Nevin Yeni

Nevin Yeni

Çevirmen
8.3/10
154 Kişi
·
Okunma
·
2
Beğeni
·
368
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
256 syf.
·5 günde·Beğendi·7/10 puan
"Yahu ne diyor bu kitap?!" demek için efsane bir öneri: Biri, hiçbiri, binlercesi. Küçük harflerle yazılıp özel isim olmaktan kurtarıldıklarında, olan ile görünen arasındaki incecik çizgide dolaşacak kadar cesur, gerçeği göreceli hale getirecek kadar cüretkâr ve sosyal bilimcilerin hâlâ üzerinde gezinip durdukları kimlik ve varoluş problemini kurcalayacak kadar ikilem meraklısı bir romana dönüşür. Birimiz, hiçbirimiz, ve nihayetinde binlercemiz. Aslında tamamıyla biz. Pirandello’nun az kalsın Nihilizmi idealize edecekken, insanın budalalığı ile merhametini tuhaf bir şekilde yoğurup turnusol kağıdına dönüştürdüğü romanı. Bitirdikten hemen sonra kitabın kapağına yazdığım gibi, “Tanımadan Tanımlamanın Kitabı.”

Olay, yirmi sekiz yaşında, ayna karşısında bütün olağan haliyle kendisine, aslında o yaşına değin gördüğü fakat dikkat etmediği kendisine bakarken karısının gayet sıradan, fakat yine yalnızca o ana değin sıradan olan uyarısıyla burnunun hafifçe sağa doğru eğik olduğunu söylemesiyle başlar. Bir şekilde bedenleri üzerinde oynamalar yapanlara alışkınızdır, ancak ansızın hatırlatılacak bu detay o andan itibaren hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını göstermişti. Burnundaki olağan eğikliği kaşlarının harflerin üzerine bıraktığımız ^ gibi çatıya benzer olması, yetmezmiş gibi bacaklarından birisinin de hafifçe paralel olmasını öğrenmesi için evlenip bir karısının olmasına elbette gerek yoktu ve zaten bu tarz bir söyleyiş yazarın kaderci mantığa olan mesafesini iyiden iyiye kapatmak demek olacaktı. Ancak işin garip, dahası, olağandışı olan tarafı kendisinde olduğunu zannettiği şeylerin aslında bir başkasının gözünde hiç de zannettiği gibi olmadığını, herkesin gözündeki kendisinin hem yorumlayan nezdinde hem de başkaları nezdindeki kendisinden de ayrıca farklı olduğunu keşfetmesi için yıllarca beklemesi, bir ayna ve bir de karısının olması gerektiriyormuş.

Aslında kitabın vurgusunun bütünüyle Goffman’ın yaptığı “benlik” ve benliğin gündelik hayattaki sunumu olduğunu söylemek zor değil, fakat bu sadece kolaycılık olur. Kaldı ki Goffman, kişinin -aktörün ya da Pirandello’nun gözüyle “birimizin”- idealize edilmiş rollerimiz amaçlarımız ile örtüşmediği zamanlarda gerçeği ve amaçları saklayabilme lüksümüzün olduğunu, olayları olduğundan daha da önemsiz gösterme girişimine haiz olduğumuzu iade eder. Roman boyunca ise bu mümkün değildir. Goffman’ın bireyin çevreyi, zamanı ve ilişkileri değerlendirip idealize ettiği noktaları Pirandello daha çok çevrenin, zamanın ve ilişkilerin insanı idealize edip tekrar iade ettiği şeklinde tasarlar: öyle ki karısı Dida için Gengé olan Vitangelo, hakikatte sadece baba yadigarı olan Quantorzo için Vitangelo’ydu. Okurken pek tabi roman başında alelade bir insan olan Vitangelo, roman ortalarına doğru açıkça bir “deli”, roman bittiğinde ise kendisine hiçbir isimle hitap edemediğim herhangi birisi oluverdi. Yani kaşla göz arasında biri iken hiçbiri, hiçbiri iken binlercesi olup çıkıvermişti.

Tam da bu andan itibaren Nihilist izler taşıyan roman, akışını kelimeleri birer şey’e dönüştürerek sürdürmekten geri durmaz. Kelimelerin birinci ağızdan çıktıktan sonra ulaştığı her bir kimse için yeniden tercüme edilip algılandığı gerçeği, onlara anlatıcının içindeki gerçekliğin görülemeyeceği müddetçe bilinmezliklerini koruyacağı, dolayısıyla birbirini anladığını zanneden kimselerin ancak hayal gördüklerine varan acımasız fakat keskin bir yargıyla sonlanır. Fakat Pirandello’nun idealize ettiği kelimelerin biri için, binlercesi için taşıyacağı anlamlar farklı farklı ve her birisinin yine anlatıcının kendisinden menkul olacakları, böylece mutlak doğrunun olmayacağı iddiası doğruysa, o halde savaş suçu işleyen iki yıkıcı güçten hangisinin “yanlış yaptığını” söyleyebiliriz? Kitap boyunca bu soru kendi kulağımızı durmadan tırmalar ancak bu duruma sevinmek gerekir çünkü daha feci bir soru henüz akla gelmemiştir: “o halde terör suçu işlediğini ilan ettiğimiz anda, iddia ettiğimiz gerçekliğe ne kadar güvenip sığınabiliriz?” Tabi bu soru da artık çırılçıplak ortadadır.

Yalnız sözlerimizin değil, doğrudan bizlerin de her an değişen, doğru veya geçerliliği tartışmaya açık olan ve muhtemelen durmadan değişken kalacağımıza olan inancı da kitabı esrarengiz kılan yönlerindendir. Karşılaştığımız, konuştuğumuz, tanıştığımız, bir şekilde muhatap olduğumuz, hatta aynada, suda, bir dükkan camında gördüğümüz kendi suretimiz bile bizim bizden ve zamandan farklı olarak beliren diğer benliklerimizdir. Biz, aslında çok kişiyiz. Cebirsel bir ifadeyle izah edecek olursak, kitap, belli bir zamandaki öznenin o zamandan bir an sonraki yeni zamanda yepyeni bir özne olduğunu vazeder. Muhtemelen bu metni yazmadan önceki ben, şu cümleyi yazan ben ve metnin sonundaki ben arasında da mutlaka farklılıklar olduğu kabul edilir. Dolayısıyla şu ana kadarki toplam ben olan biz, bir süre sonraki ben olmayacağım. Bu girift saptamanın daha ferah bir ifade biçimi elbette olmalı. Aynı derede ikinci kere yıkanmayacağı temel argümanına sığınan kitap için birisini -o birisi bizim kendimiz dahi olsak- bilmemiz, bilme edimini sağlamanın o özneyi anlamak gerektiğine işaret eder ki farklı zamanlarda farklı özneler olan bir bedenin kendisini anlaması da imkân dışındadır. Kitabın felsefi tartışmalarını yeniden meydana çıkarmam lüzumsuz olacak, ancak her şeyin zamanın bir yerinde mutlak olacağına dayanan iradeden henüz kuşku duyulmayan bir anda, bugünkü bizim de ileride bir yerde yine aynı biz kalacağına inanmak gülüp geçilecek bir şey değildir. Gülünç olan şey, kendi gerçekliğimizin farkına varmadığımız zamanlarda, bize ait olmayan gerçekleri başkalarının kurgulayacak, bizi yeniden tasarlayıp tekrar geri iade edeceğidir. Pirandello, tüm olay akışı içerisinde bu durumu kovalar. Aynaları sevmek gerekir.

Biri, Hiçbiri, Binlercesi’nin nereden itibaren roman nereden itibaren bir monolog denemesi olduğunu anlamak zor fakat yine de kendimizi hiçbir zaman göremeyeceğimiz anda bile gerçeğe en yakın göreceğimiz yerlerin doğal anlarımız olduğunu anlamak uzun sürmez. Kitabın hükmü, Adem-Havva mitindeki çıplaklık-gerçeklik ilişkisi gibi teolojik bir imza olmasa bile, kendimizdeki yüzlerce ben’i tüm çıplaklığıyla keşfetmenin yolunun deli olmaktan geçtiği ve sırf deli olarak anılmamak için kendimizle olan ünsiyetimizi kaybettiğimiz yerde kendimizi keşfetme şansını yitirdiğimize dayanır. Ve nihayetinde biri, hiçbiri, binlercesi olma hakkımızı da...
824 syf.
·16 günde·7/10 puan
Decameron-Giovanni Boccaccio
1348-1351 yılları arasında kaleme alınan ve sıklıkla okuma listemde ilk sıralarda olan Decameron’u nihayet okuyup bitirdim. Decameron Yunanca on gün anlamına gelmekteymiş. Daha öncesinde çok fazla övgüye denk gelmiştim. Ben Alfa Yayınları’ndan Nevin Yeni çevirisini tercih ettim. Ve kitabı eş zamanlı okuduğum iki arkadaşım da Oğlak Yayınları’nı okuyarak bazı bölümlerini bana yolladılar. Nevin Yeni çevirisini başarılı bulmama rağmen Rekin Teksoy çevirisinin bir tık daha iyi olduğunu söyleyebilirim.
Eserde bilindiği üzere 100 öykü bulunmakta ve salgın döneminde 7’si kadın 3’ü erkek olmak suretiyle 10 gün boyunca her gün 10’ar öykü anlatılmakta... Birçoğu eş aldatma üzerine kurulu... Zeka, hinlik, kurnazlık temalı öyküleri de okuyoruz. 5-10 öyküyü başarılı bulmakla birlikte çoğu öykü bana vasat geldi. Çok hızlı okunabilecek bir eser değil. Hikaye öncüsü olması hasebiyle biraz popülerliğinin olduğunu düşünüyorum. Çok keyif alarak okuduğumu söyleyemem. Kült eserleri okumakta elbette fayda var. @unsal_ylmzz ile youtube “karanlık izler” kanalımda ilerleyen haftalarda Decameron kitabı üzerine kapsamlı bir canlı yayın yapmayı planlıyoruz. #decameron #giovanniboccaccio
824 syf.
·10 günde·Beğendi·Puan vermedi
Giovanni Boccaccio (1313-1375) İtalyan dilinde düzyazının temelini atan yazardır. Yazı dili olarak Latincenin kullanıldığı on dördüncü yüzyıl İtalya'sında, Boccaccio başyapıtı Decameron'u halk ağzıyla (İtalyanca) yazmış, bu kitabında hem bir çağın günlük yaşama biçiminden gerçekçi gözlemler aktarmış hem de İtalya dilinin daha sonraki gelişme aşamalarına kaynak oluşturulacak bir dizi düz yazı düzeni kurmuştur.

Boccaccio'nun 1348-1351 yılları arasında yazdığı başyapıtı Decameron on gün boyunca anlatılan yüz öyküden oluşur. Günde on öykü anlatılır. Her günü bir kral ya da kraliçe yönetir. 

Bu hikaye anlatıcıları aslında Avrupayı kasıp kavuran veba salgınından kaçan yedisi kadın, üçü erkek on kişiden oluşan ve birbirlerine hikâyeler anlatarak ve hikâyelerinde insanoğlunun tutkuları, şehvetleri, sahtekârlıkları ve cinselliği tema alarak, bu zor günleri eğlenceli bir şekilde atlatmaya çalışan bir topluluktur.

Boccaccio'nun 'Binbir Gece Masalları' tadındaki hikayeleri özellikle kadınlar için yazdığını düşünüyorum. Yalnız kadınlara ders mi vermek istiyor, onları yermek mi istiyor, yoksa gönüllerini mi hoş tutmak istiyor çözmek zor. Bence iyi bir nüktedanlık eseri olarak okunmayı hakediyor "DECAMERON".
824 syf.
·9 günde·Beğendi·8/10 puan
Avrupayı kasıp kavuran veba salgınından kaçan yedisi kadın, üçü erkek on kişiden oluşan topluluk birbirlerine hikâyeler anlatırlar ve hikâyelerinde insanoğlunun tutkuları, şehvetleri, sahtekârlıkları ve cinselliği tema olarak alırlar.
Decameron, hümanizmin doğuşundan önce hümanizmi müjdeleyen ve skolastik düşünceye karşı muhalefet bayrağını açan ilk yapıtlardandır.15. ve 16. yüzyılları kapsayan, insanın dinsel baskı ve dogmalardan kurtularak kendine dönüşü­nün bir ifadesi olan Rönesans ( yeniden doğuş ) sürecinde özgürleşme özlemle­ri, toplumsal ve kültürel uyanış, edebiyat, bilim ve sanatlarda­ki gelişme kiliseye geri adım attırmıştır. Yunan edebiyatı ve Latin edebiyatı ürünleri Avrupa’daki ulusal dillere çevrilmiştir. İşte Decameron’da bu dönemde büyük önem taşımıştır.Boccaccio, dinsel konuları değil, doğrudan insanı an­latmış; günlük olayları işlemiştir
Hikaye içinde hikaye formatındaki bu eser, hayata dair ve yaradana karşı hürmetlerin eksik olmadığı güzel söylemlerle ve aşka dair tespitlerle keyifli bir okuma serüveni sunuyor. Bence kütüphanenizde bulunması gereken eserlerden biri Decameron. Hem tarihsel bir dönemi yansıtması hem de insan doğasında yer alan duygu durumlarını irdelemesi bakımından önerebileceğim bir eser..
824 syf.
·26 günde
Veba salgınının insanları telef ettiği 1348 yılının Floransa'sında; evlerini terk edip gitmek istemeyen ama evlerinde oturup ölümü beklemeye de niyeti olmayan yedi tane kadının kilisede dua ederken bir fikir gelir akıllarına: " Ne zaman öleceğimizi düşünmeyi bırakalım ve hepimiz elimizde ne var ne yok yanımıza alalım, hizmetlilerimiz dahil, ıssız bir yere gidelim ve günümüzü gün edelim." derler. Yanlarına üç tane de erkek alıp bu fikri işleme koyarlar. Bu on kişilik grup bir konak bulup yerleşirler ve ölümü düşünmeden, günlerin keyfini çıkarmaya başlarlar. Kitabın en ilginç kısmı 1348 yılında kadınların önderliğinde bir grubun kurulması ve her gün birinin yönetici pozisyonunda olup ev işlerini, günlük planları yapıp ertesi gün de görevini bir başkasına bırakmasıydı.
Peki bu 824 sayfa bunu mu anlatıyor diye soruyorsunuz tabi. Hayır 824 sayfanın içinde 10 kişinin 10 gün boyunca anlattığı 100 hikaye bulunmaktadır. Bu hikayeler ise çoğunlukla Hıristiyan din adamlarının dine aykırı davranışlarını, aile içindeki yalanları, aldatmaları, para uğruna kötülüğe hizmet etmeyi... anlatır ve sonunu ders alacağımız şekillerde bağlar ve kıssadan hisse ile yetişkin masallarını bizlere sunar.
825 syf.
·19 günde·9/10 puan
Yaklaşık 700 yıl önce yazılmasına rağmen sanki günümüzü anlatıyor. Kendinizden birçok şey bulabilirsiniz. Aşk hikayelerinden kahramanlık hikayelerine birçok konu akıcı bir anlatımla işlenmiş. İlk hikayeciliğin bu büyük başyapıtını okumanızı tavsiye ederim.
256 syf.
·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitap başlar başlamaz elinize bir yumak ip alıp sarmaya başlıyorsunuz. Sarıyor sarıyorsunuz ama bir türlü tükenmiyor. Bitmesini beklerken birden ip dolaşıyor. Birbirine karışmış düğümler, onları çözmenizi bekliyor. Tekerleme gibi cümleler, bitmek bilmeyen tekrarlar ve uzun paragraflar sayfalarca sürüyor ama yorucu değil. Akıcı ve komik bir dil. En geveze arkadaşınızla gün boyu lafladığınızı düşleyin. İşte o şekil kafanız şişiyor kitap bittiğinde. Kitap bitiyor ama yumak bitmiyor, emin olun. Sarmaya devam...
Her görüntünün anlık, yanıltıcı ve değişken olması üzerinden kimlik ve varoluş temalarını işlemiş Nobel Ödüllü bir roman.
Görünüşe aldanmayın, dediklerime de inanmayın, belki bana öyle göründü. Ama hangi bana; biri, hiçbiri ya da binlercesi... Biri, Hiçbiri, Binlercesi
824 syf.
·66 günde·8/10 puan
Her hikayenin sonunda vay be diyecek birsey aradım fakat bünye mutlu sonlara pek alışık olmadığından olacak ki vay be demedim tavsiye edermiyim bu günlerde herseyi tavsiye ederim #EVDEKALKİTAPOKUTURKİYE
824 syf.
·42 günde·Beğendi·9/10 puan
Giovanni Boccaccio’nun eseri Decameron tarihin ilk düzyazı örneklerinden ve oldukça güzel bir hikâye antolojisi olarak kütüphanemde değerli yerini aldı.

Avrupayı kasıp kavuran veba salgınından kaçan yedisi kadın, üçü erkek on kişiden oluşan topluluk birbirlerine hikâyeler anlatırlar ve hikâyelerinde insanoğlunun tutkuları, şehvetleri, sahtekârlıkları ve cinselliği tema olarak alırlar.

Hikâye içinde hikâye formatındaki bu eser, hayata dair ve yaradana karşı hürmetlerin eksik olmadığı güzel söylemlerle ve aşka dair tespitlerle keyifli bir okuma serüveni sunuyor. Bence kütüphanenizde bulunması gereken eserlerden biri Decameron. Hem tarihsel bir dönemi yansıtması hem de insan doğasında yer alan duygu durumlarını irdelemesi bakımından önerebileceğim bir eser.