İnci Batuk

İnci Batuk

ÇevirmenTasarımcı
8.3/10
36 Kişi
·
121
Okunma
·
0
Beğeni
·
24
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
191 syf.
·9/10
“Bir çocuk bir sentle çok şey alabilir.”

William Saroyan, Bitlis’ten Amerika’ya göç etmiş Ermeni bir ailenin, orada doğan ilk ferdi olarak 31 Ağustos 1908’de Kaliforniya Eyaleti'nin Fresno kasabasında dünyaya geldi. Özlemini çektiği memleket hasretini, çok sonraları giderebilmiş -tabi giderebilmiş mi, orası biraz meçhul-. Neden diye soracak olursanız, tek bir fotoğraf karesiyle hayata olan bakışımı, bir nevi tuhaf da olsa, farklı bir pencere kattı, katmaya yetti diyebilirim. Bir tabela ne kadar anlam taşır ki, bizim gözlerimizde... Saroyan'ın, Bitlis şehir tabelasının önündeki fotoğraflarına bakmanızı isterim. Dillenemeyecek birçok şeyi-duyguyu anlatacaktır bu bizlere:
https://goo.gl/images/KahNFW
https://goo.gl/images/nUUDwj
Bu da rüyasında gördüğü çeşme:
https://goo.gl/images/9wMvH3


Saroyan hayatı boyunca altmışı aşkın kitap –öykü, oyun ve roman– yazdı. Düzyazıda kendine özgü bir tarz yarattı. Akıcı, karşısındaki ile konuşur gibi, yaşama sevinci ve coşku dolu bu edebi tarz; kendi adıyla “Saroyanesque” olarak anılır oldu. Bir öyküsünde kendi yazdıklarını nasıl yazdığına, genç yazarların nasıl ve ne şartlar altında olursa olsun, yazabileceğine dair, çok güzel ve ümitvari söylemleri vardı.

Kendisinin de söylediği gibi, öykülerinde tek bir şeyi anlatır Saroyan; insanı.
"İnsanları insanlık dışına çıkaran, izleyen diğer
insanları insanlıklarından utandıran olaylara bakarken, sorunu, bozukluğu, çıldırmışlığı ve benzeri tüm olumsuzlukları şu ya da bu halkın değil, tüm insanlığın mayasında gören bir yazar." olarak ele alır. Hatta kazandığı ödüllerden biri olan 'Pulitzer ödülünü', ticaretin sanata yön vermeyeceğini söyleyerek geri çevirir. Maddiyata hiç önem vermemiş bir geçmişe sahiptir.

Küçük yaşta babasını kaybettikten sonra 4 yılını yetimhanede geçirir. Yetimhane... Dokuz harf dört hece... Bir cami avlusunda ya da bir baba sorumsuzluğu vb... nedenler ile başlayan; anne çaresizliği, anne kokusu hasretleriyle, gerçekleşmeyecek dileklerle, dile gelmez acılarla, kayan yıldızlar eşliğinde geçen; geceleri ile meşhur yetimhaneler...
Şimdi bunları yazarken, bir kez daha şu hisse kapıldım; babasını yitirmiş bir çocuğu, babasını yitirmiş bir çocuk olmayana dek, hiçbir zaman tam anlamıyla anlayamacağız. Acısını hissedemeyecek, neler düşünüp, neler yaşadığına, sadece dillendirdiği kadarını bilip, iç alemine asla tam anlamıyla vakıf olamayacağız. Henüz 3 yaşındayken kaybetmiş olduğu babasının yokluğunu tasvir ederken, içim hayli burkulmuştu. Her ne kadar rahatsız edici olsa da, bazı şeyleri düşünmekten alıkoyamadım kendimi...
Yoksulluk içinde geçen çocukluğunda; eğitim sistemiyle yıldızı bir türlü barışamaz ve onbeş yaşında eğitimine son verir. Kendi kendini geliştirmeye koyulur.
Geldiği konumlar ona değil, o geldiği konumlara sahip olur. Ve gerçek galibiyeti elde eder; insan olur.!

Bu kitabı, tanıdığı Süryaniler ve geldikleri coğrafyayı anlatan bölümlerden oluşuyor. 19 öyküsünün bir arada toplandığı bir kitap.
Bir arka kapak yazısı var ki mükemmel:

"Onu bunu namussuz diye diğerlerinden soyutlamak hakça değil. Ermeni nasıl acı çekerse Türk de acı çeker. Saçma işte, ama bunu bilemezdim o zaman. Bilemezdim şu Türk dediğimiz insanın zorlandığı yola sapan, kendi halinde, dünya tatlısı bir biçare olduğunu. Ondan nefret etmenin, aynı hamurdan çıkma Ermeni'den nefret etmeye eşdeğer olduğunu. Ninem de bilmezdi, hâlâ da bilmiyor. Artık bunun bilincindeyim ben, ama kaç para eder?"

Berber ve Süryani olan 'Theodore Badal'dan bahsettiği öyküsünün, ayrı bir havası vardı. Bir çok kez dönüp tekrar okunası gelen bir öyküydü. Saroyan'ın berber Badal'a yönelttiği 'Ermeni misin?' sorusuna, sükunetini muhafaza edip cevap almak yerine, Saroyan şöyle devam eder;
"Ben Ermeniyim. Bunu daha evvel de söylemiştim. İnsanlar bana bakarlar ve merak etmeye başlarlar, ben de çıkar onlara söylerim. "Ben Ermeniyim," derim. Bu anlamsız bir söz, ama söylememi bekliyorlar, ben de söylüyorum. Ermeni olmanın nasıl bir şey olduğuna dair bir fikrim yok, ya da İngiliz veya Japon veya başka bir şey. Sadece yaşamanın ne olduğuna dair küçük bir fikrim var." Tabi Badal'ın, Süryani'yim demesi; ve çekilen acıların muazzam tasvirleri dökülür dudaklarından. Çok fazla alıntısını yapmak istemiyorum. Çok güzel ve beni en etkileyen öykülerin başında gelir; Theodore Badal'dan bahsettikleri. İki halkın da yeni coğrafyalarında, yeni kültürlerini nasıl biçimlendirdikleri, ne zorluklar çektiklerini, bizlere hissetirebilmeyi çok iyi başarıyor.

Esas itibariyle, öykülerinin çok güzel bir tadı var. Hatırında bırakıyor insanın. Dili oldukça sade ve okuyan herkesin anlayabileceği bir doğallıkla sunmuş. Herkesin okuması gerektiği kanaatindeyim. Gerek toplumsal mesaj ve ilişkileri baz almış olduğu öyküleri için, gerekse bu topraklardan göçmüş -göçmek zorunda kalmış- büyük bir yazardan, buralara ve dünyaya olan bakışının farkındalığı için. Bir makaleden okuduğum, Saroyan'ın "Yaşayanlar ve Ölüler" kitabının bir kıssası çok hoşuma gitmişti. Saroyan'dan onu da okuyacağımı belirterek, incelemeye onunla son vereyim;
"Anneannem, ‘Kürtçe kalbin dilidir’ derdi. Türkçe ise müziktir; bir şarap deresi gibi akar, yumuşak, tatlı ve parlak. Bizim dilimizse acının dilidir. Ölümü tattık hep; dilimizde nefretin ve acının yükü var."
191 syf.
·83 günde·Beğendi·10/10
Saroyan Amerika'da Anadolu öyküleri yazan bir yazar.
California doğumlu Bitlis'li. Hikayeleri size tanıdık gelecektir.
Şöyle diyor:
"Kelimeleri kullanmak büyük bir sorumluluk. Yanlış bir şey söylemek istemiyorum. Zeki görünmek istemiyorum. Bundan
müthiş korkuyorum. Hayatta hiç zeki olmadım ve yaşamanın
kendisinden bile daha muhteşem bir işin başında olduğum
şu anda tek bir yanlış kelime bile söylemek istemiyorum.
Kişiliğimi kaybetmemeye kararlıyım.
Ben bir öykücüyüm ve tek bir hikayem var: insan.
Söyleyecek sözüm var ve Balzac gibi konuşmak arzusunda
değilim. Ben sanatçı değilim; medeniyete de gerçekten
inanmıyorum.
Ulusların kaderiyle ilgilenmiyorum ve tarih beni sıkıyor. Nasıl olmuş da insanın mahremiyeti yok edilmiş, dindarlık hisleri iğrenç; bir cinayet ve yıkım kargaşasıyla birleştirilmiş?
Ben sadece insanla ilgileniyorum. Hayatı severim ve
ölüm karşısında acizim. "
191 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Canım Saroyan!
Ne de güzel yansımış yüreğin kalemine. Savaşa, katliamlara, insanın karşısında olan her şeye karşı o dik duruşun, insanın özünü ve insan sevgisini irdeleyen cümlelerin, tüm insanları tek bir ulus kabul etmen ve bebeklerin üzerinden kardeşliği vurgulaman ne de hoş idi.
Şu kitapta kurduğun her cümlene tüm kalbimle katılıyorum!
191 syf.
·Beğendi·9/10
Tek arzum varsa , o da insanların kardeşliğini göstermektir. Bu çok büyük bir laf ve kulaklara biraz yapmacık geliyor. İnsan genellikle böyle hamasi bir söz söylemeye çekinir. Kültürlü, bilgiç insanların kendine güleceğinden korkar.
Ama ben aldırmıyorum .
Kültürlü insanların gülmesini istiyorum. Kültürlü olmak , gülmeye yarar zaten . Irklara inanmam. Hükümetlere inanmam. Hayatı, dünyadaki milyonların aynı anda yaşadığı tek bir hayat olarak görürüm.

Saroyan kahramanların büstlerindeki çatlakları rötuşlamak yerine kalemiyle derinleştiren bir yazardı.
Aziz Gökdemir.

Saroyan’ın Ödlekler Cesurdur’dan sonra, Yetmiş Bin Süryani adlı kitabını da bitirdim .
Saroyan, aslında 1960’lı yıllarda Türkiye’de tanınan bir yazarmış, hikayelerinden kesitler anlatırken, bir akrabam bana onu gayet iyi tanıdığını söyledi ve biyografisini detaylı olarak anlattı .
Bu Saroyan’ın okuduğum üçüncü kitabı ve her geçen gün felsefesini daha iyi anlıyorum .
Açıkçası bana Zorba’yı hatırlatıyor. Gerçekten çok samimi bir üslubu var.
Kitapta, Savaştan nefret eden, yaşam sevinci ile dolu olan bu Ermeni yazarın kaleminden iki şiir ve on dokuz hikaye var.

Kısa hikayelerden hoşlanıyorsanız muhakkak bu adamı okuyun .Çok özel ...
480 syf.
·4 günde·3/10
20. Yüzyıla damgasını vurmuş 9 devrimci tarih dilimini, fotoğraflar eşliğinde irdeleyen bir kitap "Devrimler." Michael Löwy tarafından derlenmiş ve her devrim başka bir yazar tarafından kaleme alınmış. Böyle bir kitap farklı bir okuma ve zaman zaman derin düşüncelere dalarak fotoğrafları inceleme sağlayan iyi bir fikir. Normalde sadece altyazı ile verilse çok daha yüzeysel bakacağım fotoğraflara, çok daha uzun süre baktığımı, farklı ayrıntılara dikkatimin çekildiğini ve orada gördüğüm insanlara daha yakın hissederken, olayları daha derinden duyumsadığımı farkettim.
Ancak kitabın birçok eleştrilecek yönü var. Öncelikle ve ilk dikkatimi çeken, makaleleri yazan farklı yazarların kimlikleri, kim oldukları kısaca bile olsa kitapta verilmemiş. Bu kişilerin yazdığı metinlere ve fotoğrafları yorumlayış biçimine okuru emanet ederken; okurun yazarı tanımasını engelleyen bence çok olumsuz bir tutum. Diğer yandan, fotoğraf üzerine kurulmuş bir kitabın baskıda çok daha titiz olması gerekirdi. Bazı fotoğraflar çift sayfaya basılırken birçok detay kitabın katlanan kısmında kayboldu, fotoğraf bakılamaz bir noktaya geldi. Bundan çok daha fenası, belli ki orijinal baskıda metinlerin içine yerleştirilmiş olan fotolar, Ayrıntı yayınları tarafından bölümlerin sonuna toplanmış üstelik de metinde bahsedilen sıra ile değil karman çorman bir şekilde yapılmış bu. Metin bir fotoğrafın detaylarını incelerken, o fotoğrafı bulmak için canınızı yemenize neden oluyor ve bıktırıcı bir noktaya getiriyor bir süre sonra sizi... En kötüsü ise metinlerde bahsi geçen onlarca fotoğraf, kitaba hiç alınmamış veya Türkçe baskıdan çıkarılmış. Bu tam bir hayal kırıklığı!
Metinler ise, ilk başta geçmişe ilişkin olaylardan bahsedildiği için normal olduğunu düşündüğüm ama giderek rahatsız edici hale gelen bir nihilizm ile damgalı. Öyle ki sonlara gelindiğinde "devrimden uzak durun yoksa sonunuz bu fotolardaki insanlar gibi olur" yazsaydı, hiç şaşırmayacaktım. Hevesle aldım ama sevmedim...
265 syf.
·Beğendi·7/10
Kitap, anlaşılır ve açık bir anlatımla başlıyor ancak ortalara doğru anlatılmak isteneni anlamakta zorlandım. Daha açık ve daha yalın anlatılabilecek konuları maalesef okuyarak geçtim. Bana çok karmaşık geldi. Ortak mülkiyetin var olduğu, herkesin yönetime katıldığı ilkel komünizmden, neolitik devrimle (tarım devrimi) artık (fazla) ürün elde edilmesi ve bunun başlangıçta toplumun bazı kesimlerinin çalışmadan, üretmeden yaşamalarına olanak tanıması, daha sonra ise bu kesimin (zamanla din çevreleri, askeri kesim, yargıçlar, memurlar) asıl üretici gücü yönetme hak ve görevlerinden dışlamaları güzel açıklanmış. Toplumsal eşitsizlikler de burada başlıyor. Başlangıç bölümlerindeki düşüncelerin tadı damağımda kaldı diyebilirim. Yazarın daha iyi açıklama ve anlatma potansiyeli olduğunu düşünüyorum ancak niyeyse bu sonraki bölümlerde gerçekleşmemiş diye düşünüyorum. Belki diğer kaynaklardan konuya iyice aşinalık kazanıldıktan sonra kitabı tekrar okumak bir fayda sağlayabilir.
265 syf.
·4 günde·4/10
öncelikle kitap "marksizm" ideolojisine giriş kitabı değil. dünya tarihi ve olaylarına marksist bakış açısı ile bakıyor. ne marksizmi hakkını vererek analiz ediyor, ne de dünya meselelerini.

ernest mandel saygın bir marksist. aynı zamanda troçkist ve antistalinist. bu görüş kitaba da yansımış. stalin'i karşı-devrimci olarak lanse etmesi üzücü bir tahlil. kendi saygınlığına da gölge düşürüyor.

kitabın girişi kötü. uzunca bir süre "bu konuları neden işliyoruz" oluyorsunuz.

belki en can alıcı konulardan biri "sürü yaşantısından yerleşik yaşama ve sınıflı kent-devletlere nasıl geçildi" konusu iyi işlenmemiş. "madem bu konuları işlemeyecektin, neden bizi taa dünyanın en başından başlattın?" diye insanın aklına geliyor.

çiftçi-zanaatkar uzmanlaşmasının, meta üretiminin ve mübadelesinin 10-12bin yıl önce başladığını söylüyor ki, burada yazım yanlışı falan olmalı. bölgedeki en eski yerleşimler Çatalhöyük, Jericho bile 10-8byö gider, ki bunlar çiftçi köyleridir, sınıf ve meta üretimi yoktur. yani bu tespiti garip olmuş. herhalde yanlış yazdılar. uzmanlaşma, mübadelenin MÖ3binde başladığını söyleyebiliriz. arada muazzam bir fark var.

kitap bir süre güzel, öğretici giderken; Stalin ve IV. Enternasyonal konularına girince propaganda başlıyor. bu bölümleri sevmedim.

kitabın sonu da sıkıcı. sonlara doğru yabancılaşma, diyalektik, tarihsel materyalizm konularına giriyor. bunları kötü işlediğini söyleyebilirim. ayrıca bu temel konuların kitabın sonunda işlenmesi de doğru değil. kopuk olmuş.

genel olarak marksizmin kötü işlendiğini söyleyebilirim.
191 syf.
·Puan vermedi
Ermeni nasıl acı çekerse Türk de acı çeker. Saçma işte, ama bunu bilemezdim o zaman. Bilemezdim şu Türk dediğimiz insanın zorlandığı yola sapan, kendi halinde, dünya tatlısı bir biçare olduğunu. Ondan nefret etmenin, aynı hamurdan çıkma Ermeni'den nefret etmeye eşdeğer olduğunu. Ninem de bilmezdi, hala da bilmiyor. Artık bunun bilincindeyim ben, ama kaç para eder?
Zavallı Markar. Onun uyuyuşuna bakan, dünyada kimsenin derdi yok zannederdi, horlaması bir tüccarınki kadar zengindi; zira insanlar bu tür şeylerde eşittir...
304 syf.
·9/10
Öncelikle harika bir çeviri yapılmış. Dili çok sade. Roman okur gibi ilerliyor kitap. İngiltere'nin ekonomik gelişmesinin altında çok fazla işçi kanı var. Raporlardan aktarılanlar dehşet verici. İnsanda öğürme hissi yaşatıyor. Beni en çok etkileyen ise, fabrikada çalışan yeni doğum yapmış kadınlar. Elbiseleri sütten ıslanırmış, çocuklarını emziremedikleri için... Çocuklara da uzun saatler rahat uyusun diye uyuşturan bir madde verilirmiş.
126 syf.
·10 günde·Puan vermedi
marksist yasalarla kapitalizmi açıklayan bir kitap. genel olarak marks'ın emek-değer teorisi üzerinde duruluyor. metaların mübadele sisteminin nasıl gerçekleşeceğini, marks'ın sabit ve değişken maaliyetin basıl bir ekonomi dalga oluçturacağını anlatan bir kitap. son sayfalarında sscb dönemi anlatılıyor. staline fazlasıyla laf sokan bir troçki sevdalısı..

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 121 okur okudu.
  • 5 okur okuyor.
  • 126 okur okuyacak.