Ruşen Çakır

Ruşen Çakır

YazarDerleyenÇevirmenEditör
8.1/10
51 Kişi
·
137
Okunma
·
12
Beğeni
·
824
Gösterim
Adı:
Ruşen Çakır
Unvan:
Gazeteci, Yazar, Araştırmacı
Doğum:
Hopa, Artvin, Türkiye, 25 Ocak 1962
Ruşen Çakır, (d. 25 Ocak 1962, Hopa, Artvin, Türkiye), Laz kökenli Türk gazeteci.

Gazeteciliğe 1985 yılında Nokta Dergisi'nde başladı. Sırasıyla Tempo, Cumhuriyet, Milliyet, CNN Türk, Vatan, NTV'de çalıştı. TESEV'de Demokrasi, Sivil Toplum ve İslam Dünyası Programını yönetti. Sosyolog Şerif Mardin'le 2007 yılında yaptığı bir röportajda Mardin'in ortaya attığı "Mahalle Baskısı" kavramı medyada uzun süre tartışma konusu oldu. 2002 yılının Aralık ayından 11 Ekim 2014 tarihinde kadar Vatan gazetesinde gazetecişliğe devam etti. Ardından Habertürk Gazetesi’ne geçti ve halen burada yazmaya devam etmektedir. Türkiye'de son dönemdeki siyasi dönüşümleri 1990 yılında kaleme aldığı ilk kitabı olan Ayet ve Slogan adlı kitabında ele almıştır.

2010 senesinde İspanya Sitges´te gerçekleştirilen Bilderberg toplantısına katılmıştır.
İslami oluşumlar faaliyetlerini alenileştirdikleri ölçüde toplumsal planda meşruiyet kazandılar. Bu meşruiyetin ge­rekçelerinden biri kuşkusuz laik basının iddialarının devlet tarafından önemsenmemesi ya da ufak tefek müdahalelerle geçiştirilmesiydi. İhbar edilen faaliyetlerin önemli bir çoğunluğunun adli makamlarca aklanması ve bazı durumlarda iktidar tarafından yasalara aykırı bir durumun olmadığının dile getirilmesi (Örneğin eski ANAP yöneticisi ve Trabzon Milletvekili Eyüp Aşık'ın "Ben Nakşibendiyim" demeci) İslami hareketlerin önüne hu­kuki anlamda çok geniş bir meşru alan açtı.
Kadınların çarşafa bürünmesinin, erkeklerin sakal bırakıp şalvar giymesinin temel şart olduğu, bu tarikatta gündelik yaşamın en ince ayrıntıları konusunda neyin, nasıl yapılması gerektiği şeyh tarafından belirlenip müridlere dayatılıyor. Bu dünyadaki varoluşu sadece ve sadece Allah'a ibadet etmeye indirgeyen tarikat, kuşkusuz ilk aşamada, bilinen ibadetler hakkında alabildiğine ayrıntılı, karmaşık ve birbirlerine belirli bir sıra içinde sıkı sıkıya bağlı hükümler geliştiriyor. Böylelikle müridler, örneğin namaz ibadetinin pratiği kadar teorisiyle de meşgul oluyorlar. An­cak bu teori, namazın niçin’inden çok nasıl'ıyla ilgileniyor.
“Yönetime talip olmalıyız."
Yönetime talip olmak... Bu Nakşilerin artık sık sık dile getirecekleri başat talepleri olacaktır. Talip olmanın yolu ise yasal bir partide örgütlenmek ve siyaset yapmaktır. 1987 Kasım seçimleri öncesi bu parti Prof. Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi idi. Prof. Esad Coşan, derginin Kasım sayısında tüm İslami yapıları, adını açık açık dile getirme­mekle birlikte RP'yi desteklemeye, onun için çalışmaya, ona oy vermeye çağırmıştı.
Türkiye’de herhangi bir İslami yapılanmanın somut gücü ile ilgili veri edin­mek neredeyse imkânsız. Zaman zaman basına sızdırılan devlet istihbarat güçlerinin "rakamları” genellikle hem abartılı, hem de bunların edinilme yollan hayli kuşkulu. İşin ilginç yanı söz konusu İslami grupların çoğunun bu abartılı rakamları, propaganda için, gönüllü bir şekilde benimsemeleri.
İskender Paşa Cemaati'nin gücünü belirlemede başvurulabilecek ilk yol İslam dergisinin tirajı kuşkusuz.
(İslam) derginin 1985 Temmuz sayısından, A.Özcan Emre imzalı bazı fıkhi değerlendirmeleri alalım: "Elbiselerin rengi: Elbiselerin beyaz ve siyah renkli olması müstehabtır. Yeşil renkli olmaları da sünnete uygun­dur. Elbiseler kırmızı ve sarı renkli olmamalıdır [erkekler için] çünkü Pey­gamber s.a.s. bu iki rengi erkeklerin giymelerini yasaklamışlardır.”
An­cak (İsmail Ağa) cemaatin söylemini tamamıyla modern dünyaya kökten karşı çıkış üzerine oturtması, ülkenin bu en büyük metropolünde gelenekleriyle kozmopolit kültür arasında sıkışıp kalmış taşra kökenli insanlar arasında yankı bulmasına yol açıyor.
(...) tek başına kılık kıyafetleriyle bile "karşıt saflarda" tedirginlikler, kaygılar ve korkulara yol açarak kolektif bir intikamın keyfini yaşıyorlar.
Tarikat içi ilişkilere verilen yoğun önem, birçok tarikat yapısında olduğu gibi, İsmail Ağa Cemaati'nde de, mürşidin odasına dizler üzerine sürünerek girip çıkmak gibi ritüellerin ortaya çıkmasına yol açıyor.
(...)Kendi küçük cemaatlerini içinde yaşadıkları topluma karşı bir güç olarak tanımlamaları, doğal olarak içinde yaşadıkları toplumu da kendi küçük cemaatlerine karşı bir güç olarak tanımlamalarına neden oluyor. Bu tanımlamalarda ısrar edildikçe cemaat kendi içinde daha da sıkı kenetleniyor ve kendini toplumdan daha da yalıtıyor. Sonuçta, modern Türkiye'nin bağrında bir "İslam gettosu”nun temelleri atılıyor. (Adını, şeyhleri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun imamlığını yaptığı İstanbul Fatih’in Çarşamba semtindeki İsmail Ağa Camii'nden alan ce­maat, kamuoyunda daha çok caminin hemen yakınındaki İsmail Ağa Erkek Kuran Kursu ve yurdu ile İsmail Ağa Kız Kuran Kursu, ve yurduyla tanınıyor. 1330 öğrenci kapasiteli, dıştan altı, içten sekiz katlı birinci kurs ve yurt binası daha inşaat halindeyken basında gündeme gelmiş, “saray yavrusu, Türkiye'nin en modem Kuran kursu binası" olarak tanım­lanmıştı?
Belki de İslamcı hareketlerin ortak noktaları, iktidara yaklaştıkları oranda İslamcı kimliklerinden uzaklaşmaya başlamalarıdır.
Dini, egemen sınıfların sömürülerini gizleme ve meşrulaştırmasının basit bir aracı olarak göstermek is-
teyen bazı solcularımız, ezici bir çoğunluğu dine inanan emekçilere ulaşamamalarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. "Aydınlanma" kavramı etrafında dinin (İslam'ın) ne kadar bilitndışı olduğunu kanıtlamaya çalışanlar, dinsizlik dininin mücahidliğini yapıyorlar. "Çağdaş yaşamı destekleme" adına başörtülü genç kızları üniversitelere sokmamanın savaşını verenler özgürlükçülük dersinden sınıfta kalıyorlar. Tarihinde engizisyon yaşamamış olan İslam'ın dogmalarını "Ortaçağ karanlıklarına" benzetmek ne ölçüde bilimsel?
Sosyalizmin hedefini dinin ortadan kaldırılması olarak göstermeye çalışan solculara "Din ortadan kalkınca sınıflar da otomatikman kalkacak mı?” diye sormak gerekiyor. İslamcıların, iktidara gelirlerse herkesi kör testereyle keseceklerini vehmedenlere, "Ya siz iktidara gelirseniz kimleri keseceksiniz? Kör testere yerine ne kullanacaksınız?" diye sormak gerekiyor. Kendileri gibi düşünmeyenlere tahammül edemeyenlere daha çok örnek verilebilir. Kuşkusuz çok sayıdaki dindar fanatiğe bakıp tüm İslamcı düşünce ya da İslam hoşgörüsüzlükle suçlanamayacağı gibi, herkesi kendileri gibi dinsiz yapmaya uğraşan bazı solculara bakıp sosyalizmin din ve vicdan özgürlüğüne taraftar olmadığı söylenemez.
Baba
Baba Kızıl Ordu Fraksiyonu - Avrupa'da Gerilla Mücadelesi'ni inceledi.
200 syf.
Çeviride konuya hakim bir çevirmenin ne kadar önemli olduğunu bu kitapta da bir kez daha görüyoruz. Eski bir solcu olarak Ruşen Çakır sol terminolojiye hakim olmasının sayesinde kitabı ekstra okunur hale getiriyor. Öncelikle bunu belirteyim. Kitap gayet okunaklı.

RAF üzerine az çok bir şeyler biliyordum. Çoğu kulaktan dolma. İşte Baader Meinhof Complex filmi filan. Bu kitabı okuyunca filmin ne kadar da ciddiyetsiz ve kötü niyetli yapılmış olduğunu gördüm. ''İşte bunlar da devrim yapmaya niyetlenmiş kandırılmış genç çocuklar'' şeklinde yansıtılan RAF'ın aslında öyle aklı bir karış havada gençler olmadığı aksine ne kadar da donanımlı ve kararlı olduğunu görüyorsunuz.

RAF'ın teorik kaynaklarından, etkilendiği isimlere, kendini tanımlayışından, dünyayı tanımlayışına, silahlı eylemlerinden cezaevi tutumuna kadar belli başlı tüm açılardan detaylı ve de anlaşılır bir incelemeye imza atmış yazar. Yargılayıcı bir dil kullanmaması da beğenimi arttıran bir etken.

Nazi artığı bir devlet ve vurdumduymaz bir toplum karşısında devrimci özne benim diyerek, devrime kendini fedakarca adayan bu insanlara büyük saygı duyuyorum. 25 yıl hapis yatıp, bu sürede kendisine sunulan şartlı tahliyeyi reddeden, çıktıktan sonra da örgütü aleyhine tek laf etmeyen Brigitte Mohnhaupt, sol çevrelerde tanınır biriyken çocuklarını dahi bırakıp kendini devrime adayan Ulrike Meinhof, örgütün beyni denilen Andreas Baader, açlık grevinde hayatını kaybeden Holger Meins, Gudrun Ensslin ve diğerleri...
304 syf.
·10/10 puan
Bu çalışmasından sonra arkadaşları Ruşen Çakır hakkında İslamcı olduğuna dair düşüncelere kapılmışlar. Bazı İslamcı kesimlerde ise hidayete ereceği yönünde birtakım beklentiler doğmuş. Elhamdülillah solcuyum demekten imanım gevredi diyor. Bir aydının ait olmadığı kesimler hakkında araştırma yaparken, onların dünyasını keşfe çıkarken böyle bir izlenim bırakması takdire şayan.

Mutlaka kütüphanenizde yer etmesi gereken bu kitapta, genel hatlarıyla Türkiye'deki İslami hareketler incelenmiş. Topluma bıraktığı etkiler üzerine de katkıda bulunduğu söylenebilir. Yazar İslami grupların, cemaatlerin, akımların Türk toplumunda aşama aşama ne şekilde konumlandığı hakkında biraz fikir veriyor.

İslami hareketlerin Türk toplumundaki yeri ve önemi nedir? Bu hareketlerin siyasetle ilişkisi nasıl? Dinin siyasetle ilişki içerisinde olmasının toplum yapısına ne gibi etkileri olmuş? İnsanların İslami gruplara dâhil olmasının ardında ne çeşit fikirler, inançlar yatmakta? İslami gruplardaki siyasi, ideolojik, tasavvufi yönelimlerin içeriği nedir? Fikirlerin oluşum süreçlerinde meydana gelen ayrılıklar ne yönde veya grup liderleri arasındaki farklılıklar nasıl bir planda oluşmuş? Cemaatlerin, İslami çizgide olan partilerin, küçük grupların ve akımların belirleyip esas aldığı ilkeler neler? Daha çok bu tür sorulara cevap arandığını gözlemledim.
304 syf.
·30 günde·Beğendi·9/10 puan
Türkiye'de İslami cemaat ve toplulukları en iyi anlatan kitaplardan biri, Ruşen Çakır gazeteci uzmanlığını gösterdiği bu kitap mutlaka düzenli olarak güncellenmeli ve yeni baskıları yapılmalı.
304 syf.
·27 günde·7/10 puan
Cumhuriyet sonrasından 2000lerin başına kadarki süreçte Türkiye’deki her türlü İslami oluşumu gazetecilikten ziyade sosyolojik bakış açısıyla anlatan güzel bir kitap. O dönemleri bilenler için ne ifade eder bilemem ama bir genç olarak ben belgesel izler gibi okudum bu kitabı. Keşke Ruşen Çakır tarafından bir devam kitabı yazılsa ve hem kitapta bahsi geçen grupların bugünkü durumu hem yeni ortaya çıkan dini gruplar hem de toplum-din olgusu yeniden değerlendirilse.
184 syf.
·10 günde·7/10 puan
1999 seçimleri ile iktidar ortağı olan MHP ve ülkücü hareket, 3,5 yılda, halktan aldığı yetkiyi, söylemlerine denk şekilde icraata taşıyamadı. 3 Kasım 2002 seçimlerinde barajın altında kalıp bir anlamda krize giren hareketin bir özeleştirisi bu kitap. Hareketten kopanlar, hala içinde olanlar, gönül bağı olup aktif siyaseti bırakanlar, dışarıdan bakanlar duygu ve düşüncelerini açıklamış Ruşen Çakır’a… Kitap; parti ve hareket mensuplarının “Biz nerede yanlış yaptık” sorusunu kendilerine samimiyetle sormaları bakımından oldukça değerli. Aynı zamanda 376 adet tabandan gelen mektuplarda kısaca derlenmiş. Bu anlamda oldukça objektif bir eser ortaya çıkmış ve kitabın isminin cevabını arama samimiyeti de hissedilir derecede kotarılmış. Benim için kitapta röportajı olan kişiler içinde sorunu en iyi özetleyen insan Alper Aksoy diyebilirim. Alper Aksoy temel sorunun lümpenleşme olduğunu şu ifadelerle açıklıyor ve kanımca teşhise nokta koyuyor:

“Bugünkü durum son 20 yıldaki sürecin bir sonucudur. Bu süreç 4 Kasımda da başlamadı. Ana hatlarıyla durum şudur: Son 20 yılda ‘ülkücü yetiştirme’ eylemi terk edilerek bindirme kıtaları için ‘partici tavlama’ gayretleri ön plana çıkmıştır. Ülkü ocakları mankurtlaştırılmış, doğru, yanlış demeden siyaset cambazlarının her şeyini alkışlayan silik şahsiyetli lümpen yığınlara dönüştürülmüştür. Sistemin nimetleriyle tanışanlar ülkücü tavrı terk ederek şahsi hesaplarını öne çıkarmışlardır. Vitrinin bu baş köşelerine ‘ülküsüz ülkücüler’ yerleştirilmiş. Fikirlerin yerine sloganlar, kitapların yerine kasetler, Erol Güngör’ün yerine Sefai tipi ozanlar, Dündar Taşer’in yerine Şefkat Çetinler, Yusuf İmamoğlu imajına Çatlılar, Çakıcılar bağdaş kurdular. Ülkücü hareketin en büyük sancısı işte bu lümpenleşme sürecidir…”

Türk siyasetinde önemli bir yere sahip olan bu hareketin 2009 yılına geldiğimiz şu günlerde bu kitapta yer alan özeleştirilerin gereğini hala yerine getirememesi çok acı.
256 syf.
·19 günde·Puan vermedi
İran, 1979 yılında gerçekleşen İslam Devrimi'yle katı görünen seküler monarşiden , sarsılmaz görünen kusursuz İslam Cumhuriyeti'ne geçti. Bambaşka dünyalar gibi görünsede bu iki dönem arasında bir fark olmadığı görülmekte, bilinmekte. Kitap ise tam bunun üzerine kurulu. Önünden öylece geçip gittiğimiz parkların bir toplum için nasıl farklı anlamlar ifade edebieğini öğrendim. Buna ek olarak; cumhurbaşkanlığı seçimi, vergiler, civanmertliği ile bilinen Tayyip Hacı Rızai, hayırseverlik, bankalaşma gibi farklı konular ele alınmış. Kitapta günlük hayattan öyle zengin ve detaylı örneklere yer verilmiş ki, tüm planlar iptal olmamış da İran sokaklarında geziyor gibi hissettim. İran hakkında bilgi sahibi olmak isteyenlerin ve din sosyolojisiyle ilgilenenler için güzel bir kaynak olabilir.
Keyifli okumalar.
304 syf.
Kitabın bendeki baskısı hayli eskiydi, yeni baskıda eklemeler vey değişiklikler olmuş mu bilemeyeceğim...
Ruşen Çakır, Türkiye'de İslâmî hassasiyetleri olan gruplarla tek tek görüşüp çıkarttıkları yayınları tek tek inceleyerek güzel bir çalışmaya imza atmış. Tabii o günlerden bu günlere çok şey değişti, kendini muhafazakâr olarak tanımlayan ve öyle kabul gören bir siyasi parti uzun zamandır iktidarda. Ancak bugünkü bazı temel refleksleri ve tuhaf ayrıklıkları anlamak için güzel bir referans.
304 syf.
·75 günde·8/10 puan
Üç İslamcı akımın içine serpilmiş bir aileden gelmiş olarak bu kitap bilgi açısından bana çok bir şey katmadı.

Ama bazı analizleri yerinde. Cemaatlerin dünyevi-uhrevi arasında ki ayrımda söylem ve eylemde düştükleri tezatlarını, sola zarar verebilmek için kendilerine her türlü baskıyı yapan iktidara müttefik hatta uşak olmaya kadar gitmeleri gibi bazı konuları çarpıcı şekilde gözler önüne sermiş.

Yaklaşık 30 yıl öncesinden yazılmış kısmen tarafsız tespitleri günümüzle karşılaştırarak okuyunca insanın içi acıyor.
Elde ne kadar imkan, saygınlık vs. varsa iktidara gelebilmek, geldikten sonra gitmemek ve iktidara yaranmak için çarçur edilmiş.

Rayları biz döşemedik, ama tren Cennete gidiyor?!
192 syf.
·5 günde·8/10 puan
Usta gazeteci Ruşen Çakır'ın 2008-2009 yıllarında yapılan araştırmalardan elde edilen bulguları farklı görüşteki kanaat önderleri ile yaptığı röportajlar aracılığıyla analiz ettiği kitap bugüne de ışık tutuyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ruşen Çakır
Unvan:
Gazeteci, Yazar, Araştırmacı
Doğum:
Hopa, Artvin, Türkiye, 25 Ocak 1962
Ruşen Çakır, (d. 25 Ocak 1962, Hopa, Artvin, Türkiye), Laz kökenli Türk gazeteci.

Gazeteciliğe 1985 yılında Nokta Dergisi'nde başladı. Sırasıyla Tempo, Cumhuriyet, Milliyet, CNN Türk, Vatan, NTV'de çalıştı. TESEV'de Demokrasi, Sivil Toplum ve İslam Dünyası Programını yönetti. Sosyolog Şerif Mardin'le 2007 yılında yaptığı bir röportajda Mardin'in ortaya attığı "Mahalle Baskısı" kavramı medyada uzun süre tartışma konusu oldu. 2002 yılının Aralık ayından 11 Ekim 2014 tarihinde kadar Vatan gazetesinde gazetecişliğe devam etti. Ardından Habertürk Gazetesi’ne geçti ve halen burada yazmaya devam etmektedir. Türkiye'de son dönemdeki siyasi dönüşümleri 1990 yılında kaleme aldığı ilk kitabı olan Ayet ve Slogan adlı kitabında ele almıştır.

2010 senesinde İspanya Sitges´te gerçekleştirilen Bilderberg toplantısına katılmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 12 okur beğendi.
  • 137 okur okudu.
  • 4 okur okuyor.
  • 148 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.