere ait 200’den fazla ev yakıldı.
Saldırganlar Adana Spor Salonu'nda yargılandı. 23 yıl süren davalar sonucu 29 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1-24 arası hapis cezası almıştır.
Tabi her zamanki gibi bu olayda da, katliamda önemli rol oynayan 68 kişi sırra kadem basmıştır.
Nedense idamlar müebbete çevrilerek, 1991 yılına gelindiğinde o katliamdan bir sanık bile ceza evinde olmayacaktır.
Kimileri milletvekili, kimileri politikacı ve kimileri yeni zengin olarak yaşamaya devam edeceklerdir....

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 7 okur okudu.
  • 1 okur okuyacak.