Yazar
Sebastian Haffner

Sebastian Haffner

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.5
55 Kişi
151
Okunma
8
Beğeni
542
Gösterim
Unvan
Gazeteci
Doğum
Berlin, Almanya, 27 Aralık 1907
Ölüm
Berlin, Almanya, 2 Ocak 1999
Yaşamı
Ünlü Sebastian Haffner tarafından daha iyi bilinen Raimund Pretzel (27 Aralık 1907 - 2 Ocak 1999), bir Alman gazeteci ve yazar oldu. Esas olarak yakın tarihli Alman tarihi üzerine yazdı. Onun odak noktası özellikle Alman Reich'in tarihiydi (1871-1945); kitapları Birinci Dünya Savaşı'nın kökenleri ve gidişatı, Weimar Cumhuriyeti'nin başarısızlığı ve Nazi Almanyası'nın Hitler tarafından müteakip yükselip çöküşüyle ​​ilgiliydi. En çok bilinen eseri Hitler'in Anlamı'dır (Almanca: Anmerkungen zu Hitler , 1978), kısa bir biyografi ve Hitler analizi.1938'de Nazi Almanyasından Yahudi nişanlısı ile birlikte yazar ve gazeteci olarak çalışmak üzere Londra'ya göç etti. İlk başta pek İngilizce konuşamıyordu (ama hızla dilinde oldukça ustaca davranıyordu), parası yoktu ve maddi desteği yoktu ve nişanlısı (daha sonra eşi haline gelmişti) hamile kalmıştı. Sebastian Haffner takma adını benimsedi, böylece Almanya'da kalan ailesinin yazısı ile tehlikeye atılmaması sağlandı. Johann Sebastian Bach ve Mozart'ın Haffner Senfonisinin bir birleşimiydi, daha sonra bu plakanın ( KV 385) imzasını araç kayıt plakasında kullandı . Almanya'ya karşı saldırı adlı kitabı (1941), George Orwell ve Search Flaught for Searchlight Books tarafından yaptırılmıştır. Akıl hocası David Astor'un himayesinde Haffner Londra Pazar gazetesi The Observer'a yazdı ve baş editör oldu. Bununla birlikte, gazetenin yayıncısı olan Astor ile bölünmüş bir Almanya hakkındaki Londra editörlüğü arasındaki farklılıklar nedeniyle, 1954'te Berlin'de Alman muhabiri oldu ve Berlin Duvarı'nın kurulmasına dek tuttu. Daha sonra 1962'ye kadar bir Alman gazetesi olan Die Welt'e yazdı ve o zamandan 1975 yılına kadar Stern dergisi için bir köşe yazarı oldu. Haffner, Werner Höfer'in ev sahipliği yaptığı televizyon programında Internationaler Frühschoppen'ın (genel olarak "uluslararası sabah pintine " çevirdiği) sıklıkla ziyaretçiydi ve kendi televizyon programını Alman kanalı Sender Freies Berlin'de de vardı . Haffner, 19. ve 20. yüzyıl tarihinin en başarılı Alman yazarlarından biri olarak kabul edilir ve geniş bir kitleye hitap eder. Eserlerinin çoğunu Almanca, bazıları İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İbranice ve diğer dillere çevrilmiş olarak yazdı. Oğlu Oliver Pretzel'in ölümünden sonra keşfedilen Hitler Savunmasının el yazması, Haffner'in sürgünden önce tanık olduğu Nazilerin iktidarın yükselişinin bir anısıdır.
Çetin Öcalan
Bir Alman'ın Hikayesi'ni inceledi.
270 syf.
·
Puan vermedi
Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam
“Hak milletin, şan onun, Gövde senin, can onun, Sen öl ki o yaşasın; Dökülecek kan onun” (Ziya Gökalp) Muhammed Ali Clay, Vietnam Savaşı’na katılmayı reddediyordu: “Vietnamlılarla bir alıp veremediğim yok, hem onlar beni sizler gibi zenci diye hiç aşağılamadılar, bana hiçbir kötülük yapmadılar” Dünyaca ünlü boksör de olsan devletinin dış politikasına öyle kafana göre karşı çıkamazsın. Bunun bir bedeli olmalıdır. Amerika da öyle düşünüyordu. Amerikan Boks Federasyonu Muhammed Ali’nin Dünya Boks Şampiyonu unvanını geri aldı ve lisansına el koydu. Onu ‘social death’ haline getirmeye ahdetmiş olan A.B.Devletleri, Muhammed Ali’yi vatan haini ilan etti ve herhangi bir eyalette maça çıkmasını yasakladı. Kaostan korktuğumuz-belki de haz etmediğimiz- için devlet denen karmaşık yapıyı kurduk. Çok güzel. Bu karmaşık yapının varlığını devam ettirebilmesi için vergi koyma, cezalandırma gibi bazı güçleri elinde bulundurması gerekiyordu. Mantıklı. Düzenin bozulmaması için onun otoritesini kabul etmeli ve mutlak özgürlüğümüzden birtakım fedakarlıklarda bulunmalıydık. Peki. Bazı durumlarda (bu durumların neler olduğuna o karar verecekti) pek çok hakkın elinden alınabilecekti. Yaanii. Artık o ne derse oydu, onun sözü senin sözün olacaktı, aksi fikir beyan etmen durumunda ya fikrin ya sen imha edilecekti. Eee ama yok artık… Oysa her şey ne güzel başlamıştı. İlişkimiz ne ara böyle hastalıklı bir hal aldı? Neden böyle olduk? Bizi daha iyi yaşatması için kurduğumuz yapı neden sürekli ölmemizi ister hale geldi? Birinin bir hatırasını okumuştum: Bir binbaşı, bir eri evire çevire dövmekteydi. Ve her darbeden sonra ere şöyle soruyordu: ‘Seni ben neden dövüyorum?’ Askerin cevabı mutlak itaatin trajikomik halini gözler önüne seriyordu: ‘Benim iyiliğim için komutanım.’ İnsanlık bu saydıklarıma hiçbir itirazın olmadığı, gücü buldukça da daha çok şımaran pek çok acı tecrübe yaşadı. Aralarında belki de en acısı Nazi Tecrübesiydi. Sebastian Haffner bu saçmalığın nasıl olup da böyle kabul görebildiğini anlatıyor. Bunu büyük resme bakarak değil münferit vatandaşın gözünden yapıyor. Senin, benim basit seçimlerimizin ne gibi feci sonuçlarının olabileceğini ürpertici bir şekilde gözler önüne seriyor. Devlet denen mekanizmanın hiç hata yapmayacağını düşünmenin veya hatasına itiraz edilemeyeceği fikrinin nihayetinde milyonlarca masum insanın öldürülmesine göz yummaya varan bir vicdan felcine sebep olduğunu anlatıyor. Ürpererek okuduğum bu kitabı tüm insanların ‘bir Alman kardeşinizden uyarılar’ olarak görmesi gerekir diye düşünüyorum. Çünkü insanlık aynı yerden yara almaya devam ediyor. Yazar şu enfes tespiti yapıyor: “Nazilerin ilk işgal ettikleri ülke Avusturya ya da Çekoslavakya değildi, Almanya’ydı. Önce münferit her Alman bu rejimi kabullenmeliydi. İnsanlar korkutuldu. Ya hapishane ya uysal vatandaş ikilemine sokuldular. “Sopa yememek için sopa atanların safına geçtiler.” Bir jenerasyon bu zihniyette bir eğitim sistemine maruz kaldığı için birey veya vatandaş olarak değil militan olarak yetişti. “Bu beyinlere iyice mıhlanmış çocukça bir sanrı, yirmi sene sonra pekala ölümcül ciddiyette bir dünya görüşü olarak büyük siyaset sahnesine geri dönebilir.” İnsanlar hamaset dolu aşırı milliyetçilikle afyonlandılar. “şatafatlı bir ulusal övünme; Alman düşüncesi, Alman hissiyatı, Alman erkeği, ve benzeri kavramlar etrafında yaratılan masturbatif yapmacıklık.” Tüm bunları okuduğunuzda aklınıza yakınınızdan somut örnekler geliyorsa yazarın “belki Nazi olmuyorduk ama Naziler için kullanılabilir bir malzeme haline geliyorduk” dediği yola girilmiş olabilir. Vatanseverlik bana kalırsa soyut bir kavram. Vatanı sevdiğini iddia eden ve bu payeyi kimselere bırakmayan birçok insan; insanı sevmiyor, yaşamı sevmiyor, hayvanı sevmiyor, ağacı, toprağı, çayırı çimeni, çiçeği böceği sevmiyor. Acep vatandan kasıtları nedir bunların? Bu insanların sadece kendi fikirlerinden, kendi ceplerinden, kendi hanelerinden ibaret gördükleri farklı bir vatan ve devlet anlayışı var anladığım kadarıyla. İşte bu, Nazım Hikmet’e “Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.” Dedirten aymazlık. Bu beraberinde çok tehlikeli bir durumu getiriyor. İnsanlara vatan kavramını öğretmeden, mantık derslerine müfredatta yeteri kadar yer vermeden ‘vatanına göz dikeni ez oğul’ dersen kendi fikrine uymayan herkesi ezmeye kalkışması gayet olasıdır. Zira ben, vatanı kendi fikirlerinden ibaret sayan, o fikirlere karşı çıktığında vatana ihanet etiğinizi düşünen yüzlerce insan tanıyorum. Halbuki hiçbir insan hatasız olmadığı gibi hiçbir devlet de hatasız değildir. Bu hatayı dile getirmek de vatan hainliği değildir. İsrail’in Gazze politikasını protesto eden Yahudiler vatan haini değildir. Anadolu’nun işgaline karşı çıkan Yunanlılar vatan haini değildir. Kendi devletleri öyle deseler de değildir. Bir ailenin ferdi olduğumuz gibi bir milletin ve devletin de ferdi olarak doğuyoruz. Onlara olan aidiyetimizden dolayı sevinci sevincimiz, üzüntüsü üzüntümüz oluyor. Başarıları göğsümüzü kabartıyor. Ona laf edenlere öfkeleniyor, rencide oluyoruz. Nasıl ailemiz mutlu olsun istersek ülkemizin her ferdi de mutlu olsun istiyoruz. Bunlar gayet insani. Ama bazen kabullenmesi zor olsa da aile bireylerimiz bazı haltlar yiyebilirler. Onları uyarmak, yanlışlarından döndürmeye çalışmak bu sevginin bir devamıdır aslında. Aksi halde “Aile Şerefi(1976)” filmindeki Oktay’ın babasına dönüşmüş olarak bulabiliriz kendimizi: “Oğlum için bütün dünya ölsün” Herman Hesse “ Ben bir vatanseverim ancak vatan ile insan arasında bir tercih yapmak durumunda kalsam tercihim her zaman insandan yana olur.” Diyor. Şeyh Edebali de “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” İnsanı önemsemeyen, bireyi yok etmeye çalışan, aykırı her fikri susturan ve hain ilan eden devlet ile ilgili atalarımız “zulm ile abad olanın ahiri berbad olur” demişler. “Güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar.” Ortada pek çok güç ve yetki verip kurduğumuz bir mekanizma var. Bir de onu sorgulanmayan, eleştirilmeyen, denetlenmeyen hatta tapılan bir konuma getirdiğimizde hem ona hem kendimize zarar veriyoruz. Onu uyarmalıyız, bazen ona karşı çıkmalıyız, doğruları yüzüne haykırmalıyız. Bunu onun iyiliği için yapmalıyız. Tabi bu bizi ‘sakıncalı’ olmak ile ‘makbul vatandaş’ arasında kalmaya zorlayacak. Yanlış tercihin acı sonuçlarını görebilmek için tarihin çöplüğünü biraz karıştırmak yeterli. Vatandaş olarak insanın önünde bence çok basit iki seçenek var: Şartsız şurtsuz eğriye eğri doğruya doğru demek veya 155’i aramak. O yüzden derin bir nefes almalı, cesaretimizi toplamalı ve Nazım Hikmet’e nazire yaparak şöyle demeliyiz: Muhammed Ali vatan hainiyse, Siyonizme kafa tutan Yahudiler, Anadolu’nun işgaline karşı çıkan Yunanlar vatan hainiyse, 1919’da Mustafa Kemal vatan hainiyse yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla ben de…” -“Hayin, vatan hayini. Vallahi 155’i ararın.”
Bir Alman'ın Hikayesi
OKUYACAKLARIMA EKLE
18
143
Yorgun demokrat
Bir Alman'ın Hikayesi'ni inceledi.
270 syf.
·
Puan vermedi
Dikkat!
Bu kitapta anlatılan kişiler ve kurumların benzerleri dünyanın başka noktalarında, coğrafyamıza daha yakın yerlerde de zuhur etmiş veya ediyor olabilir. Kendisine münferit vatandaş diyen Sebastian Haffner adlı kişinin anılarından oluşan kitap tüyleri ürpertiyor. "Yahu bir adam tüm yetkileri ele geçirirken halk neden tepkisiz kalmış?", "Bir adam gündemi belirlerken muhalefet neden kendi söylemini üretememiş?", "Hukuk ve adalet ayaklar altına alınırken insanlar bunu nasıl kabullenebilmiş?" İşte tüm soruların cevabı burada. Nazilerin olağanüstü acımasız yüzü... Mahfi Eğilmez'in Değişim Sürecinde Türkiye kitabında da 1. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan ve ağır tazminatlara bağlanan Almanya'nın bozulan psikolojisinden bashedilmişti. Bu kitapta da sürekli yenilen Alman halkının aşağılık komplekslerine oynayan, demagog bir lider eliyle yıkıma nasıl götürüldüğü anlatılıyor. Günümüzde her olayda savaş, intikam vs. slogan atanlar var ya... Hah işte onların Alman versiyonları Almanya'ya bu belayı açtı. Savaşa giden ve ölümü görenler ise istisnalar dışında hep savaşı yaşayanlardı. Yani Nazileri büyüten 1. dünya savaşı'na tanık olan ama cephede yer almayanlardı. O yüzden ülkemin savaş çığırtkanları bazen işin bu yanını düşünmeliler. Ne anlık zafer sarhoşluğuyla şiddet saçan devrimci bir terördü, ne de düşmanlarından intikam alıp kendince düzeni tahsis eden bir devlet terörüydü bu. İyiliğin kötülüğe, mutluluğun hüsrana döndürüldüğü keyfi bir kötülük anlayışıydı. Belki de Nazileri bu kadar özel bir iğrençlikle anmaya yol açan buydu. Naziler uğruna yasaları görmezden gelen hakimler, zamanla iktidara yanlayan sözde gazeteler, çoğunluk olmasına rağmen birleşip cesur davranamayan muhalifler ve hayatın her alanına sirayet eden iktidar... Toplumun eline geçen özgürlük fırsatlarını bu kavramdan bihaber oldukları için kaçırmasına, ellerinden alınan haklarına direnmek yerine uyum sağlamasına, Reichstag yangınından 1933 seçimlerine, Ss ordularından sosyal demokratların ihanetine kadar her olay ele alınmış. Çok akıcı ve düşündüren bir kitap. Kesinlikle okunmalı.
Bir Alman'ın Hikayesi
OKUYACAKLARIMA EKLE
1
20
Anıl Haznedar
Bir Alman'ın Hikayesi'ni inceledi.
270 syf.
·
Beğendi
·
6/10 puan
Almanya hiçbir şey ifade etmez. Ama münferit her Alman çok şey ifade eder. Almanya gerçekten de Avrupa’nın temelinde çok önemli bir yeri olan ülke. Öyle bir medeniyetten öyle bir kültürden ve tabi böylesine kozmopolit bir ülkeden nasıl oldu da Hitler gibi bir adam çıktı? Ve asıl ilginci böyle bir ülke nasıl oldu da Hitler’i destekledi? Aslında bu sorunun cevabı oldukça basit. I.Dünya Savaşı’ndan sonta İtilaf Kuvvetleri’nin Almanlara -ve tabi biz Türklere- icbar ettikleri şartlar insanın kendisine saygısını yok edecek türdendi. İnsan yerine dahi konulmayan Almanlar, Hitler’in gelişiyle birlikte asil olduklarını anladılar. Çünkü Hitler onlara aynen şöyle seslenmişti: “Siz hepiniz asilsiniz. Çünkü hepiniz Almansınız.” Hitler, Alman halkının kaybetmiş olduğu özsaygıyı yeniden kazandırdı. Alman halkı parasızlıktan operaya ve sair surette etkinliklere gidemezken Hitler bir anda ortaya çıkıp Alman Filarmoni Orkestrasını Opel fabrikalarına, işçilerinin ayağına gönderdi. İnsanlar önce korkudan katıldılar. Sonraysa bunu artık korkuyla yapmak istemediler çünkü bu durumu kendilerine yediremediler. Bu yüzden de katıldıkları ama istemedikleri bir şeyin parçası olmaya başladılar. Sopa yiyenlerden biri olmamak için sopa atanların safına katılmak. Hemen sonrası zaten bir zafer sarhoşluğu, birlik ve beraberlik coşkusu, kalabalıkların çekim gücü. İşte aslında bugün de aynı problemi biz yaşıyoruz. Hitler’in bu yaptığı entelektüel sınıfı yok etti. Yani elitleri. Bir kere elit kelimesi seçilmiş demektir. Tarihte elit demek elit olmayan halk tabakasının üstünde kişiler anlamına gelir. Bu çeşitli şekillerde adlandırılmıştır. Bazen zenginler, bazen politikacılar, bazen de sanatçılar. Ancak biz elit dediğimiz zaman iyi eğitim görmüş, çok okur kişilerden bahsediyoruz. İşte Hitler, elitizmi yok ederken bu elitler, Amerika ve İngiltere’ye giderek atom bombasını icat etmişlerdir. -Bu konuyu bir sonraki kitapta arz etmek istiyorum.- Şimdi değinmek istediğim nokta başka bir şey. İran Devriminde Şah devrildiğinde babası general olan Mona şöyle anlatıyor : “...Her şey 8 ay içinde olup bitti... Devrimden sonra herkes sokaktaydı. İnsanlar dışarıdaydı ama bunlara kim önderlik ediyor belli değildi. Humeyni, 'Şah giderse her şey bedava olacak. Hiç kimseyi hapishaneye atmayacağım. Hepiniz cennette yaşayacaksınız' demişti. Devrimden sonra babamın gözlerini bağlayıp götürdüler. Birçok generali idam ettiler. Annemin bir dayısı ünlü bir cerrahtı. Mollalardan birisinin çocuğunu iyileştirmişti. Karşılığında babam idamdan kurtuldu ama 12 yıl boyunca evde göz hapsinde kaldı. Devrim olduğunda Fransız okulu Institute Maryam'e gidiyordum. Sadece kızların gittiği bir okuldu bu. Eğitimi rahibeler veriyordu. Okulun içinde bir kilise bulunuyordu. Ermeni arkadaşlarımız vardı. Bizim açımızdan cami ya da kilise arasında fark yoktu. Kiliseye gidip dua ediyorduk. Devrimden sonra Müslümanların bu okula gitmesi yasaklandı. Üniversiteye gitmemiz zorlaştırıldı. Ve sonra İran-Irak Savaşı başladı..." Yani aslında her şey yavaş yavaş sindire sindire gerçekleşti. Şeriata giden yolda İran halkı ne olduğunu anlamamıştı. Yaşanacak gelişmelere önceden alıştırılmış ve tüm enerjisini bu ilk tepkide dökmüştü. Sonra da gelişmeler bir bir yaşanmaya başlanınca insanlarda ne tepki verecek bir güç ne de olayları anlayabilecek sinerji kalmıştı. Bizde de buna benzer gelişmeler yaşanmıştı. Mesela askeri darbeler. Ama askeri darbelerde her şey kaba kuvvetle halledilir sonra kanunla düzen sağlanmaya çalışılır. O ana kadar, karşısında durabileceğiniz bir düşman bulabilirsiniz. Ancak bugün işler öyle ilerlemiyor. Halk kendisine karşı bir kuvvet kullanımına çok kitlesel bir tepkiyle karşılık veriyor. Bu da istediğini gerçekleştirmeye odaklanan otoriteleri zor durumda bırakıyor. Bunun da çözümünü tabi ki Hitler’in yönteminde bulmuşlar. Hitler, her ne kadar Şansölye olana kadar partisiyle birlikte ciddi bir kuvvet kullanımına başvurmuş olsa da bu hükümet kuvvetleri baskısı değildi. Halk tarafından hükümete uygulanan bir baskıydı. Şansölye olduktan sonra da aslında şiddet kullanımına başvurmadan her şeyi kanunlar ölçüsünde halletmeye başladı. Zorla yaptırmaya çalıştığınız bir konuda halk, karşısında mücadele edebilecek bir grup bulabiliyordu. Ancak kanunla zoru getirmeye başladığınızda halk ne tepki verebiliyor ne de kitle halinde örgütlenebiliyordu. Çünkü neye karşı kime karşı mücadele gösterip isyan edecekti? Dolayısıyla da halkı istediğiniz noktaya getirene kadar zor kullanmadan hedefinize adım adım ilerleyebiliyorsunuz. Bu Hitler açısından oldukça başarılı olmuştu. Bugün de çeşitli hükümetler aynı yöntemi izliyorlar. Ve inanın bana oldukça başarılı oluyorlar. Böyle bir hükümetin ülkesinde vatandaş olduğunuzu düşünün. “İki birbirine denk olmayan rakibin karşı karşıya geldiği bir düello. Son derece güçlü, muktedir ve merhametsiz devlet bir tarafta; küçük, isimsiz, kim olduğu bilinmeyen münferit bir şahıs diğer tarafta.” Böyle bir durumda ancak savunma durumunda kalabilirsiniz. Zaten bir süre sonra da tüm savunmanız aşılmış, gelecek olan darbenin ne zaman ineceğini beklemeye başlarsınız. Hemen hemen her ülkede olduğu gibi 1914 sonrası Almanya’da da işler böyle olmuştu: “Gelecek, sıra dışı şahsiyetler olmak için çalışmış, didinmiş, gayret göstermiş Rathenau’ların olmayacaktı, gelecek basitçe araba kullanmayı ve ateş etmeyi öğrenmiş Techow ve Fischer’lara aitti.” İnsanlar nefret ve vicdan azabının ruhsal olarak onları yoldan çıkarmasına izin vermek istemezler. Ama nefret ve ızdıraba neden olan duygular durmaksızın size vurmaya devam ettikçe nefret ve ızdırabı nasıl engelleyebilirsiniz ki? Sadece görmezden gelmekle, başka yere bakmak, kulakları tıkamak, kabuğuna girip etrafına bir ağ örmekle mümkün olabilir bu. Ama bu da cinnetin başka bir türlüsüne neden olur: “ Gerçeğin kaybına.” Nietzsche ne demişti; “Alman kültürü Alman imparatorluğuna karşı savaşı kaybetti” ….
Bir Alman'ın Hikayesi
OKUYACAKLARIMA EKLE
1
7
Derya Ecem
Hitler Üzerine Notlar'ı inceledi.
208 syf.
·
17 günde
·
Puan vermedi
Akademik anlamda ne kadar değer gören bir kitaptır bir fikrim yok, yazarın bu kadar tarihi bilgiyi kaynakçasız atıfsız vermiş olması bu kaygımı destekler nitelikte. Yazar hakkında fikrim olmadan aldım kitabı, kimdir necidir hâlâ bir fikrim yok. Bir ödevim için arama motoruna Hitler yazarak bulduğum sipariş ettiğim bir kitaptı. Fakat okuması keyifli, sıkıcılıktan uzak anlatımı vardı. Hitler'i Hitler yapan olayları vermiş yazar. Ne yollardan geçtiği neyi ne amaçla yaptığı neyin nasıl sonuçlandığına değinmiş. Hitler deyince akla gelen Yahudi vahşetinin detayları yer almıyor kitapta. Bu yönüyle daha çok Hitler ve tarih ilgililerinin seveceğini düşünmekteyim. Tarihe ilgisi olmayıp yaşanan vahşete ah vah etmek isteyenleri memnun etmeyecektir. Ben gayet memnun olarak kapattım son sayfayı.
Hitler Üzerine Notlar
OKUYACAKLARIMA EKLE
2