Max Blecher

Max Blecher

Yazar
8.4/10
23 Kişi
·
55
Okunma
·
3
Beğeni
·
177
Gösterim
Adı:
Max Blecher
Unvan:
Yazar
Doğum:
Botoşani, Romanya, 1909
Varlıklı Yahudi bir ailenin oğlu olan Blecher liseyi bitirdikten sonra tıp öğrenimi için Paris’e gitti, fakat 1928 yılında Pott hastalığına yakalanınca eğitimini yarıda kesmek zorunda kaldı. Fransa, İsviçre ve Romanya’da çeşitli sanatoryumlarda tedavi gördü. Ömrünün son on yılını tamamen yatağa bağlı geçirmek zorunda kaldı. André Breton, Martin Heidegger, André Gide gibi yazarlarla mektuplaştı. André Breton’un yönettiği dergiler başta olmak üzere, birçok sürrealist ve avantgarde dergide öyküleri, şiirleri ve yazıları yayımlandı. 1936 yılında yayımlanan ve en önemli eseri sayılan Întâmplări în irealitate imediată (Acil Gerçekdışılıkta Maceralar) birçok dile çevrildi. Max Blecher, sağlık sorunlarıyla boğuşarak geçirdiği…
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
152 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Rumen edebiyatının okuduğum bu ilk kitabı henüz 28 yaşındayken hayata gözlerini yummuş M. Blecher tarafından yazılmış olağandışı bir eser.

Birinci tekil şahıs ağzıyla yazılan bu kitap çocukluk ve gençlik çağındaki anlatıcının geçmişini anımsamasi ile basliyor. Bu anlatıcı küçük bir kasabada yaşayan her hangi bir amacı olmayan birisidir. Bu anlatıcı kafa karıştıracak, merak uyandıracak bir şekilde yerler, insanlar, nesneler ve kendinden söz eder.Anlatıcı, çocukluk ve genclik çağında yaşamış olduğu krizlerini ve bu krizlerinin neden olduğu varoluşsal melonkileri anlatıyor. Kitap, anlatıcının iç dünyasınin imgelerle dışa vurumunun yansıması. Anlatıcı geçmişini anlatirken yaşadığı krizlerin bir nedenini bulmaya çalışıyor ama bulduğu tek şey değişen melankolik imgeler oluyor.

İlgi çekici ve güzel bir kitap. Akıcı ve şiirsel bir dille yazılmış. Okuyucuyu yormayan, sıkmayan, akıcı bir şekilde okunabilecek bir eser. Son bir şey; G. Perec'in Uyuyan Adam' ini, A. Camus'un Yabanci'sini anımsatacak tarzda bir kitap.
152 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
“Hiçbir şey eskisi gibi olamayacağına göre,defteri kapatmalıydım.Geride ne bırakıyordum?Hafif bir yağmurda çirkin bir dünya.”
.
Gerçeklikle boğuşan bir adamın çocukluk ve gençlik anıları..Hatıraları düşünmek tekrar tekrar yaşanması demek olsa da.Bu belki de tutunacağı dal olmadığından,kendini oluşturan çamura bulanmayı tercih etmekle eşdeğer.Bilinçli görülen sanrılar~
.
Max Blecher hayatının son on yılını yatakta geçirerek henüz yirmi sekiz yaşındayken ölen bir yazar.Yaşadıkları ve duyduğu acıların ağırlığını taşıyor kelimeleri.Ağır olmasına rağmen parlak ve iz bırakan cinsten..İçimizden geçen onca şeyin de yansıması aslında..
.
Kitaba dair bir diğer güzellik ise Herta Müller,Andrei Codrescu ve çeviride de yer alan Suat Kemal Angı’nın nitelikli önsözleri..
152 syf.
·Beğendi·10/10
“Elinde düşünmek ve anlamak için sadece çocukluk ve ergenlik anıları olan, hayatının son on yılını neredeyse kımıldayamaz bir şekilde yatağa bağımlı geçiren ve henüz yirmi sekiz yaşında bu dünyadan göçüp giden Romanyalı bir dehanın ACİLEN yazmak zorunda olduğu roman” diye bir giriş, daha doğrusu kıymetli çevirmen Sayın Suat Kemal Angı’nın notu ile başlayan bir kitap, ister istemez sizi anında içine çekmeye yetiyor.
Kitabı okurken içeriğin dışında, kendimle çeliştiğim bir husus hep beynimde çınladı: “Son on yılını yatağa mahkum geçirip yirmi sekizinde ölmese kim bilir daha ne şaheserler yaratırdı!” diyen yarıma, diğer yarım dengeli ve ölçülü bir şekilde “Tüm o kötü yılları yaşamış ki acılı iç dünyasının dışa vurumu bu denli etkileyici olmuş” diye karşılık veriyordu. Tıpkı somut ve nesnel olan vücudunun, kendisine gösterdiği ihanete karşılık diğer tüm nesneleri de sıradanlaştırarak, bunların hayatını sarmalamasını reddetmesi miydi acaba bu içsel cümleleri yazdıran? Yoksa bizim bildiğimizi sandığımız gerçek hayat ile rüyanın ayrımını, kendisi “gerçek gerçek değil, rüya gerçek” fikri ile asıl “gerçeğin” ayırdına varabilmeyi başarması mı?
Diyor ki; “Bir sonraki rüyamı görene kadar bu hayatı yaşayacağım. Mevcut anıların ve acıların ağırlığı üzerime çöküyor ve ben onlara direnmek istiyorum, onların asla uyanamayacağım uykularına dalmak istemiyorum.”
Bu yüzden kendisini iki kişiliğe bölüyor; biri dış dünyayı keşfe saldığı kişilik, diğeri odasına hapsolmuş kişilik. Biri duyusal algının erotizmine kapılmış kişilik, diğeri ise gerçek dünyanın gerçekdışılığını duyumsayan anlatıcı kişilik.
Aslında upuzun bir yorum yazasım var, ama beynimde Blecher’ın cümlesi dolanıyor: “Ruhun belli derinliklerinde sıradan sözcüklerin hükmü yoktur.” Bu kadar muhteşem bir kitabı, yanlışlıkla sarf edeceğim değersiz sözcüklerle sıradanlaştırmaktan korkuyorum. Diyor ki; “Aniden, kafamın sanki kafatasımın içine tıkıldığını ve orada tutsak tutulduğunu hissettim. Acı bir esaret.” Ben de kitabı bitirdiğim an bunu hissetmeye başladım. Siz de bu müthiş eseri okusanız da bu kitabın dilinde bol bol sohbet etsek ve kafamızın kafatasındaki esaretinden birbirimizi kurtarsak...
Sevgiyle...
152 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
“ Uyanığım ama uyuyorum ve uyanıklığımın rüyasını görüyorum, aynı anda uykumun rüyasını görüyorum...
Uykunun beni en dibe, dönüşü olmayan bir yere sürüklemesinden korkarım; yardım etmesi, beni sarsarak uyandırması için birisine yalvarırım...

Gerçeklik duygum neyden oluşuyor? Bir sonraki rüyamı görene kadar bu hayatı yaşayacağım. Mevcut anıların ve acıların ağırlığı üzerime çöküyor ve ben onlara direnmek istiyorum, onların asla uyanamayacağım uykularına dalmak istemiyorum...

Şimdi gerçeklikle boğuşuyorum. Çığlık atıyorum, uyandırılmak için yalvarıyorum, başka bir hayata, gerçek hayatıma uyanmak için yalvarıyorum. Doğru, hem de güpegündüz ve ben nerede olduğumu biliyorum, hayatta olduğumu biliyorum, ama kâbusumda olduğu gibi, eksik olan bir şey var.
Boğuşuyorum. Çığlık atıyorum. Sarsılıyorum. Beni kim uyandıracak?
Çevremi saran şu mutlak gerçeklik beni dibe çekiyor, batırmak istiyor. Beni kim uyandıracak? Hep böyleydi. Hep. Hep.”
(s:151-152)
...
Blecher, yaşamının son on yılını tamamen yatağa bağımlı geçiren Romanya asıllı geç zamanda keşfedilmiş bir yazar. Kitabın edebi dili, imgeleri ve nesnelerin işlenişi takdire şayan. Yirmi sekiz yaşında hayata gözlerini yuman Max bir eserinde "Yazdığım her şey, bir zamanlar gerçek hayattı" diyor. Yukarıdaki alıntı kitabın son 2 sayfasından ve zihninde ne ile boğuştuğunu görmek insanı derinden etkiliyor...
152 syf.
·8/10
Demek geldin, diyordu kaderin sesi, geldin çünkü gelmek zorundaydın, çünkü kaçmak imkansızdı....
Koridorun diğer ucunda bir kapı, kuruması için........
152 syf.
·Beğendi·8/10
Çamura batmış bir gencin, kendini evin tahta merdiveninde donmuş bir şekilde bulması, hemen ardından ise yağmur yağarken kırlarda koşturan bir çığlık olması. Tam manasıyla bir depersonalizasyon örneği. Keyifli okumalar.
152 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Nesnelerle örülü bir dünyanın içindeyiz de hala şeylerin tam tanımını yapabilmiş değiliz. Bir sürü çıkarımda bulunmuşuz ama öğrendiğimiz her yeni bilgi maddenin yapısını değiştiriyor. Hele kuantum dünyasının yasaları. Onları anlamaktan hala çok uzağız ve bu nano dünyadan bir makro dünyaya nasıl geçtiğimizi bilmiyoruz. Bir plank sabiti mesafede duran gerçekliği hala yakalamış değiliz. Madde ile ilişkimiz bir şekilde dünya ve insanla olan ilişkimizi şekillendiriyor. Bir düşünün çağlar boyunca atom madde ve yapısı hakkında bildiklerimiz değişti ve bir kitabın başlığı gibi katı olan her şey buharlaşmaya başladı. İnsan ilişkileride öyle; daha önce katı kurallar vardı cadı avları erkek kimliği LGBT ye bakış acımız gibi. Toplumsal baskı birçok konuda Newton kanunları gibiydi kanundu yani; oysa kuantum bunu tamamen değiştirdi tabi toplum kurallarıda bu değişimden nasibini aldı. Dolayısıyla madde ile olan flu çizgimiz artık toplumsal olaylara bakışımız gibi; her şey flu. Sınırlarımız daha az belirgin. Ama sözcükler bizim sınırlarımızı çizgimizi birbirimize aktarmanın bilinen en etkili yolu. Aynı kelimeler roman yazarken hipotezler oluşturup kanunlarda koyuyor ve biz bazen sözcüklerin dünyasına kısılıp kalıyoruz:

“Ruhun belli derinliklerinde sıradan sözcüklerin hükmü yoktur... Sözcük, gerçek hayattaki bir kişiyi izleyip ve sonra onun jestlerini aynada takip ederek hissettiğim aptallığa, rüyalarımdaki çağlayanlara eşlik eden kararsızlığa ve ardından belkemiği üzerinden uğuldayarak gelen unutulmaz korku anına ya da daha önceden bildiğim tuhaf kristal küreler dekorunun içinde yer aldığı saydam sise dair bir şey içermeliydi.”

Tıpkı bedenimize sıkışmış ruhumuz gibi bizde eşyaların ne olduğu belli olmayan dünyasına sıkışmış durumdayız. Onlarla birlikte bir dünya yaratıyoruz. Anılarımız bile onlarla hatırlanır oluyor. Eski bir mektup, pul, yüzük, bir broş ve elbisenin parçası havada salınan sevdiğimizin elini hatırlamamıza sebep ya da saçının rengi sıkışmış bir toka bizi o anlara götürmeye muktedir. Eşya ile olan bağımız bazen parasal olsa da çoğu zaman duygusal. Bir eşyanın kaybı onunla ilintili bir sürü anının yitimi gibi yakıyor canımızı. Bir aşk ile bağlıyız bazen nesneye. Arzunun yitik nesnesini ikame eden bir tarafları var bütün nesnelerin:

“Akıl almaz ama yine de gerçek her hatıra, benden tam bir dikkat talep eder. Keskin bir sancı gibi, tüm küçük rahatsızlıkkarı, bir araya konan yastıkları, bir hapın acı tadını arka plana iter ve tüm kuşkularımı, tüm kaygılarımı kuşatarak, benden eksiksiz, olabildiğince küçük ve belirsiz bir dikkat talep eder. Çünkü het hatıra, kelimenin en yoksul anlamı ile biriciktir: Bı yalnızca hayatımdaki olayların, kesin karakteriyle değişme şansından ve bu kesinlikten en küçük bir sapma olasılığından yoksun her bir olayın, doğrusal bir şekilde dizilmiş olması demektir. “ Bu senin hayatın başka hiçbir şey değil,” der; bu cümle, ışıklarını ve renklerini sızdırmayacak şekilde sımsıkı kapatılmış, sıradanlığının kesin imgesi dışında hayatın hiçbir şeyi çekip almasına izin verilmeyen bir dünyaya duyulan özlemle dopdoludur; bu cümle, yalnız olmanın ve yalnızlığın, önemsizliğin ve çoraklığın dünyası içinde sınırlanmışlığın melonkolisini anımsatır.”

Müzeler bu yüzden var sanki; eşya ile kurduğumuz fetiş ilişkinin mabedi olarak. Buralarda bulunma sebebimiz bir muamma belki de ya da makul tüm sebepleri sıralamakta mümkün. Düşünün odanıza mahkum bir hayatınız korkunç acılarınız var ve dış dünya ile ilişkiniz kelimeler ve görsel olarak gördüğünüz şeyler. Bu noktada neler yapardınız kısacık hayatınız içinde. Bir de dahi iseniz işiniz daha da bir zor olurdu. Gerçekliği sorgular madde ile olan ilişkiyi başka bir boyuta taşır fetiş bir ilişki gibi görünen erotizm yaratır ve eriyen bedeni ile yabancılaşır ve onu terk etmenin yollarını arardınız. Yazar da bunu yapmış doğrusu gerçekliğini sorgulamış:

“Gerçeklik duygum neyden oluşuyor? Bir sonraki rüyamı görene kadar bu hayatı yaşayacağım. Mevcut anıların ve acıların ağırlığı üzerime çöküyor ve ben onlara direnmek istiyorum, onların asla uyanamayacağım uykularına dalmak istiyorum. Şimdi gerçeklik ile boğuşuyorum. Çığlık atıyorum, uyandırılmak için yalvarıyorum, başka bir hayata, gerçek hayatıma uyanmak için yalvarıyorum. Doğru, hem de güpegündüz ve ben nerede olduğumu biliyorum, hayatta olduğumu biliyorum, ama kabusta olduğu gibi, eksik olan bir şey var. Boğuşuyorum. Çığlık atıyorum. Sarsılıyorum. Beni kim uyandıracak? Çevremi saran şu mutlak gerçeklik beni dibe çekiyor, batırmak istiyor. Beni kim uyandıracak? Hep böyleydi. Hep. Hep.”

Ölümün soğuk nefesi ensesinde hayatını baharında (28 yaşında ölmüş) olan bir dahi iseniz bu ve benzeri cümleler kurar mıydınız bimem. Ama yazar bu kısacık yaşamının on yılını yatakta geçirmiş olmasına ve hayatla ilgili çok az tecrübesi olmasına rağmen bir baş yapıt yazabilmiş. Kendi döneminin çok üzerine çıkarak. Romantik akım etkisindeki bir Avrupa ve savaşı eşindeki Avrupa’yı tahmin ederek bize, bu yüzyıla seslenmiş.
152 syf.
·Puan vermedi
Kitaba düz bir anlatımla bakılırsa oldukça sıkıcı bir eser denilecektir. Bu esere sıkıcı denirse eğer Sadık Hidayet'in "Kör Baykuş" u, Hermann Hesse'nin "Bozkırkurdu" eserine asla harika bir eser diyemezsiniz.
Yazar yatakta mahkum kaldığının sekizinci yılında yazmış bu eseri. “Ruhun belli derinliklerinde sıradan sözcüklerin hükmü yoktur. İşte buradayım ve yaşadığım krizlerin doğru bir tanımını yapmaya çalışıyorum, ama bulabildiğim tek şey imgeler.” etrafındaki herşeyi yoğun bir duyguyla yaşayan karakter, ruhsal melankolinin sınırlarında bir yaşantıya sahip.
Bir çok anlatıda gerçek mi hayal mi anlamakta zorlanmıyorsunuz. Çevresinde bulunan zerreciklere kadar yoğun bir anlam arayışının içinde debelenip duruyorsunuz.
Gerçeklikle boğuşan bir adamın çocukluk ve gençlik anıları..Hatıraları düşünmek tekrar tekrar yaşanması demek olsa da.
Kitaba dair bir diğer güzellik ise Herta Müller,Andrei Codrescu ve çeviride de yer alan Suat Kemal Angı’nın nitelikli önsözleri.. Keyifli okumalar.
152 syf.
·24 günde·Beğendi·9/10
Herman Hesse'nin Bozkırkurdu'ndan sonra bir kitabı bu kadar içselleştirmemiştim. Yazarın duygu durumunu, pençesinde olduğu yaşam savaşını düşündüğümüzde her şey daha bir anlamlı oluyor. Bazen olaylar kaçıyor, anlatıda zaman algısı olmadığından nerede ne oldu, hangi ara oldu dedim ama sonra da zamanı nasıl algılıyoruz ki zaten buhranlarına düştüm. Kitap başlamadan yapılan olumlu eleştiriler sonuna kadar haklı! Bu genç adamın zamanı,maddeyi, diğer insanları, yaşamı algılama ve hatta betimleme şekli gerçekten harika!
152 syf.
·4 günde·8/10
Kısa yaşamına rağmen modernist romanın en önemli temsilcilerinden biri olan Max Blecher’ın bir tür iç monolog şeklinde ilerleyen romanı Acil Gerçekdışılıkta Maceralar; gerçeklik algısını ters yüz eden, bilinçaltında kimi zaman sert, fazlasıyla duygusal bir zihinsel yolculuk.

Kitabın özenli basımında, Herta Müller ve Andrei Codrescu imzalı, yazarı ve metni çok iyi kavrayan iki sunuş yazısı da bulunuyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Max Blecher
Unvan:
Yazar
Doğum:
Botoşani, Romanya, 1909
Varlıklı Yahudi bir ailenin oğlu olan Blecher liseyi bitirdikten sonra tıp öğrenimi için Paris’e gitti, fakat 1928 yılında Pott hastalığına yakalanınca eğitimini yarıda kesmek zorunda kaldı. Fransa, İsviçre ve Romanya’da çeşitli sanatoryumlarda tedavi gördü. Ömrünün son on yılını tamamen yatağa bağlı geçirmek zorunda kaldı. André Breton, Martin Heidegger, André Gide gibi yazarlarla mektuplaştı. André Breton’un yönettiği dergiler başta olmak üzere, birçok sürrealist ve avantgarde dergide öyküleri, şiirleri ve yazıları yayımlandı. 1936 yılında yayımlanan ve en önemli eseri sayılan Întâmplări în irealitate imediată (Acil Gerçekdışılıkta Maceralar) birçok dile çevrildi. Max Blecher, sağlık sorunlarıyla boğuşarak geçirdiği…

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 55 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 42 okur okuyacak.