Doğa ve onun muhteşem görüntüsü olan Toprak Ana, biz ağaçları kestiğimizde ya da değerli cevherleri çıkarmak için onu iliğine kadar sömürdüğümüzde bile ayakta kalmayı sürdürdü.
Bugün gezegenimizdeki çok artmasına, petrol ve madenleri kolayca çıkarmak için yeni yeni teknikler geliştirmemize, yalnızca orman ve akarsuları değil yaşamın bütün temel taşlarını kullanabilmemize aldanarak, kendimizi “Evren’in Efendisi” olduğumuz budalalığına inandırdık. Şimdi ise, salt hayatta kalmanın ötesine gidip, isteklerimize sonu gelmez ve abartılı biçimde büyümesine neden olan gelişme çabalarımız, bizi gezegen üzerindeki yaşamı yaratacak Yada yok edecek kapasiteye eriştirdi. Ancak, doğaya bu denli müdahale etmemiz, yaşamı kendimiz için dayanılmaz duruma sokma tehlikesi de taşımaktadır.
Bu durum, insanlık ve üzerinde yaşadığımız bu güzel Küre arasındaki ilişkiler üzerine bir takım soruları gündeme getiriyor. Biz insanlar acaba, birinci eylemlerimizin sonuçlarını kavrayabilecek ve neden olduğumuz en kötü sonuçların yarattığı etkileri tersine çevirmek için eylemlerimizi zaman içinde değiştirebilecek bir tür küresel beyin ve sinir sistemi miyiz ? Bütün eylemlerimiz bu gezegenin hiç durmayan evriminin bir parçası mı? Yoksa biz, yaratılması binlerce yıl sürmüş biyolojik dokuyu tahrip etmekte olan küresel bir kanser, yeryüzünde habis bir ur muyuz? Geriye kalan yağmur ormanlarının da tamamen yok edildiğine tanık olacak mıyız acaba? Yaşadığımız süre içinde dağ aslanlarının neslinin tükendiğini görecek miyiz? Ve en sonunda, bu gezegeni yaşanamayacak bir yer durumuna mı sokacağız?
Dünya üzerindeki yapıcı bilinç ya da dünyanın yok edicisi olmamız, bugün yaşamakta olan her erkek ve kadının iradesine, arzusuna ve derin de yatan kişiliğine bağlıdır. Yeryüzünde varlığımızı sürdürebilme meselesi,