Nevin Yeni

Nevin Yeni

Çevirmen
8.6/10
62 Kişi
·
Okunma
·
1
Beğeni
·
187
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
256 syf.
·5 günde·Beğendi·7/10
"Yahu ne diyor bu kitap?!" demek için efsane bir öneri: Biri, hiçbiri, binlercesi. Küçük harflerle yazılıp özel isim olmaktan kurtarıldıklarında, olan ile görünen arasındaki incecik çizgide dolaşacak kadar cesur, gerçeği göreceli hale getirecek kadar cüretkâr ve sosyal bilimcilerin hâlâ üzerinde gezinip durdukları kimlik ve varoluş problemini kurcalayacak kadar ikilem meraklısı bir romana dönüşür. Birimiz, hiçbirimiz, ve nihayetinde binlercemiz. Aslında tamamıyla biz. Pirandello’nun az kalsın Nihilizmi idealize edecekken, insanın budalalığı ile merhametini tuhaf bir şekilde yoğurup turnusol kağıdına dönüştürdüğü romanı. Bitirdikten hemen sonra kitabın kapağına yazdığım gibi, “Tanımadan Tanımlamanın Kitabı.”

Olay, yirmi sekiz yaşında, ayna karşısında bütün olağan haliyle kendisine, aslında o yaşına değin gördüğü fakat dikkat etmediği kendisine bakarken karısının gayet sıradan, fakat yine yalnızca o ana değin sıradan olan uyarısıyla burnunun hafifçe sağa doğru eğik olduğunu söylemesiyle başlar. Bir şekilde bedenleri üzerinde oynamalar yapanlara alışkınızdır, ancak ansızın hatırlatılacak bu detay o andan itibaren hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını göstermişti. Burnundaki olağan eğikliği kaşlarının harflerin üzerine bıraktığımız ^ gibi çatıya benzer olması, yetmezmiş gibi bacaklarından birisinin de hafifçe paralel olmasını öğrenmesi için evlenip bir karısının olmasına elbette gerek yoktu ve zaten bu tarz bir söyleyiş yazarın kaderci mantığa olan mesafesini iyiden iyiye kapatmak demek olacaktı. Ancak işin garip, dahası, olağandışı olan tarafı kendisinde olduğunu zannettiği şeylerin aslında bir başkasının gözünde hiç de zannettiği gibi olmadığını, herkesin gözündeki kendisinin hem yorumlayan nezdinde hem de başkaları nezdindeki kendisinden de ayrıca farklı olduğunu keşfetmesi için yıllarca beklemesi, bir ayna ve bir de karısının olması gerektiriyormuş.

Aslında kitabın vurgusunun bütünüyle Goffman’ın yaptığı “benlik” ve benliğin gündelik hayattaki sunumu olduğunu söylemek zor değil, fakat bu sadece kolaycılık olur. Kaldı ki Goffman, kişinin -aktörün ya da Pirandello’nun gözüyle “birimizin”- idealize edilmiş rollerimiz amaçlarımız ile örtüşmediği zamanlarda gerçeği ve amaçları saklayabilme lüksümüzün olduğunu, olayları olduğundan daha da önemsiz gösterme girişimine haiz olduğumuzu iade eder. Roman boyunca ise bu mümkün değildir. Goffman’ın bireyin çevreyi, zamanı ve ilişkileri değerlendirip idealize ettiği noktaları Pirandello daha çok çevrenin, zamanın ve ilişkilerin insanı idealize edip tekrar iade ettiği şeklinde tasarlar: öyle ki karısı Dida için Gengé olan Vitangelo, hakikatte sadece baba yadigarı olan Quantorzo için Vitangelo’ydu. Okurken pek tabi roman başında alelade bir insan olan Vitangelo, roman ortalarına doğru açıkça bir “deli”, roman bittiğinde ise kendisine hiçbir isimle hitap edemediğim herhangi birisi oluverdi. Yani kaşla göz arasında biri iken hiçbiri, hiçbiri iken binlercesi olup çıkıvermişti.

Tam da bu andan itibaren Nihilist izler taşıyan roman, akışını kelimeleri birer şey’e dönüştürerek sürdürmekten geri durmaz. Kelimelerin birinci ağızdan çıktıktan sonra ulaştığı her bir kimse için yeniden tercüme edilip algılandığı gerçeği, onlara anlatıcının içindeki gerçekliğin görülemeyeceği müddetçe bilinmezliklerini koruyacağı, dolayısıyla birbirini anladığını zanneden kimselerin ancak hayal gördüklerine varan acımasız fakat keskin bir yargıyla sonlanır. Fakat Pirandello’nun idealize ettiği kelimelerin biri için, binlercesi için taşıyacağı anlamlar farklı farklı ve her birisinin yine anlatıcının kendisinden menkul olacakları, böylece mutlak doğrunun olmayacağı iddiası doğruysa, o halde savaş suçu işleyen iki yıkıcı güçten hangisinin “yanlış yaptığını” söyleyebiliriz? Kitap boyunca bu soru kendi kulağımızı durmadan tırmalar ancak bu duruma sevinmek gerekir çünkü daha feci bir soru henüz akla gelmemiştir: “o halde terör suçu işlediğini ilan ettiğimiz anda, iddia ettiğimiz gerçekliğe ne kadar güvenip sığınabiliriz?” Tabi bu soru da artık çırılçıplak ortadadır.

Yalnız sözlerimizin değil, doğrudan bizlerin de her an değişen, doğru veya geçerliliği tartışmaya açık olan ve muhtemelen durmadan değişken kalacağımıza olan inancı da kitabı esrarengiz kılan yönlerindendir. Karşılaştığımız, konuştuğumuz, tanıştığımız, bir şekilde muhatap olduğumuz, hatta aynada, suda, bir dükkan camında gördüğümüz kendi suretimiz bile bizim bizden ve zamandan farklı olarak beliren diğer benliklerimizdir. Biz, aslında çok kişiyiz. Cebirsel bir ifadeyle izah edecek olursak, kitap, belli bir zamandaki öznenin o zamandan bir an sonraki yeni zamanda yepyeni bir özne olduğunu vazeder. Muhtemelen bu metni yazmadan önceki ben, şu cümleyi yazan ben ve metnin sonundaki ben arasında da mutlaka farklılıklar olduğu kabul edilir. Dolayısıyla şu ana kadarki toplam ben olan biz, bir süre sonraki ben olmayacağım. Bu girift saptamanın daha ferah bir ifade biçimi elbette olmalı. Aynı derede ikinci kere yıkanmayacağı temel argümanına sığınan kitap için birisini -o birisi bizim kendimiz dahi olsak- bilmemiz, bilme edimini sağlamanın o özneyi anlamak gerektiğine işaret eder ki farklı zamanlarda farklı özneler olan bir bedenin kendisini anlaması da imkân dışındadır. Kitabın felsefi tartışmalarını yeniden meydana çıkarmam lüzumsuz olacak, ancak her şeyin zamanın bir yerinde mutlak olacağına dayanan iradeden henüz kuşku duyulmayan bir anda, bugünkü bizim de ileride bir yerde yine aynı biz kalacağına inanmak gülüp geçilecek bir şey değildir. Gülünç olan şey, kendi gerçekliğimizin farkına varmadığımız zamanlarda, bize ait olmayan gerçekleri başkalarının kurgulayacak, bizi yeniden tasarlayıp tekrar geri iade edeceğidir. Pirandello, tüm olay akışı içerisinde bu durumu kovalar. Aynaları sevmek gerekir.

Biri, Hiçbiri, Binlercesi’nin nereden itibaren roman nereden itibaren bir monolog denemesi olduğunu anlamak zor fakat yine de kendimizi hiçbir zaman göremeyeceğimiz anda bile gerçeğe en yakın göreceğimiz yerlerin doğal anlarımız olduğunu anlamak uzun sürmez. Kitabın hükmü, Adem-Havva mitindeki çıplaklık-gerçeklik ilişkisi gibi teolojik bir imza olmasa bile, kendimizdeki yüzlerce ben’i tüm çıplaklığıyla keşfetmenin yolunun deli olmaktan geçtiği ve sırf deli olarak anılmamak için kendimizle olan ünsiyetimizi kaybettiğimiz yerde kendimizi keşfetme şansını yitirdiğimize dayanır. Ve nihayetinde biri, hiçbiri, binlercesi olma hakkımızı da...
824 syf.
·9 günde·Beğendi·8/10
Avrupayı kasıp kavuran veba salgınından kaçan yedisi kadın, üçü erkek on kişiden oluşan topluluk birbirlerine hikâyeler anlatırlar ve hikâyelerinde insanoğlunun tutkuları, şehvetleri, sahtekârlıkları ve cinselliği tema olarak alırlar.
Decameron, hümanizmin doğuşundan önce hümanizmi müjdeleyen ve skolastik düşünceye karşı muhalefet bayrağını açan ilk yapıtlardandır.15. ve 16. yüzyılları kapsayan, insanın dinsel baskı ve dogmalardan kurtularak kendine dönüşü­nün bir ifadesi olan Rönesans ( yeniden doğuş ) sürecinde özgürleşme özlemle­ri, toplumsal ve kültürel uyanış, edebiyat, bilim ve sanatlarda­ki gelişme kiliseye geri adım attırmıştır. Yunan edebiyatı ve Latin edebiyatı ürünleri Avrupa’daki ulusal dillere çevrilmiştir. İşte Decameron’da bu dönemde büyük önem taşımıştır.Boccaccio, dinsel konuları değil, doğrudan insanı an­latmış; günlük olayları işlemiştir
Hikaye içinde hikaye formatındaki bu eser, hayata dair ve yaradana karşı hürmetlerin eksik olmadığı güzel söylemlerle ve aşka dair tespitlerle keyifli bir okuma serüveni sunuyor. Bence kütüphanenizde bulunması gereken eserlerden biri Decameron. Hem tarihsel bir dönemi yansıtması hem de insan doğasında yer alan duygu durumlarını irdelemesi bakımından önerebileceğim bir eser..
256 syf.
·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitap başlar başlamaz elinize bir yumak ip alıp sarmaya başlıyorsunuz. Sarıyor sarıyorsunuz ama bir türlü tükenmiyor. Bitmesini beklerken birden ip dolaşıyor. Birbirine karışmış düğümler, onları çözmenizi bekliyor. Tekerleme gibi cümleler, bitmek bilmeyen tekrarlar ve uzun paragraflar sayfalarca sürüyor ama yorucu değil. Akıcı ve komik bir dil. En geveze arkadaşınızla gün boyu lafladığınızı düşleyin. İşte o şekil kafanız şişiyor kitap bittiğinde. Kitap bitiyor ama yumak bitmiyor, emin olun. Sarmaya devam...
Her görüntünün anlık, yanıltıcı ve değişken olması üzerinden kimlik ve varoluş temalarını işlemiş Nobel Ödüllü bir roman.
Görünüşe aldanmayın, dediklerime de inanmayın, belki bana öyle göründü. Ama hangi bana; biri, hiçbiri ya da binlercesi... Biri, Hiçbiri, Binlercesi
824 syf.
·66 günde·8/10
Her hikayenin sonunda vay be diyecek birsey aradım fakat bünye mutlu sonlara pek alışık olmadığından olacak ki vay be demedim tavsiye edermiyim bu günlerde herseyi tavsiye ederim #EVDEKALKİTAPOKUTURKİYE
824 syf.
·42 günde·Beğendi·9/10
Giovanni Boccaccio’nun eseri Decameron tarihin ilk düzyazı örneklerinden ve oldukça güzel bir hikâye antolojisi olarak kütüphanemde değerli yerini aldı.

Avrupayı kasıp kavuran veba salgınından kaçan yedisi kadın, üçü erkek on kişiden oluşan topluluk birbirlerine hikâyeler anlatırlar ve hikâyelerinde insanoğlunun tutkuları, şehvetleri, sahtekârlıkları ve cinselliği tema olarak alırlar.

Hikâye içinde hikâye formatındaki bu eser, hayata dair ve yaradana karşı hürmetlerin eksik olmadığı güzel söylemlerle ve aşka dair tespitlerle keyifli bir okuma serüveni sunuyor. Bence kütüphanenizde bulunması gereken eserlerden biri Decameron. Hem tarihsel bir dönemi yansıtması hem de insan doğasında yer alan duygu durumlarını irdelemesi bakımından önerebileceğim bir eser.
800 syf.
·11 günde·Beğendi·8/10
Bir salgın döneminde yazılıp bir başka salgında okunmuş bir kitap oldu benim için. İçinde 10 günde 10 kişi tarafından anlatılan toplam 100 hikaye var. Bu kitap Ortaçağ'da Kara Veba zamanlarında yazılmasından dolayı yaşanan olayların çeşitli etkilerini barındırıyor. Özellikle vebadan kuvvetli bir tokat yiyerek tahtı sallanan kiliseye Boccaccio öyle bir tokat atmış ki, rahiplerin iktidarı bu hikayelerde sorgulanır olmuş. Bunun dışında geleneksel baskıların etkisi altındaki kadınların çeşitli aşk hikayeleri, cesaretleri ve aldatan-aldanan ikiliği yine bir başka arkaplan hikayelerde.. Ezcümle, bir klasik olması bir yana, insana dair hikayeler okumayı sevenler için bulunmaz bir kaynak Decameron....
824 syf.
·7 günde·10/10
Bir salgın döneminde yazılan bu eser başka bir salgında okunmuş ve çok sevilmiş bir eser oldu benim için.
1347-1351 yılları arasında vuku bulan ve Avrupa nüfusunun üçte birini yok eden Büyük Veba Salgını sırasında yazılmıştır. Salgının getirmiş olduğu karamsarlıktan kaçıp, hayattan zevk almaya çalışan 10 gencin, 10 gün boyunca birbirlerine anlattıkları toplam 100 hikâyeyi konu ediniyor.
Decameron, Grekçeden (deka emeria) türetilen bir kelime ve 10 günün kitabı anlamına gelmektedir. Hümanizmin doğuşundan önce hümanizmi müjdeleyen ve skolastik düşünceye karşı çıkan ilk yapıtlardandır.
Her gün güzel yemekler yiyerek, kırsalda yürüyüşlere çıkarak, müzikler dinleyip, şarkı ve şiirler söylemişler, dans etmişler ve 10 gün boyunca birer hikaye anlatırlar. Bu hikayeler dönemin yozlaşmış din insanlarının şehvet düşkünlüğü, para ve mal hırsı ve bu kişilerin toplumda afişe edilerek gülünç duruma düşürülmesi, kahramanlık hikayeleri, aşk ve tutku üzerine hikayeler, budala kişilerden istifade edilen gülünç hikayeler, cömertlik, cimrilik gibi konular üzerine oluşturulmuştur Bocaccio'nun üslubu son derece akıcı ve gerçekçidir.Müstehcen kısımları da vardır ancak Bocaccio bu konuda açıklama yapmıştır.
Der ki: ''Usturuplu sözcüklerle dile getirildikten sonra,başkalarına anlatılamayacak kadar uygunsuz hiçbir şey yoktur ve bana kalırsa bunu başarıyla yerine getirdim.''
Kendi döneminde çok fazla acımasız eleştirilere maruz kalmış bir yazardır.
Yazar ve kitabı hakkında araştırma yaparak Dante'den çok etkilendiğini ve Decameron'da Dante'nin eserlerinde bulunan pek çok kişiye yer verdiğini öğrendim. Decameron'daki pek çok öykü La Fontaine, Alfred de Musset gibi pek çok yazara ilham vermiş ve bu ögelere eserlerinde yer vermiş.
256 syf.
·6/10
İtalyanların ünlü şair, hikaye, roman ve özellikle oyun yazarı #luigipirandello (1876-1936)'yu uzun süredir okumak istiyordum. Oyun ve şiirler ile ilgilenmediğimden hikayelerini ve en çok da ünlü romanı #birihiçbiribinlercesi 'ni internet sitesindeki alışveriş listeme almıştım.

Varlıklı bir ailenin çocuğu olan #pirandello'nun maddi sıkıntılar yaşadığı bir döneminden daha sonraları faşist #mussolini'nin desteğiyle geleceği Roma tiyatrosunda sanat yönetmenliği sırasında oyunlaştırdığı ve her gün bir hikaye yazmaktan yola çıkıp 246 adette kalan hikayelerini merak etsem de (ki hâlâ merak içindeyim, sıra gelmiyor) bu romandan okumaya başladım.

Babadan miras banka sahibi Moscarda'nın kendi gözleriyle gördüğü kişiliği ile başkalarının gördükleri arasındaki uçurumun farkına varıp sonu deliliğe varan varoluşunu sorgulaması ve takıntı hale getirmesi kitabın konusu.

Yazar, yapıtlarında olmak-görünmek arasındaki tezatı, maske-yüz ikileminden incelemiş ve gerçeğin göreceligi üzerinden kimlik ve varoluş temalarını işlemiştir. Açıkçası; kitabın yarısından çoğu, karısının burnunun yamukluğunu söyleyip kesfetmesiyle başladığı varoluşunun karmaşık sorgulamalarıyla geçiyor. Daha sonra realizme dönüldüğünde ise biraz heyecan geliyor ve belki bir romana dönüşüyor. Jorge Luis Borges gibi düşsel gezintiler var ama edebiyat mı tartışılır. Sürekli birbirini tekrarlayan cümleler ve incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler sorunsalında, kimi zaman gerçeğe yatan bilinmezlikler. Psikoloji, sosyoloji ve elbette felsefe var ama bu karışım edebiyat mı, incelenmeli...