Franz Werfel

Franz Werfel

Yazar
9.1/10
15 Kişi
·
41
Okunma
·
4
Beğeni
·
524
Gösterim
Adı:
Franz Werfel
Unvan:
Yazar
Doğum:
Prag, Çek Cumhuriyeti, 10 Eylül 1890
Ölüm:
Kaliforniya, ABD, 26 Ağustos 1945
1890 yılında Prag kentinde doğdu. Edebi çalışmalarına şiir ile başlayan Werfel'i büyük ozan Rilke 1914 yılında "gelecek kuşağın temsilcisi" olarak nitelendirdi. 22 yaşında Leipzig Üniversitesi'nde felsefe dersleri verdi. I. Dünya Savaşında üç yıl Rus cephesinde askerlik yaptı. Bu deneyim, yapıtlarını belirleyen barışçı görüşü temellendirdi. Viyana'ya yerleşti, Nazi yükselişi sırasında önce Prag'a, sonra Paris'e yerleşti. Eşi Alma ile birlikte maceralı bir kaçıştan sonra Amerika'ya ulaşmayı başardılar. 26 Ağustos 1945 günü, yerleştikleri Beverly Hills'de 55 yaşında öldü. Son kitabı, "Doğmamışların Yıldızı"nı yeni tamamlamıştı. Diğer yapıtları: "Küçük Burjuvanın Ölümü", "Verdi", "Katil Değil Ölen Suçlu", "Jeremia, Sesi İşit!", " Jacobowski ve Albay"dır.
Talihin, eşitlik ilkesini hiç gözetmeden dağıttığı zenginliklerden biri de, genel olarak "karakter" adı verilen özelliktir.
Franz Werfel
Sayfa 13 - Helikopter
Gabriel, çeşitli halkların hükümet makamlarının kendilerine özgü kokuları olduğunu biliyordu. Fakat hepsinde ortak olan yan, bu küçük insanların, iktidarların faaliyetlerini bir doğa felaketi gibi kabul edişlerindeki korku ve teslimiyet kokusuydu.
Homeros'un tüm kahramanları, zaferin ya da yenilginin silahların takdirine bağlı olduğunu sanırlar. Oysa kahramanların savaşı, insan kaderini belirlemek için, onların başlarının üzerinden haykıran tanrıların sürdürdüğü savaşın bir yansımasıdır sadece. Fakat tanrılar da savaşlarının, huzurun ve huzursuzluğun kaynağı olan en yüce olanın bağrında çoktan sonuçlanan savaşın yansıması olduğunu bilmezler.
Halklar anayasalar kadar çabuk değişmiyorlardı ve reformlar kağıt üzerinde, gerçekliktekinden daha hızlı uygulanıyordu.
Mükemmel bay papaz, Ben her zaman, her türlü politik kararda önce ahlaki niteliği hesap etmenin gerekliliğini savunuyorum.
720 syf.
·12 günde
Bu okuması oldukça zor ve acıyı en içinizde hissetmenize neden olan kitap için bir şeyler söylemek oldukça zor. Savaş ortamı içerisinde ölüme sürgün edilen, bu sürgüne direnen Ermeni halkının gerçek direniş öyküsü. Yokluğun içinde tekrar var olmaya çalışırken insanı ve uygarlık değerleri ile çatışan bir toplumsal varoluş hikayesi bile okunabilir.
720 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Hep okumak istediğim halde bir türlü okuyamadığım kitaplardan biridir “Musa Dağ’da Kırk Gün”
Belki de bu kitabı çok okumak isteğimin altında yatan sebeplerinden birisi de atalarımın anlattığı Ermeniler ile ilgili o güzel anıların izini sürmektir.
Kozan’da, Ermenilerle iç içe yaşamış, onların uğradığı haksızlıkların tümüne defalarca maruz kalmış Türkmen boylarından birine mensup olmam da benim için kitabı önemli kılan faktörler arasındaydı elbette.
Bu olayları birebir yaşamış atalarımın anlattıkları ile tarihi gerçekler kitabın abartısız ve politik kaygılardan uzak, belgesel nitelikte olduğunu göstermektedir.
Hatay’ın Samandağ bölgesinde bulunan Musa Dağ ve çevresinin coğrafi durumu ile dağdaki kalıntılar da kitabı doğrular niteliktedir.
Kitabın belki de en önemli tespiti “Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü Ermenilerin cesetleri üzerinde olacak" öngörüsüdür ki, evet Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü Ermenilerin cesetleri üzerinde olmuştur.
Zira Ermenilerin gitmesiyle Osmanlı, hekimlikten, cebeciliğe, demircilik, dokumacılık, marangozluk, kuyumculuk, semercilik, nalbantlık, taş isçiliğine kadar neredeyse bütün zanaat ve ticaret erbabı ile eğitimli okumuş insanını kaybetmiş oluyordu.
Osmanlı’da tahta çıkanın kardeşlerini boğdurması Fatih tarafından kanun haline getirilmişti ve 3. Mehmet tahta çıktığı gün 19 kardeşini boğdurarak bu konuda rekor kırmıştı.
600 yıl boyunca kaç şehzadenin boğdurulduğu, hamile olma ihtimaline karşı kaç şehzade cariyesinin taş bağlı çuvallara konulup, denize atıldığını bilmiyoruz fakat 600 yıl boyunca 44 sadrazamın boğdurulduğu kesin.
Hazindir ama altı bin askerin bir gecede katledildiği hadisenin adını “Vaka-i Hayriye (Hayırlı Olay)” koymuş bir milletiz biz Türkler.
İyi de Osmanlı öyle de Cumhuriyet’in sicili Osmanlı’dan daha mı iyi?
Keşke öyle olsa ama ne yazık ki öyle değil maalesef.
Ne yazık ki, İttihatçıların yaptığı bu zulüm, ne ilk ne de son olmuş, ne halkımız ne de siyasetçimiz bu çöküşten hiç ders çıkarmamış ve cumhuriyet döneminde de bu tarz haksızlıklar, hukuksuzlar, zulümler hep var olmuştur.
Örneğin hanedan mensupları ve 150’liklerin sürgün edilmesi veya İstiklal Mahkemelerinin estirdiği devlet terörünün Ermeni tehcirinden daha masum olduğunu iddia edebilir miyiz?
Bir hanedan mensubu bu konuda: “Biz Söğüt’ten elde kılıçla çıkıp Viyana’ya kadar gidenlerin torunuyduk. Biz hiçbir vakit Türkiye’nin fenalığını düşünmedik. Ama bu memlekete 600 sene hizmet ettikten sonra bir gece ansızın hazırlanmamıza bile müsaade edilmeden apar topar kovulduk.” Diyor.
Fırka-ı İslahiye’nin Sis’te (Kozan) 1865’te yaptığı icraatlar ve ardından gelen zorunlu iskân veya Dersim Tertelesi, İstanbul Rumlarına karşı 1955, 6-7 Eylül yağma talanı, 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat, Ergenekon – Balyoz, FETÖ davaları ve daha niceleri kendi halkımıza yaptığımız zulümler değil midir?
Maraş, Çorum, Sivas’ta kendi kanımız, canımız, ırkımızdan insanlara Ermeni, Rum vatandaşlarımıza reva gördüğümüzden daha acımasız, daha insafsız, daha utanç verici saldırı ve katliamlarda bulunmadık mı?
Biz Türkler gibi, yazmayan ve okumayan toplumların maalesef hafızaları da olmuyor.
Bu konuda Ermenilere ne kadar teşekkür etsek azdır.
Zira Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde Türklere, Müslümanlara karşı da bunun gibi sayısız tehcirler, zulümler, haksızlıklar, hukuksuzluklar olmasına rağmen, Ermeniler kendilerine karşı yapılan bu zulmü unutmadı ve unutturmadılar.
Bu arada öz be öz bir Avşar Türkü olan Dadaloğlu’nun Osmanlı ve Fırka-ı İslahiye’nin zorunlu iskân zulmüne kaşı şu haykırışıyla, Musa Dağ direnişi arasında bir fark olup olmadığı konusunu da okuyucunun takdirlerine arz etmek isterim.
(Kalktı göç eyledi Avşar elleri
Ağır ağır giden eller bizimdir
Arap atlar yakın eder ırağı
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

Belimizde kılıcımız Kirman'i
Taşa geçer mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın dağlar bizimdir

Dadaloğlu’m yarın kavga kurulur
Öter tüfek davlumbazlar vurulur
Nice koç yiğitler yere serilir
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir.)
Günümüzde her yıl binlerce kişi, ezan okunan ülkelerden, “kâfir” diye andıkları, çan çalınan ülkelere kaçabilmek için can veriyorsa, artık kendimizle yüzleşmenin, hukuksuzluğa, adaletsizliğe, yolsuzluğa, yağmaya talana “dur” demenin zamanı gelmedi mi?
İttihatçı kafasının “benden değilsen ölümlerden ölüm beğen” anlayışının 600 yıllık imparatorluğu nasıl on yılda paramparça ettiği gerçeği, herhalde bu kitapta anlatıldığı açıklıkta hiçbir yerde anlatılmamıştır.
Günümüzde, çevre, doğa, hukuk, adalet, hapishaneler, eğitim, sağlık, ekonomi ve yoksulluk konularına bakınca, içinde bulunduğumuz durumun sürdürülebilir olduğunu herhalde hiç kimse iddia edemez.
Kendimizle yüzleşmemiz için bu kitabın iyi bir başlangıç olması dileklerimle.
İyi okumalar.
720 syf.
·Puan vermedi
Kimi zaman öyle kahramanlar çıkar ki, halkının içinde bulunduğu umutsuzluğa umut ışığı olur onları içine düştükleri kuyudan kurtarır. Kitap da anlatılan umutsuz halk Ermeniler kahraman ise Gabriel Bagratyan.

Kitap 1915 yılında İttihat ve Terakki'nin çıkardığı Techir Kanununu ile yurtlarından zorla göç ettirilen Ermenilerin ve eski Osmanlı zabiti Gabriel Bagratyan'ın gerçek hikayesini anlatıyor. Çıkarılan yasa ile Ermeniler ülkenin iç kesimlerinde Suriye kırsalına doğru gönderiliyor. Bu yolculuk sırasında 1 milyon Ermeni'nin hayatını kaybetti.

Avrupa'da iyi bir yaşam süren ve fabrikaları olan Gabriel başına geleceklerden habersiz tatil için ülkesine geliyor. Bir anda tüm hayatı değişen Gabriel kaderini halkının kaderi ile birleştiriyor ve onlara önderlik yapıyor. 'Kaderine' razı olan halk önderlerinin aksine direnmeyi seçen Gabriel Musa Dağ'a çekiliyor. Burada 49 boyunca, üzerlerine tüm gücüyle saldıran tam donanımlı Osmanlı ordusu ve çetelere karşı direniyorlar. Tüm bu direniş boyunca başta Bagratyan ailesi olmak üzere Ermenilerin yaşadığı çelişkileri, acıları, sevinçleri okura en ince ayrıntısına kadar aktarıyor.

1915 yılına, Ermenilerin yaşadığı acılara dair soruları olanların mutlaka okuması gereken bir kitap. Sayfa sayısından korkmayın çok akıcı bir çırpıda bitiyor.
720 syf.
·Beğendi·9/10
Biraz ağır ama ufkunuzu , düşünce tarzınızı etkileyebilecek bir kitap . Sizi bilemem ama ben epeydir etkinindeyim . Uzun bir kitap ve tek seferde 50 sayfa okuyacağınız bir kitap degil başlarda. Ama bir kısımdan sonra kendinizi olayın içinde görüp kitabı yaşıyorsunuz

Yazarın biyografisi

Adı:
Franz Werfel
Unvan:
Yazar
Doğum:
Prag, Çek Cumhuriyeti, 10 Eylül 1890
Ölüm:
Kaliforniya, ABD, 26 Ağustos 1945
1890 yılında Prag kentinde doğdu. Edebi çalışmalarına şiir ile başlayan Werfel'i büyük ozan Rilke 1914 yılında "gelecek kuşağın temsilcisi" olarak nitelendirdi. 22 yaşında Leipzig Üniversitesi'nde felsefe dersleri verdi. I. Dünya Savaşında üç yıl Rus cephesinde askerlik yaptı. Bu deneyim, yapıtlarını belirleyen barışçı görüşü temellendirdi. Viyana'ya yerleşti, Nazi yükselişi sırasında önce Prag'a, sonra Paris'e yerleşti. Eşi Alma ile birlikte maceralı bir kaçıştan sonra Amerika'ya ulaşmayı başardılar. 26 Ağustos 1945 günü, yerleştikleri Beverly Hills'de 55 yaşında öldü. Son kitabı, "Doğmamışların Yıldızı"nı yeni tamamlamıştı. Diğer yapıtları: "Küçük Burjuvanın Ölümü", "Verdi", "Katil Değil Ölen Suçlu", "Jeremia, Sesi İşit!", " Jacobowski ve Albay"dır.

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 41 okur okudu.
  • 5 okur okuyor.
  • 33 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.