Ama benim hayatımdaki yatay ve dikey ilişkiler doğal değildi. Sözler klişeydi. İnsanların zevkleri, giyimleri çocukların hazır yiyecek tüketmekten hamburgere dönüşmüş göbekleri, kadınların saç modelleri, tırnakları, kaş şekilleri, bir ânı yaşarken ya da bir fotoğrafın altına yorum yaparken kurdukları cümleler hep aynıydı. Biricikliğimizi bir kenara itip paramızla kendimizi tekdüzeliğe, dogmalara, kalıplara hapsettiğimiz bu dünyada ne desek, ne söylesek bir şova dönüştürmediğimiz sürece değersizdi. Kaçıp gitme düşüncesi bile karavanı düşünmeyi gerektiriyordu. Kitap ve kahve sözcüklerini yan yana duymaktan, kahve bardaklarının yanında özensizce yazılmış romanların süslü kapaklarını ve süslü ayraçlarını görmekten bıkkınlık gelmişti. Ölmüş yazarlara ait olmadığı hâlde onların kemiklerini sızlatmaktan korkmadan kendilerine atfettiğimiz cümleler sanal evrenimizi sarmıştı. Paket gıdalardaki katkı maddelerinin ne gibi hastalıklara yol açacağını düşünmekten, hijyen için en doğal yolu aramaktan, bir sanatçı öldüğünde onun hayranı kesilmekten, toplumsal olaylara karşı hep birlikte infiale kapılmaktan zevk alır olmuştuk. Köyde yaşama düşüncesi beğeni toplayan bir moda hâline gelmişti artık. Ya hepimiz birbirimize bayağı biçimde benziyorduk ya da birbirimizden bu denli haberdar olduğumuz için çok benzer olduğumuzu farketmiştik. Tek bildiğim bunun doğal olmadığıydı.