J. D. Bernal

J. D. Bernal

Yazar
9.0/10
5 Kişi
·
32
Okunma
·
9
Beğeni
·
145
Gösterim
Adı:
J. D. Bernal
Tam adı:
John Desmond Bernal
Unvan:
Britanyalı Fizikçi, Yazar
Doğum:
Nenagh, İrlanda, 10 Mayıs 1901
Ölüm:
Londra, Birleşik Krallık, 15 Eylül 1971
John Desmond Bernal, Britanyalı fizikçi. X-ışını kristallografisindeki öncü çalışmalarıyla tanınır. Edebi bir portresi C.P. Snow'un 'The Search' adlı romanında verilmiştir.

Cambridge Üniversitesi'nde matematik ve bilim okudu. 1921'de lisans eğitimini tamamladıktan bir sonra bir yıl daha doğal bilimler derslerine devam etti. Daha sonraları çalışacağı kristal yapılarına matematik temel sağlayan 'Uzay grupları' ve 'Quaternion' yöntemini kendi çalışmasıyla öğrendi. Mezuniyetinden sonra Londra'da Davy-Faraday Laboratuvarı'nda Sir William Bragg'ın yanında çalıştı. 1924'de grafit'in yapısını belirledi.

Dorothy Hodgkin de bu araştırma grubunda çalışmaya başladı. Birlikte yapılan çalışmalarla 1934'de bir ilk olarak su ile bileşik protein moleküllerinin forografı elde edildi. Ekipte çalışan diğer önemli bilim kişileri arasında Rosalind Franklin, Aaron Klug ve Max Perutz da vardı.

Politik faaliyetleri ile de öne çıkan Bernal, 1923'de katıldığı İngiliz Komünist Partisi'nden 1930'da ayrılmışsa da biyografisini yazan Maurice Goldsmith aslında partiden ayrılmadığını, sadece kaybettiği üyelik kartını yenilemediğini yazar. 1939'da 'The Social Function of Science' Bilimin Sosyal İşlevi'ni yayınladı. Bu herhalde bilim sosyolojisinde ilk çalışmalardan biri idi. 1953'de Lenin Barış Ödülü'nü aldı.

Normandiya Çıkarması sırasında yük indirme için kullanılan geçici liman tesislerinden 'Mulberry Limanı'nın icadına katkı yaptı. Çıkarma planlanması ve icrasında önemli görevler aldı ve çıkarmadan bir gün sonra Normandiya'ya gitti. Bölge üzerine yaygın bilgisi kütüphane çalışmaları kadar tatillerini orada geçirmekten kaynaklanıyordu. Çıkatmaya katılan bir sivil görüntüsünü silmek için İngiliz Donanması ona geçici olarak yarbay rütbesi vermişse de emrindekiler , O'nun gemi yönetirken sağ ve sol terimleri yerine iskele ve sancak terimlerini kullandığı konusunda mutabık olmaktan uzaktı. Uzayda bir topluluk için yaşam alanı oluşturmaya yönelik 'Bernal Küresi'ni de bu konuda bir ilk olarak 1929'da ortaya attı.

Baba tarafından Sefarat Yahudisi olmasına rağmen babası katolikti. Annesi Elizabeth Miller ise Amerikan katolik dönmesi olup Stanford Üniversitesi mezunu bir gazeteciydi.

Oğlu Martin Bernal Avrupa'daki ırkçılığa karşı yazdığı 'Black Athena'da (Kara Atena) Avrupa medeniyetinin temeli olarak görülen Yunan uygarlığındaki Afrika ve Asya mirasını konu edindi.
Mevcut ve tamamlanmamış haliyle bilim, insanoğlunun bildiği en nesnel olgudur. Ama oluşmakta olan bilim, varılmak istenen bir hedef olan bilim, insanoğlunun bütün diğer uğraşları kadar öznel ve psikolojik erkenlere bağlı bir etkinliktir; öyle ki, ‘Bilimin amacı ve anlamı nedir?’ sorusuna çeşitli dönemlerde, değişik insanlarca birbirinden oldukça farklı yanıtlar verilmiştir.

EINSTEIN
Tarımla birlikte yiyeceğin elde edilmesi daha sağlama bağlanmıştı fakat şahane avlara ve büyük ziyafetlere de olanak kalmamıştı. Öyle ki, avcılıktan tarıma geçiş efsanelerimizde [Adem ile Havva’nın işlediği günahlar sonucu] “insanlığın düşüşü” olarak yer alır.
İnsan ne kadar büyükse çağının atmosferini o ölçüde özümser. Çağını ancak bu şekilde, bilgi ve eylem örgüsünü değiştirebilecek kadar derinden kavrayabilir.
Yapımı yarım kalmış bazı çakmak taşlarının üzerinde, taşın nasıl işleneceğini gösteren çizimlere rastlanmıştır. Bu bilinçli öngörü deneyimi daha sonra tasarım ve plan deneyimine, oradan da bilime özgü deneysel yönteme dönüşecektir.
X. Eski tip materyalizmin bakış açısı sivil toplumdur, yeni materyalizmin bakış açısı ise insan toplumu ya da toplumsal insanlıktır.

XI. Filozoflar dünyayı farkı biçimlerde yorumlamakla yetin­diler, aslolan onu değiştirmektir.” (Age, sf. 199)

Artık klasik toplumsallaşmış insanlık kavramını dile geti­ren ve filozoflara dünyayı değiştirme çağrısı yapan son iki tez, Marx’ın bütün bir ömrünü verdiği çalışmasının özüdür. Bu
tezler onun öngördüğü ve uğrunda büyük çaba harcadığı bi­çimde, şimdiden gerçekleşmeye başlamıştır.
176 syf.
·Puan vermedi
"Filozoflar dünyayı çeşitli biçimlerde yorumlamakla yetindiler. Oysa aslolan onu değiştirmektir."

Bilim oluşmaya başladığı ilk günden itibaren egemenlerin söz sahibi olduğu bir dünyada, sadece onların istekleri doğrultusunda yönlendirilegelmiş bir şeydir. Egemen güç parayı ve diğer söz sahibi eden araçları elinde bulundurduğundan dolayı biline istediği gibi yön vermiştir. Halbuki bilim, gelişmesini bağlı olduğu teknoloji ile beraber insanın refahını sağlamada kullanılan bir araç olmalıdır.

Bilimin sadece teknolojik gelişmelere bağımlı hareket ettiği düşüncesinin yanlışlığını, doğal çevrenin gözden uzak tutulmasına bağlı gören çevrelerin hatası tek yönlü bir bakıl açısına sahip olmaktan geçer.

Marks, zamanının hem bilimsel hen toplumsal hem de felsefi açıdan tahlilini böyle derinlemesine yapan belki de tek filozoftur. Engel ike beraber yürüdüğü yol, devrinin ona karşı en acımasız taraflarını bir araya getirmiştir. Ona karşı olanlar onun incelemelerini gözden dahi geçirmeyi düşünmemişlerdir. Hoş bu incelemeleri okuyanlar da kapitalist dünyada evrilerek ondan uzaklaşmışlardır.
536 syf.
·Puan vermedi
Bu iki ciltlik kitabı indirime girdiği için (hacmine göre gayet uygundu) almıştım. Kitap da denemez küçük bir ansiklopedi daha uygun olur. Geriye dönüp baktığımda birçok sayfanın altını çizdiğimi gördüm. Çok kapsamlı, tümünü özümsemek oldukça zor dönüp dönüp okumak gerekiyor. Benim gözümdeki eksiği fazla ideolojik olarak yazılması ayrıca yazarın 1971de öldüğü , SSCB’nin henüz dağılmadığı 2 kutuplu bir zamanda yazıldığı düşünülürse biraz da eski diyebiliriz. Yine de kütüphanede tutmalık.
578 syf.
·70 günde·Puan vermedi
20. yüzyılın en önemli bilim insanlarından; fizikçi, moleküler biyolog, felsefeci, bilim tarihçisi, politikacı ve aktif bir eylem ve örgüt adamı olan John Desmond Bernal'ın kitabı, ilk yayınlanmasından bu yana 50 yıldan fazla zaman geçmesine karşın yine de öneminden bir şey yitirmedi. Üstelik bugün içinde yaşadığımız özel koşullar onu daha önemli kılıyor. Başta ABD olmak üzere, özellikle Batı’nın en gelişmiş ve en ileri ülkelerinde; neredeyse bütün mistik - metafizik inanç ve arayışlar, tarikatlar, püritanizm ve yeni Tomacılık gibi Ortaçağın yeni biçimler giydirilmiş en geri akımları bir süredir adeta bir yeniden diriliş yaşıyorlar. Türkiye gibi, geri ya da gelişmekte olan ülkelerdeki durum ise çok daha kaygı verici boyutlarda. Kökteni ve “ılımlı” ya da “siyasi”siyle her türlü dincilik, (daha çok da İslami, Hindu ve doğunun öteki mistik dinleri), mistisizmin her biçimi, medyumculuk, gizlicilik, falcılık, büyücülük gibi doğa üstü güçlere, “öteki dünya güçleri”ne doğru hiç de azımsanmayacak bir yönelim gerçekleşiyor. Televizyondan sinemaya, yazılı ve görsel medyadan edebiyata her araç kullanılarak toplum ve yaşamın her alanında dinin, mistisizmin, doğa üstü “öteki dünya güçleri”nin etkisi giderek artırılıyor. Hollywood, devasa paralar harcayarak başlattığı “Yüzüklerin Efendisi”, “Harry Potter”, “Akrep Kral”, “Mumya” vb gibi bol büyülü, cinli, perili dev prodüksiyonlar furyasına aralıksız devam ediyor. Çoğu bilim insanınca “biyolojinin grameri” ve olmazsa olmazı olarak kabul edilen evrim kuramı, geldiğimiz 21. yüzyılda müfredatlardan kaldırılmaya ve onun yerine, bütün dinlerin, özellikle de tek tanrılı dinlerin ana tezi olan “yaratılış” miti geçirilmeye çalışılıyor; tüm din ve kutsal kitapların ünlü yaratılış miti, “yaratıcı” ya da “tasarımcı” adı altında, üstelik bu kez beyaz önlük giydirilip bilim kılığına sokulduktan sonra yeniden piyasaya sunuluyor. Fizik bilimlerinde, “büyük patlama” ve büyük çatırtı” gibi kuramlarla evren ve zaman önce yoktan var edilip sonra da yok edilerek, kutsal kitapların yaratılış ve kıyamet mitleri bir kez daha yineleniyor. Kara deliklerin dibinde zaman dondurulup yok ediliyor; o deliklerin dibinde, genlerin sözde “gizemi”nde yine tanrı aranıyor. Buna ek olarak, yine ABD’nin başını çektiği Batı’nın en gelişmiş ülkelerinden yayılan akıldışı - irrasyonel düşünceye doğru bir yönelim var. Geçtiğimiz son iki yüzyılda akılcı (rasyonel) düşünce karşısında oldukça güç kaybeden akıl-dışı (irrasyonel) düşünce biçimleri özellikle içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda yeniden güç toplamaya başladılar. Bir zamanlar aklın ve rasyonalizmin egemen olduğu burjuva düşünce dünyasında Nietzsche ile birlikte bir sapma olarak ortaya çıkan akıl dışılık (irrasyonalizm), tüm renk ve varyantlarıyla son yıllarda giderek yeniden ana akım özelliğini kazanmaya, günümüz düşünce dünyasının deyim yerindeyse alameti farikası haline gelmeye başladı. Yalnızca “postmodernistler” değil, günümüz “modern muhafazakar”ları da artık, “aydınlanma projesinin büyük düş kırıklıklarıyla sonuç”landığını söylüyorlar. Felsefe kırıntıları ve bu kırıntıların sahipleri yeniden parlatılıyorlar. Edmund Burkeler, Friedrich Nietzscheler, William Jamesler, Henri Bergsonlar, Alfred North Whiteheadler, Martin Heideggerler ve Ludwig Wittgensteinlar günümüze ışık tutan büyük filozoflar olarak karşımıza çıkarılıyorlar yeniden. İnsanın düşünce dünyası, insanlığın bugüne dek biriktirdiği bütün ileri kazanımları ciddi bir saldırı altında. Öte yandan, teori ile pratiğin birliğinin koparılarak pratiğin teorinin önüne, hatta yerine geçirilmesi çabasının bir yansıması olarak bilimin önüne teknolojinin konulması ve teknolojinin, çoğu kere neredeyse tek başına bilim olarak algılanması yanılgısı da gözleniyor. Bunların yanında, daha çok ülkemize özgü bir başka durum da izleniyor: Bilime ve akılcı düşünceye gerçekten de önem verme isteği içinde olan kesimlerin azımsanmayacak bir bölümü arasında, bilime ve bilimsel bakışa sürekli vurgu yapılmasına ve bilimin önemsenmesi gerektiği her adımda ısrarla belirtilmesine rağmen bu söylem ve ısrarlar çoğu kez yalnızca lafızda kalıyor; söylemin gerektirdiği tutum, ona uygun bir bilimsel yaklaşım ve bakış gösterilemiyor. Pek çok kişi, bilim ve bilimsel yaklaşımdan söz ederken aslında –farkında olmadan– egemen gerici düşünce akımlarının şekillendirdiği bilim dışı bakış ve anlayışlarını sergiliyor; bilim ve bilimsel bakış adına ne yazık ki bilim dışılığı savunuyor, uyguluyor. Kafamızı kaldırıp etrafımıza şöyle bir bakalım: Nesnel gelişme olanaklarının artmasına karşın, toplumsal ve insani kriterler bakımından bir gerileme süreciyle karşı karşıyayız. Zenginlik artıyor, ama bu artış, beraberinde toplumsal refahı değil toplumsal yoksulluğu büyütüyor; bilim ve teknoloji gelişiyor, ama bu gelişme çalışma yaşamını kolaylaştırmak bir yana daha da ağırlaştırıyor; üretkenlik artıyor ama bu, çalışma sürelerini kısaltmıyor aksine daha da uzatıyor; ve yine, bilimsel ve teorik bilgiyi edinme ve bilgiye ulaşma olanakları her geçen gün bir öncekinden çok daha fazla ölçüde çoğalıyor ancak bu artış geniş kesimlerin daha da aydınlanmasını değil, tam tersine nispeten daha da bilinçsizleşmesini getiriyor. Bunlar neden oluyor? Bu sorunun yanıtı aslında gözlerimizin önünde olup bitenlerden görülebilir: İnsanlar, “negatif ” anlamda irrasyonalizme, “pozitif ” anlamda ise olguculuğa itiliyorlar. Ama her iki durumda da sonuç yadsımadır! Var olanı yadsıma; bir yandan dine, fatalizme, mistizme, okültizme, esoteriğe vb. bilumum metafizik teselli arayışlarına; diğer yandan da açık veya gizli bir şekilde nihilizme, kinizme, umutsuzluğa, izolasyona, manevi çöküşe ve öteki benzerlerine gidiş var. “Pozitif ” yadsıma ise, var olan ile yetinmeye, konformizme, var olanın sınırlılığına hapsolmaya, var olanda olanağı ve olanaktan olabilecek olanı görememe kısacası uzak görüş darlığına, var olanda sadece görünene bakmaya, sığlığa, nihai amaçsızlık ve ufuksuzluğa, sadece ve sadece içinde bulunulan zaman ve anla yetinmeye götürüyor.
Günümüzde gelip geçici yüzeysel cereyanlara kapılmamanın panzehiri, olgu ve olaylara tarihsel ve bütünlüklü bir perspektiften bakmaktır. Bugün bu perspektif giderek zayıflıyor ve bu da tesadüf değildir. Değildir, çünkü şimdiki zaman insanı, sadece “şimdiki zaman”a hapsedilmiş insandır. Olgu ve olaylara bütünlüklü ve tarihsel bakamama sorununun, günümüz ideolojik deformasyonun en çok yoğunlaştığı sorunlardan biri haline gelmesi şaşırtıcı olmamalıdır; zira buradaki mesele neticede gelip tarihsel ilerlemenin ve mevcut olanın nesnelliği ve ilişkilerinde yatan bir yönün var olmasının kabulü veya reddine; kapitalizmin tarihselliğini görüp görmemeye, bugünün ve geleceğin şekillendirilmesinin olanaklılığı ya da olanaksızlığına ve elbette bu olanağın kavranılmasına hizmet eden bir tarih bilinci ve ufkuna sahip olup olmamaya dayanır. Bu yüzden günümüz insanına özellikle güncellik düşkünlüğü ve geçmiş, gelecek ve gerçeklik düşmanlığı telkin ediliyor. Açıktır ki, tarih bilinci ve gelecek fikri olmadığında, esasta herhangi bir şeyi açıklamak mümkün olamaz; çünkü, bir şeyi açıklayabilmek için, onu diğer şeylerle ilişkilendirmek; ve bu ilişkilerinin özgünlüğünü anlayabilmek için de onu bütünlüğü ve tarihselliği içinde ele almak gerekir. “Şimdiki zaman”cılık da, bu yüzden hiçbir şeyi açıklamıyor; gösteriyor, sergiliyor, tarif ediyor, en iyi durumda tanımlıyor, ama açıklamıyor, açıklayamıyor. Olgu ve olayları tarihsel ve bütünlüklü olarak ele almayan; doğanın ve tarihin diyalektiğini reddeden veya dikkate almayan tüm ideoloji ve düşünce akımları, ne kadar güncel paketlenirse paketlensinler, özünde sığdırlar. Bu tür ideoloji ve düşünce akımları, toplumların yaşantıları ve tarihlerinde ortaya çıkan çelişkileri, Hegel’in ifadesiyle “aklın tarihteki momentleri” olarak kavramaktan uzak olduklarından, rasyonel yaklaşımın ve çözümün en çok gerekli olduğu andaki çelişkilerle çelişkiye düşüp irrasyonelciliğe kayarlar. Ve böylelikle, aklın değil de, akıl dışılığın momentleri olarak eninde sonunda tarihteki yerlerini alırlar.
Tarihe baktığımızda, bilimi ilerletmek isteyen güçlerle onun gelişimini kösteklemeye çalışan güçler arasında sürekli bir çatışma olduğunu ve bu çatışmanın, her dönemeçte daha belirgin bir biçimde yeniden karşımıza çıktığını görürüz. Her kritik ilerlemenin başlangıcında olumlu ilerici güçlerin öne geçtiklerini, sonunda ise cehaletin gerici güçlerinin yeniden boy gösterdiklerini gözleriz. Ta ki, yeni dönemece gelip bir sonraki sürece atlayana dek. İçinde bulunduğumuz dönemin sorunları ve bunlarla bilimin ilerlemesi arasındaki zorunlu bağ, dikkatlerimizi ister istemez bilimin tarihsel yönüne yoğunlaştırmamız gerektiğini söylüyor. Çünkü, çağımız biliminde ve onun toplumsal bağlamında karanlıkta kalan ve anlaşılması güç olan ne varsa bunların kaynağı eski çağlardan günümüze gelen tutumlarda ve kurumlardadır. Bu yüzden günümüzde bilimin (ve teknolojinin) ne anlama geldiğini ve nasıl bir geleceğe sahip olduğunu kavrama doğrultusunda adım atabilmenin; bilimin (ve tekniğin) nereden gelip nereye gittiğini anlayabilmenin biricik yolu, ona tarihsel ve bütünlüklü bir pencereden bakmak; onu tarihsel ve toplumsal ilişkileri içinde irdelemek; kısacası, bilim ile toplum arasında tarih boyunca oluşa gelen karşılıklı etkileşimleri ayrıntılarıyla incelemektir. Karşılaştığımız güçlüklerin üstesinden gelebilmek ve bilimin sunduğu yeni olanakları insanlığın yıkımı değil mutluluk ve refahı yolunda kullanabilmek için günümüzdeki durumun nasıl ortaya çıktığını yeni bir bakışla bir kez daha incelememiz gerekiyor. Bu kitap da işte tam bunu yapıyor. Hem de bu alanın en yetkin kişisinin kaleminden. Oldukça akıcı ama bilimsel ve bilgi yoğunluklu felsefi bir kitap olduğundan bazı yerleri okumak sıkıcı bir hale bürünebilir çünkü özellikle teknik gelişmelerin nasıl ortaya çıktığının anlatıldığı bölümler beni hayli sıkmıştı. Onun haricinde kitap çok başarılıydı ve sürece yayılarak okunulması gereken bilimsel bir kitaptır. Çünkü koskoca bilim tarihi ele alınmış ve bir oturuşta bitirme güdüsü zaten saçma olacaktır. Bahsettiğim şeyler doğrultusunda bilim tarihi bilincine sahip olmanın gerekliliğinin ne kadar çok önem arz ettiğini az çok gösterebilmiş olduğumu düşünmekle kesinlikle herkesçe okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
J. D. Bernal
Tam adı:
John Desmond Bernal
Unvan:
Britanyalı Fizikçi, Yazar
Doğum:
Nenagh, İrlanda, 10 Mayıs 1901
Ölüm:
Londra, Birleşik Krallık, 15 Eylül 1971
John Desmond Bernal, Britanyalı fizikçi. X-ışını kristallografisindeki öncü çalışmalarıyla tanınır. Edebi bir portresi C.P. Snow'un 'The Search' adlı romanında verilmiştir.

Cambridge Üniversitesi'nde matematik ve bilim okudu. 1921'de lisans eğitimini tamamladıktan bir sonra bir yıl daha doğal bilimler derslerine devam etti. Daha sonraları çalışacağı kristal yapılarına matematik temel sağlayan 'Uzay grupları' ve 'Quaternion' yöntemini kendi çalışmasıyla öğrendi. Mezuniyetinden sonra Londra'da Davy-Faraday Laboratuvarı'nda Sir William Bragg'ın yanında çalıştı. 1924'de grafit'in yapısını belirledi.

Dorothy Hodgkin de bu araştırma grubunda çalışmaya başladı. Birlikte yapılan çalışmalarla 1934'de bir ilk olarak su ile bileşik protein moleküllerinin forografı elde edildi. Ekipte çalışan diğer önemli bilim kişileri arasında Rosalind Franklin, Aaron Klug ve Max Perutz da vardı.

Politik faaliyetleri ile de öne çıkan Bernal, 1923'de katıldığı İngiliz Komünist Partisi'nden 1930'da ayrılmışsa da biyografisini yazan Maurice Goldsmith aslında partiden ayrılmadığını, sadece kaybettiği üyelik kartını yenilemediğini yazar. 1939'da 'The Social Function of Science' Bilimin Sosyal İşlevi'ni yayınladı. Bu herhalde bilim sosyolojisinde ilk çalışmalardan biri idi. 1953'de Lenin Barış Ödülü'nü aldı.

Normandiya Çıkarması sırasında yük indirme için kullanılan geçici liman tesislerinden 'Mulberry Limanı'nın icadına katkı yaptı. Çıkarma planlanması ve icrasında önemli görevler aldı ve çıkarmadan bir gün sonra Normandiya'ya gitti. Bölge üzerine yaygın bilgisi kütüphane çalışmaları kadar tatillerini orada geçirmekten kaynaklanıyordu. Çıkatmaya katılan bir sivil görüntüsünü silmek için İngiliz Donanması ona geçici olarak yarbay rütbesi vermişse de emrindekiler , O'nun gemi yönetirken sağ ve sol terimleri yerine iskele ve sancak terimlerini kullandığı konusunda mutabık olmaktan uzaktı. Uzayda bir topluluk için yaşam alanı oluşturmaya yönelik 'Bernal Küresi'ni de bu konuda bir ilk olarak 1929'da ortaya attı.

Baba tarafından Sefarat Yahudisi olmasına rağmen babası katolikti. Annesi Elizabeth Miller ise Amerikan katolik dönmesi olup Stanford Üniversitesi mezunu bir gazeteciydi.

Oğlu Martin Bernal Avrupa'daki ırkçılığa karşı yazdığı 'Black Athena'da (Kara Atena) Avrupa medeniyetinin temeli olarak görülen Yunan uygarlığındaki Afrika ve Asya mirasını konu edindi.

Yazar istatistikleri

  • 9 okur beğendi.
  • 32 okur okudu.
  • 26 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.