Bir Alman'ın Hikayesi (Hatırladıklarım (1914-1933))

·
Okunma
·
Beğeni
·
815
Gösterim
Adı:
Bir Alman'ın Hikayesi
Alt başlık:
Hatırladıklarım (1914-1933)
Baskı tarihi:
Mayıs 2018
Sayfa sayısı:
270
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750524332
Çeviri:
Hulki Demirel
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
Devlet, münferit kişiden, arkadaşlarından kopmasını, sevgilisini
terk etmesini, kendi fikirlerinden vazgeçip önüne konan fikirleri
benimsemesini, insanları alıştığından farklı bir şekilde selamlamasını,
hoşlandığından farklı şeyler yemesini ve içmesini, boş zamanını nefret
ettiği birtakım faaliyetler için heba etmesini, bütünüyle reddettiği
maceralar için kendisini emre amade kılmasını, geçmişini ve benliğini
reddetmesini ve bütün bunları yaparken her an yoğun bir coşku ve
minnettarlık göstermesini, korkunç tehditler savurarak talep eder.
Münferit şahıs bir kahraman olarak doğmamıştır, hele şehit olmak
aklından bile geçmez. Sıradan bir insandır, birçok zaafı vardır... Ama
kendisinden talep edilenleri istemez, bu nedenle düelloyu kabul
eder - pek heyecanlı değildir, daha ziyade omuzlarını silkerek kabul
eder düelloyu, ama diğer taraftan sessiz bir kararlılık içindedir de,
yılmayacaktır.
Nazilerin adım adım iktidara gelişini, Yok canım, hiç olur mu? denenlerin
gerçek oluşunu yaşayan, sıradan bir Alman'ın tanıklığı... Politik olmayan,
sertleşen siyasi mücadeleyi korunaklı bir konumdan izleyen, Bana
dokunmazlar, diyen birisiyle karşı karşıyayız. Bu totaliter iktidarın
nasıl herkese, her şeye, hayatın her alanına dokunduğunu yavaş yavaş,
ürpererek fark ediyor, soluğu daralıyor. Bu kitap, o ürpertinin hikâyesi. Bir
Alman'ın Hikâyesi, Nazizmi/faşizmi, teorik metinlerin ve tarih kitaplarının
aktarmaya pek muktedir olamayacağı bir derinlik ve duyguyla anlamamızı
sağlayan bir anlatı.
Haffner'in anlatımı, yalnızca üslûbunun parlaklığıyla, şiirsel denebilecek
canlılığıyla ve berrak görüşüyle kalmıyor, usul usul yaklaşmakta olan
değişimleri algılamaktaki duyarlılığıyla dikkat çekiyor - adeta, antisemit
terörün doğrudan kurbanlarından biriymişçesine. Der Spiegel
270 syf.
·Beğendi·6/10
Almanya hiçbir şey ifade etmez. Ama münferit her Alman çok şey ifade eder. Almanya gerçekten de Avrupa’nın temelinde çok önemli bir yeri olan ülke. Öyle bir medeniyetten öyle bir kültürden ve tabi böylesine kozmopolit bir ülkeden nasıl oldu da Hitler gibi bir adam çıktı? Ve asıl ilginci böyle bir ülke nasıl oldu da Hitler’i destekledi? Aslında bu sorunun cevabı oldukça basit. I.Dünya Savaşı’ndan sonta İtilaf Kuvvetleri’nin Almanlara -ve tabi biz Türklere- icbar ettikleri şartlar insanın kendisine saygısını yok edecek türdendi. İnsan yerine dahi konulmayan Almanlar, Hitler’in gelişiyle birlikte asil olduklarını anladılar. Çünkü Hitler onlara aynen şöyle seslenmişti: “Siz hepiniz asilsiniz. Çünkü hepiniz Almansınız.” Hitler, Alman halkının kaybetmiş olduğu özsaygıyı yeniden kazandırdı. Alman halkı parasızlıktan operaya ve sair surette etkinliklere gidemezken Hitler bir anda ortaya çıkıp Alman Filarmoni Orkestrasını Opel fabrikalarına, işçilerinin ayağına gönderdi. İnsanlar önce korkudan katıldılar. Sonraysa bunu artık korkuyla yapmak istemediler çünkü bu durumu kendilerine yediremediler. Bu yüzden de katıldıkları ama istemedikleri bir şeyin parçası olmaya başladılar. Sopa yiyenlerden biri olmamak için sopa atanların safına katılmak. Hemen sonrası zaten bir zafer sarhoşluğu, birlik ve beraberlik coşkusu, kalabalıkların çekim gücü. İşte aslında bugün de aynı problemi biz yaşıyoruz. Hitler’in bu yaptığı entelektüel sınıfı yok etti. Yani elitleri. Bir kere elit kelimesi seçilmiş demektir. Tarihte elit demek elit olmayan halk tabakasının üstünde kişiler anlamına gelir. Bu çeşitli şekillerde adlandırılmıştır. Bazen zenginler, bazen politikacılar, bazen de sanatçılar. Ancak biz elit dediğimiz zaman iyi eğitim görmüş, çok okur kişilerden bahsediyoruz. İşte Hitler, elitizmi yok ederken bu elitler, Amerika ve İngiltere’ye giderek atom bombasını icat etmişlerdir. -Bu konuyu bir sonraki kitapta arz etmek istiyorum.- Şimdi değinmek istediğim nokta başka bir şey. İran Devriminde Şah devrildiğinde babası general olan Mona şöyle anlatıyor : “...Her şey 8 ay içinde olup bitti... Devrimden sonra herkes sokaktaydı. İnsanlar dışarıdaydı ama bunlara kim önderlik ediyor belli değildi. Humeyni, 'Şah giderse her şey bedava olacak. Hiç kimseyi hapishaneye atmayacağım. Hepiniz cennette yaşayacaksınız' demişti. Devrimden sonra babamın gözlerini bağlayıp götürdüler. Birçok generali idam ettiler. Annemin bir dayısı ünlü bir cerrahtı. Mollalardan birisinin çocuğunu iyileştirmişti. Karşılığında babam idamdan kurtuldu ama 12 yıl boyunca evde göz hapsinde kaldı. Devrim olduğunda Fransız okulu Institute Maryam'e gidiyordum. Sadece kızların gittiği bir okuldu bu. Eğitimi rahibeler veriyordu. Okulun içinde bir kilise bulunuyordu. Ermeni arkadaşlarımız vardı. Bizim açımızdan cami ya da kilise arasında fark yoktu. Kiliseye gidip dua ediyorduk. Devrimden sonra Müslümanların bu okula gitmesi yasaklandı. Üniversiteye gitmemiz zorlaştırıldı. Ve sonra İran-Irak Savaşı başladı..." Yani aslında her şey yavaş yavaş sindire sindire gerçekleşti. Şeriata giden yolda İran halkı ne olduğunu anlamamıştı. Yaşanacak gelişmelere önceden alıştırılmış ve tüm enerjisini bu ilk tepkide dökmüştü. Sonra da gelişmeler bir bir yaşanmaya başlanınca insanlarda ne tepki verecek bir güç ne de olayları anlayabilecek sinerji kalmıştı. Bizde de buna benzer gelişmeler yaşanmıştı. Mesela askeri darbeler. Ama askeri darbelerde her şey kaba kuvvetle halledilir sonra kanunla düzen sağlanmaya çalışılır. O ana kadar, karşısında durabileceğiniz bir düşman bulabilirsiniz. Ancak bugün işler öyle ilerlemiyor. Halk kendisine karşı bir kuvvet kullanımına çok kitlesel bir tepkiyle karşılık veriyor. Bu da istediğini gerçekleştirmeye odaklanan otoriteleri zor durumda bırakıyor. Bunun da çözümünü tabi ki Hitler’in yönteminde bulmuşlar. Hitler, her ne kadar Şansölye olana kadar partisiyle birlikte ciddi bir kuvvet kullanımına başvurmuş olsa da bu hükümet kuvvetleri baskısı değildi. Halk tarafından hükümete uygulanan bir baskıydı. Şansölye olduktan sonra da aslında şiddet kullanımına başvurmadan her şeyi kanunlar ölçüsünde halletmeye başladı. Zorla yaptırmaya çalıştığınız bir konuda halk, karşısında mücadele edebilecek bir grup bulabiliyordu. Ancak kanunla zoru getirmeye başladığınızda halk ne tepki verebiliyor ne de kitle halinde örgütlenebiliyordu. Çünkü neye karşı kime karşı mücadele gösterip isyan edecekti? Dolayısıyla da halkı istediğiniz noktaya getirene kadar zor kullanmadan hedefinize adım adım ilerleyebiliyorsunuz. Bu Hitler açısından oldukça başarılı olmuştu. Bugün de çeşitli hükümetler aynı yöntemi izliyorlar. Ve inanın bana oldukça başarılı oluyorlar. Böyle bir hükümetin ülkesinde vatandaş olduğunuzu düşünün. “İki birbirine denk olmayan rakibin karşı karşıya geldiği bir düello. Son derece güçlü, muktedir ve merhametsiz devlet bir tarafta; küçük, isimsiz, kim olduğu bilinmeyen münferit bir şahıs diğer tarafta.” Böyle bir durumda ancak savunma durumunda kalabilirsiniz. Zaten bir süre sonra da tüm savunmanız aşılmış, gelecek olan darbenin ne zaman ineceğini beklemeye başlarsınız. Hemen hemen her ülkede olduğu gibi 1914 sonrası Almanya’da da işler böyle olmuştu: “Gelecek, sıra dışı şahsiyetler olmak için çalışmış, didinmiş, gayret göstermiş Rathenau’ların olmayacaktı, gelecek basitçe araba kullanmayı ve ateş etmeyi öğrenmiş Techow ve Fischer’lara aitti.” İnsanlar nefret ve vicdan azabının ruhsal olarak onları yoldan çıkarmasına izin vermek istemezler. Ama nefret ve ızdıraba neden olan duygular durmaksızın size vurmaya devam ettikçe nefret ve ızdırabı nasıl engelleyebilirsiniz ki? Sadece görmezden gelmekle, başka yere bakmak, kulakları tıkamak, kabuğuna girip etrafına bir ağ örmekle mümkün olabilir bu. Ama bu da cinnetin başka bir türlüsüne neden olur: “ Gerçeğin kaybına.” Nietzsche ne demişti; “Alman kültürü Alman imparatorluğuna karşı savaşı kaybetti” ….
270 syf.
Ufak bir göz ameliyatı nedeniyle biraz ara verdiğim 1k'ya geri döndüm. Yazarın Hitler üzerine notlar kitabında Hitler'in başarılı olmasına neden olan sosyal olgular ve kitlesel destek incelenmişti. Bu eseri ise biraz daha farklı. Yazar kendi tanıklığını anlattığı kitap şu kurgu ile okuyucu ile buluşuyor. Yazar stajyer hakimdir. Mesleğe geçiş aşamasında meşhur nazi devrimi olmuştur.
Yazar farklı bir açıdan bu devrime bakıyor. İlerici veya gerici devrimler o esnada yaşayan kişiyi doğrudan etkilemiyorsa nasıl tavır takınırı anlatmaya çalışıyor. Yazar ari ırktandır. Nazi devrimi onu etkilememektedir. Ama sevgilisi yahudidir. Yine en iyi anlaştığı arkadaşı da. Onların ülkede yaşayacakları boykota kişisel tavrı ne olmuştur gibi gerçek hikayeyi okuyoruz.
Yazar maalesef bir çok konuyu havada bırakıyor. Sebebi ise yazarında kitabı yazdığı dönemde göç etmek zorunda kalmasıdır. Yarım kalmışlık hissi dışında dilini beğendiğim kitabı hukukçu arkadaşlara tavsiye ederim. Nazi dönemine ilişkin derli toplu şeyler okumak isteyenlere ise yazarın Hitler üzerine notlar kitabını öneririm.
270 syf.
·Beğendi·8/10
Aslında eserde bir düello anlatılıyor desem abartmamış olurum. Bir tarafta toplumdan, sevdiklerinden kopmasını, tüm sevdiklerini terk etmesini, ona dikta edilen fikirleri benimsemesini, hoşlanmadığı, sevmediği, benimseyemediği her şeyi, onunmuş gibi yapıp, kabul etmesini, boş zamanlarını istemediği faaliyetler için heba etmesini, bütünüyle reddettiği maceralar için emre amede kalıp, geçmişini,değerlerini, benliğini reddedip ve bunların hepsinden daha önemli de bu istemediği faaliyetleri yaparken her an çok yoğun bir şekilde çoşku ve minnettarlık göstermesini isteyen bir devlet, diğer yandan da bu düelloyu kabul eden, kararlılık içinde yılmadan, bunlarla nasıl başa çıkacağını, nasıl feykler yapıp, kendisini sakınıp, nasıl atağa geçeceğini, karşı taraftan gelen darbeleri nasıl savuşturacağını düşünen, aslında bu devlet için şehitliğe hiç meyili olmayan ve kahramanlık yapmaya gerek olmadığını düşünen bir münferit kişi...

1914-1933 yıllarında, Nazilerin iktidara gelişlerinin anlatıldığı, bana dokunmazlar denen birisinin ağzından yazılan ve sonunda kendisinin de canının yandığının, hayatın her alanında devletin hissedildiği konusunu anlatan, ürpererek, korkarak ve belki de biraz olsun pişmanlıkla yazılmış bir eser...
Oğuzhan Kaplan
Oğuzhan Kaplan Bir Alman'ın Hikayesi'ni inceledi.
@okap·19 Kas 22:57·Kitabı okumadı
Faşizmin - ki nasyonal sosyalizmin - nasıl ortaya çıktığını, bu aşağılık görüşün nasıl ince ince hayatlarına girdiğini, yapılan her şeyin kılıfına uydurulup hukuksal biçimde yapıldığını dönemi yaşayan birinin kaleminden çıkmış bir kitap.
"Milliyetçilik, yani bir milletin kendisine ayna tutup tapınması, muhakkak ki dünyanın her köşesinde tehlikeli bir hastalıktır. Nasıl kendini beğenmişlik ve egoizm bir insanı çirkinleştirirse o da bir milletin çizgisini bozar, çirkinleştirir." Bu güzel söz Faşizmin karşısında durulacak en güzel sözlerden biridir bence.
Son bir alıntı; "Ellerinde alışveriş çantalarıyla yaşlı kadınların yol kenarında durduğunu, uygun adım yürüyen ve güçlü bir sesle marşlarını söyleyen kahverengi solucanın arkasından parlayan gözlerle baktıklarını görüyordum mesela, "Bakın, görüyorsunuz değil mi? Ülkemizin her alanda nasıl şahlandığını görmemek için kör olmak lazım," diyorlardı bu yaşlı hanımlar." Bu durum sanki bize çok uzak bir şey değil gibi.
Zamanın bir tezahürü olarak kabuğuna çekilmek, her halukar da, daha etraflıca ele almayı gerektirecek kadar akıl çelme potansiyeline sahiptir.
"O dönemde Nazi olanların hepsinin, Nazi olarak ne olduklarını doğru dürüst bildiği kanaatinde değilim. Belki milliyetçilik için Nazizm diye düşünüyorlardı, belki sosyalizm için, Yahudilere karşı olmak için ya da 1914-1918 aşkına ve çoğu içten içe, yeni bir toplumsal maceraya atılmanın ve yeni bir 1923'ün heyecanını yaşıyordu - ama tabii her şeyin bir "kültür ulusunun insanca normları" içinde olması kaydı şartıyla."
( Tuhaftır, ne yaparlarsa yapsınlar sonunda yenilenler ve kaçarken vurulanlar hep komünistler oluyordu. Bu sanki bir tabiat kanunu gibiydi.)
Sebastian Haffner
Sayfa 85 - İletişim Yayınları
..., kitlelerin ruhuyla çocuk ruhu, tepkileri açısından birbirine çok benzerdir. Kitleleri beslemenin ve harekete geçirmenin yöntemlerinin ne kadar çocukça olabileceğini tasavvur etmek bile zordur. Gerçek fikirlerin, kitleleri harekete geçirecek tarihsel güçlere dönüşebilmeleri için önce bir çocuğun kavrama kabiliyetinin sınırına kadar basitleştirilmeleri gerekir. Birbirini takip eden on senede doğmuş bir neslin kafalarında oluşturulmuş ve dört sene boyunca bu beyinlere iyice mıhlanmış çocukça bir sanrı, yirmi sene sonra pekâlâ ölümcül ciddiyette bir "dünya görüşü" olarak büyük siyaset sahnesine dönebilir.
Sebastian Haffner
Sayfa 23 - İletişim yayınları
"Açıkça anlaşılıyordu ki gelecek, sıradışı şahsiyetler olmak için çalışmış didinmiş, gayret göstermiş Ratheanu'ların olmayacaktı, gelecek basitçe araba kullanmayı ve ateş etmeyi öğrenen Techow ve Fischer'lere aitti."
Sebastian Haffner
Sayfa 50 - İletişim Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Bir Alman'ın Hikayesi
Alt başlık:
Hatırladıklarım (1914-1933)
Baskı tarihi:
Mayıs 2018
Sayfa sayısı:
270
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750524332
Çeviri:
Hulki Demirel
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
Devlet, münferit kişiden, arkadaşlarından kopmasını, sevgilisini
terk etmesini, kendi fikirlerinden vazgeçip önüne konan fikirleri
benimsemesini, insanları alıştığından farklı bir şekilde selamlamasını,
hoşlandığından farklı şeyler yemesini ve içmesini, boş zamanını nefret
ettiği birtakım faaliyetler için heba etmesini, bütünüyle reddettiği
maceralar için kendisini emre amade kılmasını, geçmişini ve benliğini
reddetmesini ve bütün bunları yaparken her an yoğun bir coşku ve
minnettarlık göstermesini, korkunç tehditler savurarak talep eder.
Münferit şahıs bir kahraman olarak doğmamıştır, hele şehit olmak
aklından bile geçmez. Sıradan bir insandır, birçok zaafı vardır... Ama
kendisinden talep edilenleri istemez, bu nedenle düelloyu kabul
eder - pek heyecanlı değildir, daha ziyade omuzlarını silkerek kabul
eder düelloyu, ama diğer taraftan sessiz bir kararlılık içindedir de,
yılmayacaktır.
Nazilerin adım adım iktidara gelişini, Yok canım, hiç olur mu? denenlerin
gerçek oluşunu yaşayan, sıradan bir Alman'ın tanıklığı... Politik olmayan,
sertleşen siyasi mücadeleyi korunaklı bir konumdan izleyen, Bana
dokunmazlar, diyen birisiyle karşı karşıyayız. Bu totaliter iktidarın
nasıl herkese, her şeye, hayatın her alanına dokunduğunu yavaş yavaş,
ürpererek fark ediyor, soluğu daralıyor. Bu kitap, o ürpertinin hikâyesi. Bir
Alman'ın Hikâyesi, Nazizmi/faşizmi, teorik metinlerin ve tarih kitaplarının
aktarmaya pek muktedir olamayacağı bir derinlik ve duyguyla anlamamızı
sağlayan bir anlatı.
Haffner'in anlatımı, yalnızca üslûbunun parlaklığıyla, şiirsel denebilecek
canlılığıyla ve berrak görüşüyle kalmıyor, usul usul yaklaşmakta olan
değişimleri algılamaktaki duyarlılığıyla dikkat çekiyor - adeta, antisemit
terörün doğrudan kurbanlarından biriymişçesine. Der Spiegel

Kitabı okuyanlar 37 okur

  • Mehmet Toprak
  • F
  • Can Tekin
  • Ferhat Barış
  • Aytaç Direk
  • Gürhan Cihan
  • Gökhan Alkan
  • Gülçin demir
  • feyza
  • Çağrı

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%25 (4)
9
%25 (4)
8
%25 (4)
7
%12.5 (2)
6
%12.5 (2)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0