Güneş Karabuda

Zaman Bahçesinden Portreler yazarı
Yazar
7.7/10
9 Kişi
32
Okunma
0
Beğeni
1.523
Görüntülenme

Hakkında

1933’de İzmit’de doğdu.Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Paris’te hukuk öğrenimini yarıda bırakıp bir süre gazetecilik ve foto muhabirliği yapan Karabuda, 1960’ta eşi yazar ve yönetmen Barbro ile televizyon filmleri yapmaya başladı. Başta İsveç Televizyonu(SVT) olmak üzere değişik Avrupa ve Amerika televizyonlarına, dünyanın dört köşesinden yüze yakın sosyal, kültürel ve siyasal konulu belgesel hazırladı. Uzun yıllar Ortadoğu ve Uzakdoğu ülkelerinde çalıştı. Afrika’da ve Latin Amerika’da çekimler yaptı. Şili’de Allende iktidarı sırasında İsveç Televizyonu’nun Latin Amerika temsilciliğinde bulundu. Gine-Bissau, Mozambik, Zimbabwe’nin (Rodezya) bağımsızlıklarına kavuşmalarına kamerası ile tanık oldu. Aralarında Nuhun Gemisi(1961), Ateşte Yürüyenler(1966), Mayıs 68 Paris(1968), Vietnam Cehennemi(1969), Pablo Neruda(1971), Boğaziçine Sığınanlar(1990), Turkuaz(1990) gibi yapıtların da bulunduğu birçok belgesele imza attı. Başta eşi Barbro (Menekşe Koyu) olmak üzere Tunç Okan (Otobüs) Ömer Kavur (Yusuf ile Kenan) ve Türkân Şoray’ın (Yılanı Öldürseler) uzun metrajlı filmleriyle TRTiçin çekilen bazı oyunlarda(Kaldırım Serçesi, Keşanlı Ali Destanı) görüntü yönetmeni olarak görev yapan Karabuda’nın Jacques Preevert’in şiirlerini görüntülediği Paris(1961) adlı fotoğraf kitabının yanısıra Mekke’ye Yolculuk(1966), Türkiye(1967) ve Gine-Bissau(1976) adlı kitapları bulunmaktadır.
Ünvan:
Türk Gazeteci ve Foto Muhabiri
Doğum:
İzmit, 1933

Okurlar

32 okur okudu.
31 okur okuyacak.

Okur demografisi

Kadın% 43.3
Erkek% 56.7
0-12 Yaş
13-17 Yaş
18-24 Yaş
25-34 Yaş
35-44 Yaş
45-54 Yaş
55-64 Yaş
65+ Yaş
Reklam

Alıntılar

Tümünü Gör
Bugün resim yapmak kolaylaştı, boyalar belli, tekniği belli, bazı kaideleri öğrenerek resim yapmak zor değil. Bir resmin gerisinde ne var; onu sezmek, anlamak önemli.
Sayfa 92 - Yapı Kredi Yayınları·Kitabı okudu
Sa­mi­ye Tey­ze­nin Ağa­be­yi
Ya­kın dost­la­rı­mız­dan bi­ri­si de, kom­şu­muz Sa­mi­ye tey­zeydi, oğ­lu Hik­met’le ay­nı yaş­tay­dım, kı­zı Ay­şe biz­den bi­raz da­ha kü­çük­tü. Bu kom­şu­muz­la il­gi­li, her­ke­sin bi­lip de yük­sek sesle söy­le­me­diği bir ger­çek var­dı. Sa­mi­ye tey­ze­nin ağa­be­yi ha­pis ya­tı­yor­du. Ço­cuk ka­fa­mız­dan ne­ler geç­mi­yor­du ki, o azı­lı bir ka­til mi, yok­sa soy­gun­cu ­muy­du? Fe­na hal­de me­rak et­tiğim bu ko­nu­yu ki­me sor­sam, “Sen da­ha kü­çük­sün, an­la­maz­sın!” ce­va­bı­nı alı­yor­dum. Bir gün da­ya­na­ma­ya­rak ba­ba­ma sor­dum. Za­ten asık olan yü­zü, iyi­ce cid­di­leş­ti ve “Bak oğlum, o adamne ka­til, ne ­de soy­gun­cu! O bir şa­ir, hem­de çok iyi bir şa­ir! Ba­zı önem­li in­san­lar onun şi­ir ve fi­kir­le­rin­den hoş­lan­mı­yor­lar, bu yüz­den ha­pis­te!” de­di. Ço­cuk ka­fam iyi­ce ka­rış­mış­tı, bi­ri­si­nin şi­ir ya­zıp dü­şün­dü di­ye ha­p­se atıl­ma­sı­na ina­na­mı­yor­dum! Ama ge­ne de mut­luydum, çün­kü Sa­mi­ye tey­ze­nin ağa­be­yi Nâ­zım Hik­met’in ka­til ol­ma­dığı­nı öğ­ren­miş­tim!
Sayfa 10·Kitabı okudu
Reklam
Reklam