Hasan Aslan

Hasan Aslan

YazarÇevirmen
0.0/10
0 Kişi
·
64
Okunma
·
0
Beğeni
·
3
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
“Ivan Denisovic’in Bir Günü” romanından sonra Soljenitsin Sovyet hükümetinin sansür konusundaki tutum değişikliğine ve hoşgörüsüne güvenerek “İlk Çember” romanını yayımlayabileceğine inanmıştı ve bu romanı 1955’te Kazakistan’da sürgündeyken yazmaya başladı ve ilk taslağını 4 yıl sonra bitirdi. Bu ilk taslaktaki 87 bölüm (İngilizce versiyonu 96 bölümdü) Soljenitsin’in kendisi tarafından kasten sansürlendi çünkü sonraki kitaplarının Sovyetler Birliği’nde yayımlanmasına zemin hazırlamak istiyordu. Bazı bölümleri çıkardı, bazılarını kısalttı ve kitabın Sovyet karşıtı bölümlerin tonunu hafifletti. Ne var ki roman reddedildi. Romanın yayımlanması bundan sonra bir 10 yılı bulacaktı. 1968’de baskıcı hükümetin kitabını asla yayımlamayacağını düşünen yazar sansürlü baskının batıda yayımlanmasına izin verdi, kitap bu haliyle bile bir şaheser olarak nitelendirildi.

Kitap Moskova açıklarında Mavrino denen bir bölgede geçiyor ve 281 tutuklunun gizli bir bilimsel araştırma merkezinde 24 ila 27 Aralık tarihleri arasındaki zaman diliminde yaptıklarını anlatıyor. Buradaki kamp diğer Sovyet kamplarından farklıdır. Tutukluların yeterli yiyeceği, içeceği, temiz kıyafetleri ve sıcak yatakları vardır. Gulag’la kıyaslandığında cehennemin ilk dairesidir burası. Ellerinde özgürlük yoktur, dış dünyayla temas yasaktır. Sevdiklerinden tek bir mektup almadan yıllarca burada kalmaktadırlar. Şanslı olanlar yılda bir kez eşleriyle görüştürülüyor. Ama yine de cehennemdir sonuçta. Kitabın adında Dante’nin “İlahi Komedya” kitabındaki cehenneme açık bir gönderme vardır. Cehennemin ilk dairesinde masum Hristiyanlar vardır. Burada da masum tutuklular vardır. Aslında ülkenin tamamı Stalin tarafında bir ceza kolonisine dönüşmüş durumdadır. Soljenitsin 1947-1950 yılları arasında Mavrino’da 3 yıl geçirdi. Burası politik, ruhsal ve zihinsel gelişiminde çok önemli etkisi oldu.

Kitaptaki başlıca karakterler: mahkûmlar, gardiyanlar, enstitü müdürleri, savunma bakanlığı müsteşarları, Stalin, 3-4 Rus kadın ve pek çok sönük bürokrat. Karakter sayısı bir hayli fazla ama bunlardan sadece birkaç tanesinin önemli olduğunu anlıyoruz. Olaylar da zaten belli başlı birkaç hükümlü ve gardiyan tarafından anlatılıyor. Aslında burada anlatılan her olay tüm hükümlüler için geçerli. Bir mahkûmun hikâyesi diğer mahkûmların hikâyesinden hiç de farklı değil ve bir süreden sonra olayların kimin anlattığı değil olayların neler olduğunu daha bir ön plana çıkıyor. Zeklerin(tutuklu) hepsi bilim adamı vasfına sahip ve neredeyse hepsi benzer sebeplerden oraya götürülmüş. Stalin’i eleştirmek, hükümet politikasına karşı gelmek ya da aleyhinde söz söylemek hepsinin orada bulunmasının ortak sebebi.

Kitapta belli bir olay örgüsü olmadığı gibi belli bir ana karakter de yok. Parça parça bir anlatım söz konusu. Zamanda ve mekânda sıçramalar bir hayli fazla. Projeksiyon kimin üzerine dönüyorsa ana karakter o oluyor. Bu bazen Stalin, bazen bir tutuklu, bazen insaflı bir gardiyan, bazen de üst düzey bir komutan. Yalnız karakterlerden biri var ki ismini vermemek olmaz: yazarın doğrudan kendisini temsil eden Gleb Nerjin. Bu yönüyle kitap bir nevi otobiyografik bir roman havasına giriyor. Tolstoy’un karakter betimlemesi gibi her bölümün bir ana karakteri var ve bu karakter birkaç bölüm bu şekilde romanı götürüyor, ardından sahneye başka biri giriyor ve ana karakterimiz o oluyor. Bu sayede Sovyet Rusya’nın panoramik manzarasını seyretmiş oluyoruz. Geriye dönüşlerde Moskova ve Rus köylerindeki yaşamın nasıl olduğunu anlıyoruz, bu sayede karakterlerin geçmişleri hakkında da bir takım bilgilere ulaşmış oluyoruz. Kitap ilerledikçe hapishane hayatının tam bir fotoğrafını seyretmiş oluyoruz. Mahkûmların tarih, Rusya ve kendilerini yok eden sistem hakkındaki görüşlerini dinliyoruz. Kiminin eşleriyle olan ilişkilerine de şahit oluyoruz. Pek çok tutuklunun mahkûmiyet hayatı ve mevcut düzene karşı verdikleri tepkiler ve uyum sağlama süreçleri de gerçekçi bir dille anlatılıyor.

Soljenitsin’in Sovyet Rusya hakkındaki görüşleri konusunda tarih bize yanılmadığını gösterdi. Gerçeği herkesten önce görmüş ve tüm korkunç detaylarıyla bunu açığa çıkartabilme cesaretini göstermiştir. Bir yazarı da yazar yapan vasıflardan biri de bu olsa gerek: şartlar ne olursa olsun hakikati dile getirmekten korkmamak!
NOT: İçerikte bulunan paylaşım ve linkler bir amme hizmetidir
https://www.youtube.com/...HHU4HZgyAY&t=32s ARKA FON
Stalin, kelime olarak çelik adam manasına geliyor bu bir diktatör için nefis ve leziz bir isim değil mi?
Kara kaş kara göz, pos bıyık, maço bir görüntü, Gürcü şivesi, katı ve huzursuz bir karakter
bize bu kitapta Trt 2 Ressam Bob edasıyla adeta resmedilmiş. Buradan çıkardığımız ders
Soljenitsin'in aslında son dönemlerde yaşamış azılı bir hiciv ustası olduğudur. E yayınlarından
okuduğum bu güzide eser uzun soluklu bir sistem eleştirisidir.Karakter sayısı bir hayli fazla
bölümler halinde sahneler farklı, şahıslar çeşitli, diyaloglar yoğun. Çayı fıstığı hazırlayın
mevzu derin. Soljenitsin bu eseri kaleme aldığı vakit Gulag'da siyasi suçluydu.
Kitabın ismi neden İlk çember dur onu da söyleyeyim Dante'ye gönderme var burada Dante'nin
Cehennem adlı eserinin en hafif bölümü birinci kademedir orda cehennemlik olan kişiler diğerlerine
nazaran daha az azap görüyor. Soljenitsin bu ismi şu sebeple veriyor cezalılar bu eserde kültür ve kariyer
olarak yüksek seviyeli insanlar bilim adamı, aydın kılıfına bürüyebileceğimiz karakterler ki zaten öyleler
Politbüro, manası 1917’deki Ekim Devrimi’nden Sovyetler Birliği yıkılana kadar, Komünist Parti’nin politikalarının belirlendiği en yüksek karar organıydı.
Özetle ülkeyle ve sistemle ilgili her şeye burada karar verilirdi. Bu yapı bu insanları türlü sebeplerden ötürü mesela Amerikalı bir turist ile dostluk kuran
bir şahsın içeri girmesi olayı misali cezalandırıyor onları devlet adına cüzi bir gelir ve kısıtlı imkanlarla çalıştırıyor plan ve programlarında görevlendiriyor
kısacası. Ben bu kitapta iki karaktere takıldım birisi ana birisi ara karakter. Ana karakterlerden biri olan Nejrin olaylara tam bir spectator gavurun deyimiyle. Kendi
dünyası var ama yazar onu genel manada ele alarak etrafı iyiden iyiye incelemiş eksik yönü ise detaylarda boğulmuş ama şimdi adamcağızda haklı kardeşim
mapus, Gulag felan filan derken yoğunlaşıyor bu işlere haliyle. Gulag demişken Sovyet rejimi, Hitler’den daha çok sayıda toplama ve çalışma kampı (476 adet) kurmuştu.
Bu toplama kamplarının sorumluluğu gizli servis NKVD bünyesinde kurulan GULAG (Islah/Çalışma Kampları Merkezi Yönetimi) masasına aitti.
Zamanla tüm kamplar, kısaca Gulag olarak isimlendirildi.
Bu kamplardaki toplam nüfuz döneme göre 500 bin ila 2 milyon arasında değişiyordu.
Sovyet kayıtlarına göre 1929-1953 yılları arasında Gulaglardan 14 milyon kişi geçmişti.
1934-1953 yılları arasında 1 milyon 54 bin kişi bu kamplarda, Sovyet sanayileşmesi uğruna ölesiye dek çalıştırıldığı için hayatını kaybetti.
NKVD kavramı ise hepimizin KGB günümüzde FSB diye geçiyor, devletin istihbarati organı. Ara karakter olarak ise Bobinin diyorum çünkü alayına isyan inadına Cska tribinde olan bu abimiz
karakterinden ödün vermeyen düzgün bir insan şu devirde önemi ne çok öyle değil mi ? Yoldaş Şişkin gibi gardiyan rolündeki karakterler hapishane ortamlarının olmassa olmazlarıdır zaten
kendi canı yanmadığı için kör sağır dilsiz modu açık olan bir tip. Muhalif yazar Soljenitsin bu eserde eğitim açısından yüksek seviyeli insanların bozulmuş bir sistemde çektiği
sıkıntıları anlatıyor özet olarak. Kitapta Stalin'in dediği gibi Kurtulun bu adamdan !!! ben Soljenitsin'den kurtulmak maksatlı külliyatını bitirmek istiyorum fırsatım olursa sizlere de tavsiye
ediyorum yapım ve yayında emeği geçenlere teşekkürleri bir borç bilirim esen kalın.

https://www.youtube.com/...LhGJbctJc&t=132s paylaştığım bu videonun 1:30 ve 1:50 bölümlerini izlerseniz kitabı bitirdiğimde yaşadığım tepkiyi görebilirsiniz.
Sevgili arkadaşım Tuco’nun tavsiyesiyle okuduğum Adımlar; Birbirinden bağımsız parça parça anlatılmış düşündüren bir kitap.
Alışageldiğimiz kitaplardan bambaşka, aykırı bir kitap.
Yazar; sanki içimizde gizlediğimiz istenmeyen duyguları açığa vurarak, insanın kendisiyle yüzleşmesini sağlamaya çalışmış. Cinselliğin ve şiddetin gücünü gözler önüne sermiş. Korkunç detaylar insanı düşündürmekte...
Beni Jerzy Kosinski’yle tanıştıran Değerli arkadaşım Tuco’ya teşekkür ediyorum.
Tanışma kitabım olan Adımlar alışık olmadığım bir tarzda anlatıma sahip olmasına rağmen, Jerzy Kosinski etkilendiğim ve diğer kitaplarını da okuma isteği ile dolup taştığım yazarlar listesinde yerini almıştır. Hayırlı olsun :)
Adımlar kitabında anlattığı hikayeler yer yer kafamı duvarlara vurma isteği uyandırdı. Sarsıcıydı.
Kitap, ilgi uyandırıcı bir anlatıma sahip bir hikaye ile başlıyor. Sonrasında bir çok farklı hikayenin rüzgarında savrulduğumu hissettim. Geçişler o kadar keskin ki bir önceki hikayenin sarsıntısı henüz devam ederken bir baktım başka bir hikayenin içindeyim çoktan. Bu hikayeler arasına kitabın başındaki hikaye kahramanlarının (bir çift) sizi derin düşüncelere sevk edeceği diyaloglar serpiştirilmiş. Tasvirlerindeki olağanüstülük üzerimdeki etkiyi bu denli arttırdı sanırım. Biraz argo bir deyimle aşmış bir yazar olduğunu düşünüyorum. Hikayeler çoğunlukla cinsellik ve vahşet içeriyor. “Neden okudum ki bunu” dersiniz ya bazen heh işte öyle hikayeler bunlar. Ama bu, hikayenin kötü olmasından kaynaklı çıkan bir ses değil, var olan kötülüklere gözünüzü kapatıp görmemezlikten gelmeyi tercihinizden kaynaklanan bir ses.
Ayrıca, yazarın çok ilginç bir hayat hikayesi de var. En diplerden en yükseklere çıkmış, “yeter bu kadar, bana müsaade” deyip çekip gitmiş.
Yine beni iliklerime kadar sarsan bir Kosinski kitabı. Boyalı Kuş'tan sonra yazdığı ikinci kitap. En az Boyalı Kuş kadar etkileyici ve sarsıcı. Bu kez yine insanın vahşeti, caniliği, barbarlığı ve doyumsuzluğuyla yüzleştiriyor bizi Kosinski. Anlatım çok net betimlemelerle yüzümüze çarpıyor insanın bu yüzünü. Kitapta yazanlar ne yazık ki tepki vermediğimiz, biraz kabullendiğimiz olaylar. Cinsel sapkınlıklar, hile dönen oyunlar, tacizler, tecavüzler, parası olanın kazandığı, renginden dolayı insanların aşağıladığı bir dünya bu kitap. Kitapta aralara serpiştirilmiş iki sevgilinin diyalogları kitaba güzel bir tat bırakmış. Mutlaka okunmalı ve üzerine düşünülmeli.
Bu kitabı okumadan önce yazarın "Boyalı Kuş" adlı eserini, keşke bitmese dilekleriyle okumuş ve hayran kalmış biriyim. Dolayısıyla tam olarak aynı olmasa da benzer bir beklenti içerisindeydim. Tamamen hayal kırıklığı yaşadım. Olay örgüsü yok. Bir hikayeyi okurken bir de bakmışsınız başka bir olaya geçmiş. Şöyle bir kendimi sarsarak yeniden bağlantının koptuğu yere dönmek zorunda kalıyordum ve bu çok sık tekrarlanıyordu. Cinselliği ve şiddeti ele almış yazar. Ama az önce de belirttiğim üzere belirli bir kurgu yok. Olaya doğrudan giriş yapıyor. Karakterleri tanımıyorsunuz o fırsatı vermiyor. Anlatıcının diliyle yazılmış ve diğer herkesten dostum, sevgilim gibi terimler kullanmış. Bir olayı okurken tam ortasında kesiliyor ve başka bir olaya geçiş yapıyor. Kitap sizi alıp götürmüyor. Siz bu konuda çabalıyorsunuz. Ancak sürekli engeller koyuyor önüne. Uzun lafın kısası tam bir hayal kırıklığı oldu nu kitap.
Eski ve kıymeti hala tam olarak bilinmeyen bir kitapla tanışmaya ne dersiniz? Size mutlu bir son vaat etmiyorum, size gerçeklerin, düzenin en çarpıcı; en yaralayıcı halini bir çocuğun gözünden, gerçek bir hikayeden okumayı vaat edebiliyorum sadece.

6 yaşında bir çocuğun gözünden dünya ne kadar kötü olabilir?

"Akşamları odamda kitap okurken komşu mutfaklardan birinde kızaran etin kokusu burnuma gelir, insan dilediği kadar et bulursa ne hisseder, onu çıkarmaya çalışırdım. Düşüncelerime yol verir, her yemekte et yiyen bir ailenin çocuğu olduğumu kurar, sonra bu boş hayallerden bezip ayağa kalkar, bana acı çektiren kokuyu duymamak için pencereyi kapardım."

Adı Richard Wright kendisi siyahi bir Amerika'lı yazar. Bu kitabı da kendi otobiyografisi olarak kaleme almış. Dönemin beyazlarının, siyahlara olan eziyetini tüm gerçekliği ile anlatmış. "Bayım demediği için patronundan yediği dayağı, sürekli uğradığı küfürlü hakaretleri, bir siyah kadının, beyazlarca 'borcunu ödemedi" diye tecavüze uğramasını, tren istasyonundaki beyaz ve siyah bilet kuyruklarını ve trendeki ayrı koltukları..." "Kara Çocuk" doğmanın bedeli de kara olmuş.
Soljenitsin'in sevdiğim bir diğer eseri. Eski püskü, sararmış solmuş kapağına, dökülen yapraklarına rağmen zevkle okuduğum, nette hakkında fazla yoruma ulaşamayacağınız bir kitap. Yabacı kaynakları araştırmadım hiç, belki onlar daha ilgilidir bu kitaba. 10 bölümlük bir filmin kitaptan uyarlandığını okumuştum bir yerlerde. Denk gelirsem muhakkak izleyeceğim.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 64 okur okudu.
  • 2 okur okuyor.
  • 52 okur okuyacak.