Josaphat Barbaro

Josaphat Barbaro

Yazar
7.7/10
7 Kişi
·
16
Okunma
·
0
Beğeni
·
448
Gösterim
Adı:
Josaphat Barbaro
Unvan:
Venedikli diplomat, tüccar, kaşif ve gezi yazarı
Doğum:
Venedik, İtalya, 1413
Ölüm:
Venedik, İtalya, 1494
Rahip diyor ki, Sultanın topraklarından çıkınca Müslümanlardan bir fırkayla karşılaştım. Yanık bir şekilde ve dinlerinde olan taassubla: “Kâfirlere ölüm!” diye bağırıyorlardı. İran topraklarına yaklaştıkça bu fırkanın mensupları çoğalıyordu. Bu başıbozuk halk Bakü Denizi’nin kıyı yoluna koyuldular; Şamahı, Derbend ve Tümen’e geldiler. Sayıları epey çoğaldı. Her ne kadar bazıları silahlı değilse de Tezechia’nın taşrasında ve Kafkas dağlarının sınırında yer alan Terch adlı yere, yani çoğulukla Katolik Hıristiyanların yaşadığı bölgeye gelince, hepsini kadın, erkek, çocuk- buldukları yerde öldürdüler. Ondan sonra, Yecüc ve Mecüc topraklarına da girip -her ne kadar Yunan kilisesine bağlılarsa da- Hıristiyan halka diğer kadar Yunan kilisesine bağlılarsa da- Hıristiyan halka diğer Hıristiyanlara yaptıkları muamelenin aynısını yaptılar. Daha sonra Çerkeslerin topraklarına tekrar döndüler. Her ikisi de Karadeniz sınırında olan Chipichr ve Charbatri yoluna koyuldular. Orada da insanları öldürdüler. Titracassa ve Chremuch halkı bunlara karşı bayrak kaldırana, onlarla savaşıp hepsini dağıtana -öyle ki her yüz kişiden yirmisi canını kaybetti- ve kendi ülkelerinin tarafına kaçana kadar bu işten vazgeçmediler. Bu hikâyeden o dönemdeki Hıristiyanların acınacak hallerine vakıf olunabilir. Bu olay 1484 yılında meydana geldi.
Türkler ve Mağrip Arapları derler ki: “Bu şehir (Mardin) o kadar yüksektir ki halkı şehrin üzerinden uçan kuşları asla göremezler”
Derbend bizim dilimizde dar ve ince demektir. Öyle ki bölgenin durumunu bilenler ona Demir Kapı derler. Doğrusu onu böyle isimlendirenlerin de hakkı var. Zira bu şehir Media’yı Saka ülkesinde ayırır. Bu yüzden İran, Osmanlı, Suriye ve aşağıdaki diğer topraklardan Saka ülkesine gitmek isteyen kişiler, Derbend’in kapılarının birinden içeri girip diğer kapısından dışarı çıkmak mecburiyetindedirler
Bazı insanlar bir diğerinden ayrılınca, bir daha asla onlarla karşılaşmayacağını düşünürler ve dostluk sözünü kolayca unuturlar. Dostluk için gerekli olan âdetleri ve gelenekleri yerine getirmezler. Bu tasavvurun hatalı olduğu tecrübe edilmiştir. Çünkü dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur.
Yarım pantolonlarıyla ve ayak bileklerine kadar ulaşan deri çoraplarıyla iki çıplak adam şahın karşısında yer alıp güreş tutmaya başladılar. Birbirlerinin belini tutmayıp biri diğerinin boynunu tutmaya çabalıyor, kendilerini sıkıca savunuyorlardı. Güreşçilerden biri diğerinin boynunu tutunca, diğerinin mümkün olduğu kadar eğilip öbürünün sırtını tututarak yerden kaldırmasından, bu suretle kurtulmasından ve onu kaldırıp yere atmasından ve sırtını yere getirmesinden başka çaresi yoktu. Değilse, sadece yere düşmek güreş açısından “yenilgi” sayılmıyordu. Her ne kadar bazen onlardan biri yenilme merhalesine kadar geliyorsa da kurtuluyordu. Bu noktaya gelindiğinde diğeri yenilmeye mecbur bırakıyor ve güreşi kazanıyordu. Nihayet bu çıplak güreşçilerden biri şahın önüne geldi. Dev gibi görünen iri cüsseli bir adamdı. Genç ve uzun boyluydu. Aşağı yukarı otuz yaşlarındaydı. Şah “güreş tutması ve kendisi için bir rakip seçmesini” emretti. Fakat pehlivan diz vurup bir şeyler söyledi. Ben ne söylenildiğini öğrenmek istiyordum: “Geçen defa güreş sırasında rakiplerinden çoğunu ezdiği, yaraladığı ve ölümlerine sebep olduğundan, güreşten muaf tutulmak için Şah’tan ricada bulunduğunu” söylediler. Bu yüzden Şah, onu güreş tutmaktan muaf eyledi. Bu güreşçiye bahşiş olarak atlar verdiler. Bu oyun benim ayrılmamdan sonra gece yarısını iki saat geçene kadar devam etmiş ve başka pek çok hediye vermişlerdi.
Yılın bir zamanı, bir atı düzlüğün bir köşesine bırakıyorlar. Atın ayaklarını bağlıyorlar; bir kişi ok ve yay ile belli bir mesafeden onu hedef yapıyor, at cansız kalıncaya kadar ok atıyor. At ölünce derisini yüzüyorlar ve etini merasimle yiyorlar. Derisine saman doldurup düzgün durması için bacaklarına da ağaç yerleştiriyorlar. Öyle ki at canlı gibi görünüyor. Sonunda büyük bir ağacın altına gidiyorlar, göze hoş görünen bir yaydan götürüyorlar ve hayvanı ağacın üstüne koyup buna tapınıyorlar. Tıpkı bizim kilise-lere mum dikmemiz gibi bu ağacın üstüne de kakım, sincap ve tilki kürklerini asıyorlar. Böylece ağacın her tarafı pahalı kürklerle örtünmüş oluyor. Bu halkın en çok yediği şey av eti ve balıktır. Şu an Moxii’den söz ettim. Tatarlar hakkında, mağaralarında tapındıkları putları olduğundan başka, söyleyeceğim bir şey yok. Onlardan bazıları her sabah dışarı çıktıklarında karşılaştıkları ilk hayvana tapınıp ona secde ediyorlar.
Tana'ya dönerken şehrin kapısına vardığımda, şehrin oldukça güzel burcuna gözüm takıldı. Dikkatle aynı burca bakan bir Tatar tüccara "Ne düşünüyorsun? Acaba bu burç güzel bir şey değil mi?" diye sordum. O gülümsedi ve "Her kim burç inşa ediyorsa korkuyordur." diye cevap verdi.
Daha önce söylediğim gibi, “tertari” para anlamındadır. Şimdi, Tetari’nin tam olarak “beyaz” manasına geldiğini iyice hatırlıyorum. Bundan gümüş para anlaşılıyor. Yunanlıların paraya beyaz anlamına gelen “Aspri” dedikleri gibi, Türkler de beyaz anlamına gelen “Akçe” derler. Venedikliler geçmişte ve günümüzde paranın bir çeşidine Bianche derler; İspanya’da da Bianche denilen bir para vardır. Öyle görünüyor ki bu isimlendirme -bir kelimenin sadece belli bir anlamda söylenmesi- birkaç milletin dilinde var.
136 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Josaphat Barbaro'nun kendi dilinde yazdığı bu eser, Tufan Gündüz Hocamız tarafından Farsça'dan dilimize kazandırılmış bir eser. Bu kitap, XVI. yüzyılda Osmanlı'nın batılılarca nasıl "görüldüğü" noktasının aydınlatılmasında yardımcı oluyor.
136 syf.
·Beğendi·6/10 puan
Josaphat Barbaro önce Kırım Hanı'na daha sonra Iran'a gitmiş bir elçi ve gezgindir. Bu suretle yolculuğu iki aşamalıdır. Ayrıca Akkoyunlu Uzun Hasan ile birlikte bulunmuş ve onun sarayında istirhat etmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han'a karşı bir müttefik elde etmek istemektedir. Bu da Akkoyunlu Uzun Hasan'dır. Uzun Hasan Karadeniz bölgesinde bulunan Bizans bakiyesi Komnenoslar'dan kız alarak akrabalık bağlari dahi kurmayı başarmıştır. Uzun Hasan elçiyi kabul ettiği andan itibaren sürekli bir gösteriş içerisindedir ve bunu görmek keyiflidir de iyi okumalar.
120 syf.
·2 günde·9/10 puan
1400'lü yıllarda doğuya seyahat eden Josaphat Barbaro'nun bu eseri iki kısımdan oluşur. İlk kısım kendi ticari işleri için uzun yıllar bulunduğu Karadeniz'in kuzeyinde Kırım, Kazan, Astrahan, Moskova gibi bölgelerde yaşadığı zamanı anlatır. Dönemin Türk-Tatar toplumu ile ilgili ilginç bilgiler verir. İkinci kısımda ise Fatih Sultan Mehmet'e karşı ittifak arayışında olan Venedik'in elçisi olarak Akkoyunlulara gider. Doğu Anadolu, Kafkas ve İran coğrafyasını gezer. Dönemin hem siyasi hem de toplumsal yapısı hakkında güzel bilgiler verir. Merak edenlere tavsiye ederim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Josaphat Barbaro
Unvan:
Venedikli diplomat, tüccar, kaşif ve gezi yazarı
Doğum:
Venedik, İtalya, 1413
Ölüm:
Venedik, İtalya, 1494

Yazar istatistikleri

  • 16 okur okudu.
  • 12 okur okuyacak.