İbn Meserre

İbn Meserre

Yazar
10.0/10
2 Kişi
·
1
Okunma
·
1
Beğeni
·
4
Gösterim
Adı:
İbn Meserre
Tam adı:
Ebû Abdillâh Muhammed b. Abdillâh b. Meserre b. Nüceyh el-Cebelî
Unvan:
Tasavvuf Alimi
Doğum:
Kurtuba, 19 Nisan 883
Ölüm:
21 Ekim 931
7 Şevval 269’da (19 Nisan 883) Kurtuba’da (Cordoba) doğdu. Endülüs ilim ve fikir tarihi hakkındaki klasik kaynaklar ve modern araştırmalar, İbn Meserre’nin önemli bir şahsiyet olduğunu ve fikirlerinin Endülüs düşüncesinde kalıcı izler bıraktığını, hatta bir Meserrecilik (Meserriyye) hareketinin doğduğunu bildirmekle beraber hayatı hakkında ayrıntılı bilgi vermezler. Faslı Berberî bir ailenin veya Benî Hâşim yahut Benî Ümeyye’den birinin âzatlısı olan babası Abdullah Kurtubalı olup İbn Meserre’nin asıl adına nisbetle Ebû Muhammed diye anılmaktaydı. Özellikle İbnü’l-Faradî’nin verdiği bilgilerden İbn Meserre’nin Arap ve Berberî asıllı olmadığı açıkça görülüyorsa da milliyetini tam olarak tayin etmek mümkün değildir. Batılı müellifler babasının kırmızı tenli olduğuna, Basra’da bulunduğu sırada sıcaktan yüzünün soyulduğuna dair bilgileri (Târîḫu ʿulemâʾi’l-Endelüs, I, 217) dikkate alarak onun Ârî ırktan gelmiş olabileceğini belirtmektedirler. Asin Palacios, aynı gerekçeye dayanarak İbn Meserre’nin İspanyol asıllı olması ihtimali üzerinde durursa da köleliğin yaygın olduğu ve pazarlarda çeşitli milletlerden kölelerin satıldığı bir dönemde Meserre ailesinin başka bir ülkeye ve millete mensup olması muhtemeldir. Tam künyesine bakılarak İbn Meserre’nin, Arap veya Berberî asıllı olmasa bile uzun zaman müslüman çevrede yaşamış bir aileye mensup olduğu söylenebilir. Ticaretle meşgul olan amcası İbrâhim b. Meserre, Doğu İslâm dünyasına yaptığı bir ticarî seyahatte yanına kendisinden küçük kardeşi Abdullah’ı da almıştı. Daha sonra kendisi de hem ticarete hem ilme yönelen Abdullah, Endülüs’te ve Doğu’da öğrenim gördüğü gibi hocalık da yapmış, hatta muhtemelen bu yüzden işlerini ihmal ederek malî sıkıntıya düştüğü için ülkeyi terkedip Mekke’ye gitmek zorunda kalmış, bu şehirde saygın bir kişi olarak tanınmış ve 286 (899) yılında orada vefat etmiştir.

İlk öğrenimini babasından gören İbn Meserre’nin diğer hocaları arasında Muhammed b. Vaddâh ve Muhammed b. Abdüsselâm el-Huşenî’nin isimleri zikredilmekte olup ikisi de Endülüs’te hadis konusunda temayüz etmişlerdi. Bunlardan Huşenî uzun yıllar Doğu İslâm dünyasında kalmış, özellikle Ahmed b. Hanbel ile ilişki kurmuştu. Diğer hocası Muhammed b. Vaddâh hadis tenkitçiliğindeki dirayeti yanında tasavvufî hayata da ilgi duymuş, Zünnûn el-Mısrî’nin şöhretinin yaygın olduğu Mısır’a giderek tasavvuf kültürünü geliştirmiş, bu konuda el-ʿUbbâd ve’l-ʿavâbid ve Kitâbü’n-Naẓar ilallāh adlı iki de eser yazmıştır. Buna göre İbn Meserre’nin tasavvufî düşünce ve yaşayışa ilgi duymasında bu hocası etkili olmuştur. İbn Meserre’nin babası Abdullah ise küçük yaşta Basra’da bulunduğu dönemde hadis öğrenmeye başlamıştı. Ancak Basra kelâm ilmi bakımından da önemli olup özellikle Mu‘tezile’nin başlıca merkezlerinden biriydi. Nitekim kaynaklar, Abdullah’ın daha sonra Endülüs’te Halîl el-Gafle adlı Mu‘tezilî bir kişiyle dostluk kurduğunu göstermekte, bu suretle oğlu İbn Meserre’nin de ilk Mu‘tezilî fikirleri babasından aldığı anlaşılmaktadır. İbn Meserre’nin bu üç hocasının felsefeyle doğrudan ilgisine dair bir bilgi bulunmadığı gibi bunların dışında bir hocasından da söz edilmemekte, dolayısıyla felsefî formasyonunu kimlere borçlu olduğu, bilhassa sözde Empedokles felsefesini nasıl tanıdığı tam olarak bilinmemektedir (Brockelmann, I, 178). Her ne kadar T. J. de Boer, İbn Meserre’nin tabiat felsefesini III. Abdurrahman döneminde (912-961) Endülüs’e taşıdığını kaydediyorsa da (İslâm’da Felsefe Tarihi, s. 124), bunu teyit eden bir kanıt bulunmamaktadır. Ancak babası Abdullah Doğu’ya son gidişinde kitaplarını oğluna bırakmıştı. Onun daha önce Doğu’dan bazı felsefî eserler getirdiği ve bunların kütüphanesinde bulunduğu düşünülebilir. Esasen İbn Meserre’nin yetişme döneminde Endülüs’te henüz bir felsefe hareketi görülmemekle birlikte felsefî kitapların bulunabildiği, kitap yakma olaylarının yaşandığı bilinmektedir. Muhtemelen bu kitaplar Doğu’dan getiriliyordu. O sırada Doğu’daki çok zengin felsefî literatür arasında Empedokles’e isnat edilen bir kitap el-Cevâhirü’l-ḫamse adıyla Arapça’ya çevrilmişti. Georges Vajda’ya göre İbn Meserre’nin felsefesinin temel kaynağı bu kitaptır (Introduction à la pensée juive du moyen âge, s. 104).

İbn Meserre’nin, babasının vefat ettiği 286 (899) yılı ile hacca gitme bahanesiyle ülkesinden ayrıldığı 300 (913) yılı arasındaki hayatı hakkında bilgi yoktur. Muhtemelen babasının vefatından bir süre sonra öğretim faaliyetlerine başlamış, öğrencileri ve sempatizanlarıyla birlikte gizli bir cemaat kurarak fukahanın baskısı yüzünden açığa vurulamayan bazı konularda ilmî müzakereler düzenlemiş, bu suretle görüşlerini dar bir çevreye yaymaya başlamıştır. Bu küçük topluluk, Kurtuba civarındaki Sierra tepesinde İbn Meserre’ye ait bir alanda bulunan zâviyede faaliyetlerini gizli olarak sürdürüyordu. Kaynaklar, topluluğun üyelerinden üçünün ismini İbn Saydel diye de bilinen Muhammed b. Vehb el-Kurtubî, Muhammed b. Hazm b. Bekir et-Tenûhî ve Ahmed b. Gānim el-Kurtubî olarak kaydeder. Endülüs’te mehdîlik iddiasında bulunan Emevî hânedanı mensubu İbnü’l-Kıt da (ö. 288/901) İbn Meserre’nin tesiri altında kalmıştır. Elûzâd Muhammed, İbn Meserre’nin faaliyetlerini gizli olarak ve münzevi bir şekilde yürütmesinde, ortamın felsefî fikirleri açıklamaya elverişli olmaması yanında kendisinin sözde Empedokles felsefesini geliştirirken Hermesçi bir karaktere sokulmuş olan bu filozofun talebelerine uyguladığını düşündüğü eğitim yöntemini tercih etmesinin de etkisi olabileceğini ileri sürer (Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb, sy. 6 [Dârülbeyzâ 1982-83], s. 39-40). Öyle anlaşılıyor ki İbn Meserre, burada gnostik bir yaklaşımla öğrencilerine hakikatin bilgisini daha ziyade sembolik bir dille anlatmaya çalışmaktaydı. İbnü’l-Faradî onun üstün bir konuşma yeteneği bulunduğunu, remizli ifadelerle anlamları saklayabildiğini belirtirken muhtemelen buna işaret ediyordu. Aynı tarihçi, İbn Meserre’nin, Zünnûn el-İhmîmî (el-Mısrî) ve Ebû Ya‘kūb en-Nehrecûrî’ninkine benzer bir yöntemle çevresindekileri davranışlarını düzeltmeye, doğruluk ve dürüstlük konusunda kendilerini sorgulamaya teşvik ettiğini kaydeder (Târîḫu ʿulemâʾi’l-Endelüs, II, 39-40). İbn Hayyân da onun konuşmasının tatlılığı, ince mânalara dalması ve değişik bilgi alanlarında söz sahibi olması sayesinde muhataplarını derinden etkilediğini, “akılları çelip gönülleri avladığını” ifade eder (el-Muḳtebes, V, 20-21). İbn Hazm ise Fażlü’l-Endelüs başlıklı risâlesinde İbn Meserre’yi belâgatın ustaları arasında göstermiştir (Makkarî, III, 178).

Bununla birlikte İbn Meserre’nin, eğitim ve öğretim faaliyetlerine başladığı dönemden itibaren özellikle fukahanın tenkit ve tepkilerine mâruz kaldığı görülmektedir. İbnü’l-Faradî halkın İbn Meserre hakkında farklı düşündüğünü, bir kısmı onu ilimde ve zühdde imam derecesinde görürken bir kısmının da bilhassa vaad ve vaîd gibi kelâmî konularda Endülüs’teki “taklit ve teslim mezhebi” çerçevesinde teşekkül etmiş olan görüşlerden sapması yüzünden bid‘atçılıkla suçladığını ifade eder (Târîḫu ʿulemâʾi’l-Endelüs, II, 40). Şüphesiz bu tenkitler, o dönemde büyük bir etkinliği bulunan ve koyu muhafazakârlığı ile bilinen Mâlikî fukahasından geliyordu. Nitekim dönemin tanınmış fakihlerinden olup Habbâb diye anılan Ahmed b. Hâlid, İbn Meserre’yi tenkit eden bir “sahîfe” yazmıştır.

Her ne kadar kendisi hac niyetiyle seyahate çıktığını açıklamışsa da kaynaklar, İbn Meserre’nin fiilî tecavüz derecesine ulaşmasa bile ciddi baskılara mâruz kaldığını, zındıklıkla suçlandığını ve bu yüzden ülkeden kaçtığını bildirirler. Asin Palacios onun bu kararı vermesinde, fukahanın birtakım siyasî iddialar ileri sürerek yönetimi kendisi aleyhinde kışkırtabileceğinden kaygı duymasının etkili olduğunu düşünmektedir. Bununla birlikte fikrî bakımdan huzursuz edilmesinin yanında hacca gitme niyetinin ve geleneğe uyarak Doğu İslâm dünyasını dolaşıp ilmî ve fikrî birikimini arttırma arzusunun da bu yolculuğa çıkmasında rolü olmalıdır. Nitekim ülkesine döndüğünde bilgi ve düşüncesinin zenginleştiği ve bu sayede cemaatini daha çok etkileyip bağlarını güçlendirdiği anlaşılmaktadır. İbnü’l-Faradî, İbn Meserre’nin bu yolculuğa Emîr Abdullah’ın vefat ettiği 300 (912-13) yılında, İbnü’l-Ebbâr ise (et-Tekmile, I, 13) 311’de (923) çıktığını kaydeder; ancak bu son tesbitin yanlış olduğu açıktır. Yolculuk sırasında kendisine cemaatinden Muhammed b. Hazm et-Tenûhî, Ahmed b. Gānim el-Medenî, Eyyûb b. Feth ve Muhammed b. Vehb gibi kişiler refakat etmiştir. Kaynaklarda bu seyahat hakkında fazla bilgi verilmemekte, sadece iki olaydan söz edilmektedir. Bunlardan birine göre (Muhammed b. Hâris el-Huşenî, s. 159-160) İbn Meserre, yolculuğu sırasında bulunduğu Kayrevan’ın âlimlerinden Ebû Ca‘fer Ahmed b. Nasr’ın ders meclisine katılmış, ders bitip de herkes meclisten ayrılınca Ebû Ca‘fer İbn Meserre’ye ziyaret sebebini sormuş, o da, “Işığınla aydınlanmak, bilginden istifade etmek için burada bulunuyorum” demiş, Ebû Ca‘fer de kendisinin böyle bir iltifata lâyık olmadığını söylemiştir. Bu bilgiler, genç İbn Meserre’nin edebî bir üslûba sahip olduğunu göstermesi bakımından ilgi çekicidir. Sathî fıkhî tartışmaların yaşandığı bu dönemde Kayrevan’ın durumu gerek ilmî gerekse siyasî bakımdan pek parlak olmadığı için İbn Meserre burada fazla kalmakta yarar görmemiştir.

Hicaz’a ulaşan İbn Meserre, Mekke’de Cüneyd-i Bağdâdî’nin öğrencilerinden Şeyh Ebû Saîd İbnü’l-A‘râbî ile görüştü. Ancak bu mutasavvıfın, fikirlerini öğrendikten sonra İbn Meserre’den hoşlanmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim çok geçmeden görüşlerini eleştiren bir kitap yazmıştır. Asin Palacios ve Arnaldez gibi Batılı yazarlar, İbn Meserre’nin tanınmış sûfîlerden Ebû Ya‘kūb en-Nehrecûrî ile de burada tanışmış olabileceğini belirtirler. Makkarî’nin kaydettiğine göre (Elûzâd Muhammed, sy. 6 [Dârülbeyzâ 1982-83], s. 44) İbn Meserre, Medine’de bulunduğu sırada Hz. Peygamber’in eşi Mâriye’ye ait evi ziyaret ederek çeşitli bölümlerinde namaz kıldıktan sonra binanın ölçülerini alıp ayrılmıştır. Arkadaşlarından birinin anlattığına göre Kurtuba’ya döndükten sonra cemaatiyle birlikte yaşadığı Sierra tepesinde aynı ölçüleri kullanarak benzer bir bina inşa etmiştir.

İbn Meserre’nin bu seyahati sırasında ayrıca bir süre Doğu’yu dolaşıp cedel ehli, kelâmcılar ve Mu‘tezile ulemâsı ile görüşmeler yaptığı belirtilmektedir (İbnü’l-Fa-radî, II, 39). Bu bilgi, onun Irak’a gittiğini ve özellikle Mu‘tezile âlimlerinin yaşadığı merkezlerde bulunduğunu göstermektedir. Hatta İbn Hayyân onun, kendi fikrî ve felsefî görüşleri doğrultusunda ders veren biriyle tanıştığını ve ondan faydalandığını ifade etmekte olup (el-Muḳtebes, V, 20) bu da İbn Meserre’nin Irak’a gittiğinin başka bir delilidir.

İbn Meserre’nin Kurtuba’ya ne zaman döndüğü hususunda bilgi yoktur. Asin Palacios bu dönüşü, III. Abdurrahman’ın tahta çıkmasından sonra ülkede karışıklığın ortadan kalktığı, huzur ortamının avdet ettiği haberine bağlar; Arnaldez de benzer görüşler ileri sürer. Buna göre İbn Meserre’nin seyahati çok uzun sürmemiştir. İbnü’l-Faradî ve İbn Hayyân’ın verdiği bilgilere bakılırsa İbn Meserre daha önce olduğu gibi döndükten sonra da fa-aliyetlerini gizli yürütmeye, çok güvendiği küçük bir grup dışında hiç kimseye görüşlerini açıklamamaya ve sembolik bir dil kullanmaya devam etmiştir. İbn Meserre’nin hayatı hakkında kaynaklar çok kısıtlı bilgiler ihtiva etmekle birlikte onun doğum tarihi gibi ölüm tarihini de günü ve saatiyle bildirmişlerdir. Buna göre İbn Meserre 5 Şevval 319 (21 Ekim 931) tarihinde Sierra tepesindeki zâviyesinde vefat etmiştir.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
Yazara henüz inceleme eklenmedi.

Yazarın biyografisi

Adı:
İbn Meserre
Tam adı:
Ebû Abdillâh Muhammed b. Abdillâh b. Meserre b. Nüceyh el-Cebelî
Unvan:
Tasavvuf Alimi
Doğum:
Kurtuba, 19 Nisan 883
Ölüm:
21 Ekim 931
7 Şevval 269’da (19 Nisan 883) Kurtuba’da (Cordoba) doğdu. Endülüs ilim ve fikir tarihi hakkındaki klasik kaynaklar ve modern araştırmalar, İbn Meserre’nin önemli bir şahsiyet olduğunu ve fikirlerinin Endülüs düşüncesinde kalıcı izler bıraktığını, hatta bir Meserrecilik (Meserriyye) hareketinin doğduğunu bildirmekle beraber hayatı hakkında ayrıntılı bilgi vermezler. Faslı Berberî bir ailenin veya Benî Hâşim yahut Benî Ümeyye’den birinin âzatlısı olan babası Abdullah Kurtubalı olup İbn Meserre’nin asıl adına nisbetle Ebû Muhammed diye anılmaktaydı. Özellikle İbnü’l-Faradî’nin verdiği bilgilerden İbn Meserre’nin Arap ve Berberî asıllı olmadığı açıkça görülüyorsa da milliyetini tam olarak tayin etmek mümkün değildir. Batılı müellifler babasının kırmızı tenli olduğuna, Basra’da bulunduğu sırada sıcaktan yüzünün soyulduğuna dair bilgileri (Târîḫu ʿulemâʾi’l-Endelüs, I, 217) dikkate alarak onun Ârî ırktan gelmiş olabileceğini belirtmektedirler. Asin Palacios, aynı gerekçeye dayanarak İbn Meserre’nin İspanyol asıllı olması ihtimali üzerinde durursa da köleliğin yaygın olduğu ve pazarlarda çeşitli milletlerden kölelerin satıldığı bir dönemde Meserre ailesinin başka bir ülkeye ve millete mensup olması muhtemeldir. Tam künyesine bakılarak İbn Meserre’nin, Arap veya Berberî asıllı olmasa bile uzun zaman müslüman çevrede yaşamış bir aileye mensup olduğu söylenebilir. Ticaretle meşgul olan amcası İbrâhim b. Meserre, Doğu İslâm dünyasına yaptığı bir ticarî seyahatte yanına kendisinden küçük kardeşi Abdullah’ı da almıştı. Daha sonra kendisi de hem ticarete hem ilme yönelen Abdullah, Endülüs’te ve Doğu’da öğrenim gördüğü gibi hocalık da yapmış, hatta muhtemelen bu yüzden işlerini ihmal ederek malî sıkıntıya düştüğü için ülkeyi terkedip Mekke’ye gitmek zorunda kalmış, bu şehirde saygın bir kişi olarak tanınmış ve 286 (899) yılında orada vefat etmiştir.

İlk öğrenimini babasından gören İbn Meserre’nin diğer hocaları arasında Muhammed b. Vaddâh ve Muhammed b. Abdüsselâm el-Huşenî’nin isimleri zikredilmekte olup ikisi de Endülüs’te hadis konusunda temayüz etmişlerdi. Bunlardan Huşenî uzun yıllar Doğu İslâm dünyasında kalmış, özellikle Ahmed b. Hanbel ile ilişki kurmuştu. Diğer hocası Muhammed b. Vaddâh hadis tenkitçiliğindeki dirayeti yanında tasavvufî hayata da ilgi duymuş, Zünnûn el-Mısrî’nin şöhretinin yaygın olduğu Mısır’a giderek tasavvuf kültürünü geliştirmiş, bu konuda el-ʿUbbâd ve’l-ʿavâbid ve Kitâbü’n-Naẓar ilallāh adlı iki de eser yazmıştır. Buna göre İbn Meserre’nin tasavvufî düşünce ve yaşayışa ilgi duymasında bu hocası etkili olmuştur. İbn Meserre’nin babası Abdullah ise küçük yaşta Basra’da bulunduğu dönemde hadis öğrenmeye başlamıştı. Ancak Basra kelâm ilmi bakımından da önemli olup özellikle Mu‘tezile’nin başlıca merkezlerinden biriydi. Nitekim kaynaklar, Abdullah’ın daha sonra Endülüs’te Halîl el-Gafle adlı Mu‘tezilî bir kişiyle dostluk kurduğunu göstermekte, bu suretle oğlu İbn Meserre’nin de ilk Mu‘tezilî fikirleri babasından aldığı anlaşılmaktadır. İbn Meserre’nin bu üç hocasının felsefeyle doğrudan ilgisine dair bir bilgi bulunmadığı gibi bunların dışında bir hocasından da söz edilmemekte, dolayısıyla felsefî formasyonunu kimlere borçlu olduğu, bilhassa sözde Empedokles felsefesini nasıl tanıdığı tam olarak bilinmemektedir (Brockelmann, I, 178). Her ne kadar T. J. de Boer, İbn Meserre’nin tabiat felsefesini III. Abdurrahman döneminde (912-961) Endülüs’e taşıdığını kaydediyorsa da (İslâm’da Felsefe Tarihi, s. 124), bunu teyit eden bir kanıt bulunmamaktadır. Ancak babası Abdullah Doğu’ya son gidişinde kitaplarını oğluna bırakmıştı. Onun daha önce Doğu’dan bazı felsefî eserler getirdiği ve bunların kütüphanesinde bulunduğu düşünülebilir. Esasen İbn Meserre’nin yetişme döneminde Endülüs’te henüz bir felsefe hareketi görülmemekle birlikte felsefî kitapların bulunabildiği, kitap yakma olaylarının yaşandığı bilinmektedir. Muhtemelen bu kitaplar Doğu’dan getiriliyordu. O sırada Doğu’daki çok zengin felsefî literatür arasında Empedokles’e isnat edilen bir kitap el-Cevâhirü’l-ḫamse adıyla Arapça’ya çevrilmişti. Georges Vajda’ya göre İbn Meserre’nin felsefesinin temel kaynağı bu kitaptır (Introduction à la pensée juive du moyen âge, s. 104).

İbn Meserre’nin, babasının vefat ettiği 286 (899) yılı ile hacca gitme bahanesiyle ülkesinden ayrıldığı 300 (913) yılı arasındaki hayatı hakkında bilgi yoktur. Muhtemelen babasının vefatından bir süre sonra öğretim faaliyetlerine başlamış, öğrencileri ve sempatizanlarıyla birlikte gizli bir cemaat kurarak fukahanın baskısı yüzünden açığa vurulamayan bazı konularda ilmî müzakereler düzenlemiş, bu suretle görüşlerini dar bir çevreye yaymaya başlamıştır. Bu küçük topluluk, Kurtuba civarındaki Sierra tepesinde İbn Meserre’ye ait bir alanda bulunan zâviyede faaliyetlerini gizli olarak sürdürüyordu. Kaynaklar, topluluğun üyelerinden üçünün ismini İbn Saydel diye de bilinen Muhammed b. Vehb el-Kurtubî, Muhammed b. Hazm b. Bekir et-Tenûhî ve Ahmed b. Gānim el-Kurtubî olarak kaydeder. Endülüs’te mehdîlik iddiasında bulunan Emevî hânedanı mensubu İbnü’l-Kıt da (ö. 288/901) İbn Meserre’nin tesiri altında kalmıştır. Elûzâd Muhammed, İbn Meserre’nin faaliyetlerini gizli olarak ve münzevi bir şekilde yürütmesinde, ortamın felsefî fikirleri açıklamaya elverişli olmaması yanında kendisinin sözde Empedokles felsefesini geliştirirken Hermesçi bir karaktere sokulmuş olan bu filozofun talebelerine uyguladığını düşündüğü eğitim yöntemini tercih etmesinin de etkisi olabileceğini ileri sürer (Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb, sy. 6 [Dârülbeyzâ 1982-83], s. 39-40). Öyle anlaşılıyor ki İbn Meserre, burada gnostik bir yaklaşımla öğrencilerine hakikatin bilgisini daha ziyade sembolik bir dille anlatmaya çalışmaktaydı. İbnü’l-Faradî onun üstün bir konuşma yeteneği bulunduğunu, remizli ifadelerle anlamları saklayabildiğini belirtirken muhtemelen buna işaret ediyordu. Aynı tarihçi, İbn Meserre’nin, Zünnûn el-İhmîmî (el-Mısrî) ve Ebû Ya‘kūb en-Nehrecûrî’ninkine benzer bir yöntemle çevresindekileri davranışlarını düzeltmeye, doğruluk ve dürüstlük konusunda kendilerini sorgulamaya teşvik ettiğini kaydeder (Târîḫu ʿulemâʾi’l-Endelüs, II, 39-40). İbn Hayyân da onun konuşmasının tatlılığı, ince mânalara dalması ve değişik bilgi alanlarında söz sahibi olması sayesinde muhataplarını derinden etkilediğini, “akılları çelip gönülleri avladığını” ifade eder (el-Muḳtebes, V, 20-21). İbn Hazm ise Fażlü’l-Endelüs başlıklı risâlesinde İbn Meserre’yi belâgatın ustaları arasında göstermiştir (Makkarî, III, 178).

Bununla birlikte İbn Meserre’nin, eğitim ve öğretim faaliyetlerine başladığı dönemden itibaren özellikle fukahanın tenkit ve tepkilerine mâruz kaldığı görülmektedir. İbnü’l-Faradî halkın İbn Meserre hakkında farklı düşündüğünü, bir kısmı onu ilimde ve zühdde imam derecesinde görürken bir kısmının da bilhassa vaad ve vaîd gibi kelâmî konularda Endülüs’teki “taklit ve teslim mezhebi” çerçevesinde teşekkül etmiş olan görüşlerden sapması yüzünden bid‘atçılıkla suçladığını ifade eder (Târîḫu ʿulemâʾi’l-Endelüs, II, 40). Şüphesiz bu tenkitler, o dönemde büyük bir etkinliği bulunan ve koyu muhafazakârlığı ile bilinen Mâlikî fukahasından geliyordu. Nitekim dönemin tanınmış fakihlerinden olup Habbâb diye anılan Ahmed b. Hâlid, İbn Meserre’yi tenkit eden bir “sahîfe” yazmıştır.

Her ne kadar kendisi hac niyetiyle seyahate çıktığını açıklamışsa da kaynaklar, İbn Meserre’nin fiilî tecavüz derecesine ulaşmasa bile ciddi baskılara mâruz kaldığını, zındıklıkla suçlandığını ve bu yüzden ülkeden kaçtığını bildirirler. Asin Palacios onun bu kararı vermesinde, fukahanın birtakım siyasî iddialar ileri sürerek yönetimi kendisi aleyhinde kışkırtabileceğinden kaygı duymasının etkili olduğunu düşünmektedir. Bununla birlikte fikrî bakımdan huzursuz edilmesinin yanında hacca gitme niyetinin ve geleneğe uyarak Doğu İslâm dünyasını dolaşıp ilmî ve fikrî birikimini arttırma arzusunun da bu yolculuğa çıkmasında rolü olmalıdır. Nitekim ülkesine döndüğünde bilgi ve düşüncesinin zenginleştiği ve bu sayede cemaatini daha çok etkileyip bağlarını güçlendirdiği anlaşılmaktadır. İbnü’l-Faradî, İbn Meserre’nin bu yolculuğa Emîr Abdullah’ın vefat ettiği 300 (912-13) yılında, İbnü’l-Ebbâr ise (et-Tekmile, I, 13) 311’de (923) çıktığını kaydeder; ancak bu son tesbitin yanlış olduğu açıktır. Yolculuk sırasında kendisine cemaatinden Muhammed b. Hazm et-Tenûhî, Ahmed b. Gānim el-Medenî, Eyyûb b. Feth ve Muhammed b. Vehb gibi kişiler refakat etmiştir. Kaynaklarda bu seyahat hakkında fazla bilgi verilmemekte, sadece iki olaydan söz edilmektedir. Bunlardan birine göre (Muhammed b. Hâris el-Huşenî, s. 159-160) İbn Meserre, yolculuğu sırasında bulunduğu Kayrevan’ın âlimlerinden Ebû Ca‘fer Ahmed b. Nasr’ın ders meclisine katılmış, ders bitip de herkes meclisten ayrılınca Ebû Ca‘fer İbn Meserre’ye ziyaret sebebini sormuş, o da, “Işığınla aydınlanmak, bilginden istifade etmek için burada bulunuyorum” demiş, Ebû Ca‘fer de kendisinin böyle bir iltifata lâyık olmadığını söylemiştir. Bu bilgiler, genç İbn Meserre’nin edebî bir üslûba sahip olduğunu göstermesi bakımından ilgi çekicidir. Sathî fıkhî tartışmaların yaşandığı bu dönemde Kayrevan’ın durumu gerek ilmî gerekse siyasî bakımdan pek parlak olmadığı için İbn Meserre burada fazla kalmakta yarar görmemiştir.

Hicaz’a ulaşan İbn Meserre, Mekke’de Cüneyd-i Bağdâdî’nin öğrencilerinden Şeyh Ebû Saîd İbnü’l-A‘râbî ile görüştü. Ancak bu mutasavvıfın, fikirlerini öğrendikten sonra İbn Meserre’den hoşlanmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim çok geçmeden görüşlerini eleştiren bir kitap yazmıştır. Asin Palacios ve Arnaldez gibi Batılı yazarlar, İbn Meserre’nin tanınmış sûfîlerden Ebû Ya‘kūb en-Nehrecûrî ile de burada tanışmış olabileceğini belirtirler. Makkarî’nin kaydettiğine göre (Elûzâd Muhammed, sy. 6 [Dârülbeyzâ 1982-83], s. 44) İbn Meserre, Medine’de bulunduğu sırada Hz. Peygamber’in eşi Mâriye’ye ait evi ziyaret ederek çeşitli bölümlerinde namaz kıldıktan sonra binanın ölçülerini alıp ayrılmıştır. Arkadaşlarından birinin anlattığına göre Kurtuba’ya döndükten sonra cemaatiyle birlikte yaşadığı Sierra tepesinde aynı ölçüleri kullanarak benzer bir bina inşa etmiştir.

İbn Meserre’nin bu seyahati sırasında ayrıca bir süre Doğu’yu dolaşıp cedel ehli, kelâmcılar ve Mu‘tezile ulemâsı ile görüşmeler yaptığı belirtilmektedir (İbnü’l-Fa-radî, II, 39). Bu bilgi, onun Irak’a gittiğini ve özellikle Mu‘tezile âlimlerinin yaşadığı merkezlerde bulunduğunu göstermektedir. Hatta İbn Hayyân onun, kendi fikrî ve felsefî görüşleri doğrultusunda ders veren biriyle tanıştığını ve ondan faydalandığını ifade etmekte olup (el-Muḳtebes, V, 20) bu da İbn Meserre’nin Irak’a gittiğinin başka bir delilidir.

İbn Meserre’nin Kurtuba’ya ne zaman döndüğü hususunda bilgi yoktur. Asin Palacios bu dönüşü, III. Abdurrahman’ın tahta çıkmasından sonra ülkede karışıklığın ortadan kalktığı, huzur ortamının avdet ettiği haberine bağlar; Arnaldez de benzer görüşler ileri sürer. Buna göre İbn Meserre’nin seyahati çok uzun sürmemiştir. İbnü’l-Faradî ve İbn Hayyân’ın verdiği bilgilere bakılırsa İbn Meserre daha önce olduğu gibi döndükten sonra da fa-aliyetlerini gizli yürütmeye, çok güvendiği küçük bir grup dışında hiç kimseye görüşlerini açıklamamaya ve sembolik bir dil kullanmaya devam etmiştir. İbn Meserre’nin hayatı hakkında kaynaklar çok kısıtlı bilgiler ihtiva etmekle birlikte onun doğum tarihi gibi ölüm tarihini de günü ve saatiyle bildirmişlerdir. Buna göre İbn Meserre 5 Şevval 319 (21 Ekim 931) tarihinde Sierra tepesindeki zâviyesinde vefat etmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 1 okur okudu.