Kitap
Bir Alman'ın Hikayesi

Bir Alman'ın Hikayesi

Hatırladıklarım 1914-1933

OKUYACAKLARIMA EKLE
8.5
42 Kişi
117
Okunma
46
Beğeni
1.449
Gösterim
270 sayfa · 
 Tahmini okuma süresi: 7 sa. 39 dk.
Adı
Bir Alman'ın Hikayesi (Hatırladıklarım 1914-1933)
Basım
Türkçe · Türkiye · İletişim Yayınları · Ocak 2020 · Karton kapak · 9789750524332
Orijinal adı
Geschichte eines Deutschen. Die Erinnerungen 1914-1933
“Devlet, münferit kişiden, arkadaşlarından kopmasını, sevgilisini terk etmesini, kendi fikirlerinden vazgeçip önüne konan fikirleri benimsemesini, insanları alıştığından farklı bir şekilde selamlamasını, hoşlandığından farklı şeyler yemesini ve içmesini, boş zamanını nefret ettiği birtakım faaliyetler için heba etmesini, bütünüyle reddettiği maceralar için kendisini emre amade kılmasını, geçmişini ve benliğini reddetmesini ve bütün bunları yaparken her an yoğun bir coşku ve minnettarlık göstermesini, korkunç tehditler savurarak talep eder. Münferit şahıs bir kahraman olarak doğmamıştır, hele şehit olmak aklından bile geçmez. Sıradan bir insandır, birçok zaafı vardır… Ama kendisinden talep edilenleri istemez, bu nedenle düelloyu kabul eder – pek heyecanlı değildir, daha ziyade omuzlarını silkerek kabul eder düelloyu, ama diğer taraftan sessiz bir kararlılık içindedir de, yılmayacaktır.” Nazilerin adım adım iktidara gelişini, “Yok canım, hiç olur mu?” denenlerin gerçek oluşunu yaşayan, sıradan bir Alman’ın tanıklığı… Politik olmayan, sertleşen siyasi mücadeleyi korunaklı bir konumdan izleyen, “Bana dokunmazlar,” diyen birisiyle karşı karşıyayız. Bu totaliter iktidarın nasıl herkese, her şeye, hayatın her alanına dokunduğunu yavaş yavaş, ürpererek fark ediyor, soluğu daralıyor. Bu kitap, o ürpertinin hikâyesi. Bir Alman’ın Hikâyesi, Nazizmi/faşizmi, teorik metinlerin ve tarih kitaplarının aktarmaya pek muktedir olamayacağı bir derinlik ve duyguyla anlamamızı sağlayan bir anlatı. “Haffner’in anlatımı, yalnızca üslûbunun parlaklığıyla, şiirsel denebilecek canlılığıyla ve berrak görüşüyle kalmıyor, usul usul yaklaşmakta olan değişimleri algılamaktaki duyarlılığıyla dikkat çekiyor - adeta, antisemit terörün doğrudan kurbanlarından biriymişçesine.” Der Spiegel
5 mağazanın 5 ürününün ortalama fiyatı: ₺30,56
8.5
10 üzerinden
42 Puan · 8 İnceleme
Çetin Öcalan
Bir Alman'ın Hikayesi'ni inceledi.
270 syf.
·
Puan vermedi
Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam
“Hak milletin, şan onun, Gövde senin, can onun, Sen öl ki o yaşasın; Dökülecek kan onun” (Ziya Gökalp) Muhammed Ali Clay, Vietnam Savaşı’na katılmayı reddediyordu: “Vietnamlılarla bir alıp veremediğim yok, hem onlar beni sizler gibi zenci diye hiç aşağılamadılar, bana hiçbir kötülük yapmadılar” Dünyaca ünlü boksör de olsan devletinin dış politikasına öyle kafana göre karşı çıkamazsın. Bunun bir bedeli olmalıdır. Amerika da öyle düşünüyordu. Amerikan Boks Federasyonu Muhammed Ali’nin Dünya Boks Şampiyonu unvanını geri aldı ve lisansına el koydu. Onu ‘social death’ haline getirmeye ahdetmiş olan A.B.Devletleri, Muhammed Ali’yi vatan haini ilan etti ve herhangi bir eyalette maça çıkmasını yasakladı. Kaostan korktuğumuz-belki de haz etmediğimiz- için devlet denen karmaşık yapıyı kurduk. Çok güzel. Bu karmaşık yapının varlığını devam ettirebilmesi için vergi koyma, cezalandırma gibi bazı güçleri elinde bulundurması gerekiyordu. Mantıklı. Düzenin bozulmaması için onun otoritesini kabul etmeli ve mutlak özgürlüğümüzden birtakım fedakarlıklarda bulunmalıydık. Peki. Bazı durumlarda (bu durumların neler olduğuna o karar verecekti) pek çok hakkın elinden alınabilecekti. Yaanii. Artık o ne derse oydu, onun sözü senin sözün olacaktı, aksi fikir beyan etmen durumunda ya fikrin ya sen imha edilecekti. Eee ama yok artık… Oysa her şey ne güzel başlamıştı. İlişkimiz ne ara böyle hastalıklı bir hal aldı? Neden böyle olduk? Bizi daha iyi yaşatması için kurduğumuz yapı neden sürekli ölmemizi ister hale geldi? Birinin bir hatırasını okumuştum: Bir binbaşı, bir eri evire çevire dövmekteydi. Ve her darbeden sonra ere şöyle soruyordu: ‘Seni ben neden dövüyorum?’ Askerin cevabı mutlak itaatin trajikomik halini gözler önüne seriyordu: ‘Benim iyiliğim için komutanım.’ İnsanlık bu saydıklarıma hiçbir itirazın olmadığı, gücü buldukça da daha çok şımaran pek çok acı tecrübe yaşadı. Aralarında belki de en acısı Nazi Tecrübesiydi. Sebastian Haffner bu saçmalığın nasıl olup da böyle kabul görebildiğini anlatıyor. Bunu büyük resme bakarak değil münferit vatandaşın gözünden yapıyor. Senin, benim basit seçimlerimizin ne gibi feci sonuçlarının olabileceğini ürpertici bir şekilde gözler önüne seriyor. Devlet denen mekanizmanın hiç hata yapmayacağını düşünmenin veya hatasına itiraz edilemeyeceği fikrinin nihayetinde milyonlarca masum insanın öldürülmesine göz yummaya varan bir vicdan felcine sebep olduğunu anlatıyor. Ürpererek okuduğum bu kitabı tüm insanların ‘bir Alman kardeşinizden uyarılar’ olarak görmesi gerekir diye düşünüyorum. Çünkü insanlık aynı yerden yara almaya devam ediyor. Yazar şu enfes tespiti yapıyor: “Nazilerin ilk işgal ettikleri ülke Avusturya ya da Çekoslavakya değildi, Almanya’ydı. Önce münferit her Alman bu rejimi kabullenmeliydi. İnsanlar korkutuldu. Ya hapishane ya uysal vatandaş ikilemine sokuldular. “Sopa yememek için sopa atanların safına geçtiler.” Bir jenerasyon bu zihniyette bir eğitim sistemine maruz kaldığı için birey veya vatandaş olarak değil militan olarak yetişti. “Bu beyinlere iyice mıhlanmış çocukça bir sanrı, yirmi sene sonra pekala ölümcül ciddiyette bir dünya görüşü olarak büyük siyaset sahnesine geri dönebilir.” İnsanlar hamaset dolu aşırı milliyetçilikle afyonlandılar. “şatafatlı bir ulusal övünme; Alman düşüncesi, Alman hissiyatı, Alman erkeği, ve benzeri kavramlar etrafında yaratılan masturbatif yapmacıklık.” Tüm bunları okuduğunuzda aklınıza yakınınızdan somut örnekler geliyorsa yazarın “belki Nazi olmuyorduk ama Naziler için kullanılabilir bir malzeme haline geliyorduk” dediği yola girilmiş olabilir. Vatanseverlik bana kalırsa soyut bir kavram. Vatanı sevdiğini iddia eden ve bu payeyi kimselere bırakmayan birçok insan; insanı sevmiyor, yaşamı sevmiyor, hayvanı sevmiyor, ağacı, toprağı, çayırı çimeni, çiçeği böceği sevmiyor. Acep vatandan kasıtları nedir bunların? Bu insanların sadece kendi fikirlerinden, kendi ceplerinden, kendi hanelerinden ibaret gördükleri farklı bir vatan ve devlet anlayışı var anladığım kadarıyla. İşte bu, Nazım Hikmet’e “Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.” Dedirten aymazlık. Bu beraberinde çok tehlikeli bir durumu getiriyor. İnsanlara vatan kavramını öğretmeden, mantık derslerine müfredatta yeteri kadar yer vermeden ‘vatanına göz dikeni ez oğul’ dersen kendi fikrine uymayan herkesi ezmeye kalkışması gayet olasıdır. Zira ben, vatanı kendi fikirlerinden ibaret sayan, o fikirlere karşı çıktığında vatana ihanet etiğinizi düşünen yüzlerce insan tanıyorum. Halbuki hiçbir insan hatasız olmadığı gibi hiçbir devlet de hatasız değildir. Bu hatayı dile getirmek de vatan hainliği değildir. İsrail’in Gazze politikasını protesto eden Yahudiler vatan haini değildir. Anadolu’nun işgaline karşı çıkan Yunanlılar vatan haini değildir. Kendi devletleri öyle deseler de değildir. Bir ailenin ferdi olduğumuz gibi bir milletin ve devletin de ferdi olarak doğuyoruz. Onlara olan aidiyetimizden dolayı sevinci sevincimiz, üzüntüsü üzüntümüz oluyor. Başarıları göğsümüzü kabartıyor. Ona laf edenlere öfkeleniyor, rencide oluyoruz. Nasıl ailemiz mutlu olsun istersek ülkemizin her ferdi de mutlu olsun istiyoruz. Bunlar gayet insani. Ama bazen kabullenmesi zor olsa da aile bireylerimiz bazı haltlar yiyebilirler. Onları uyarmak, yanlışlarından döndürmeye çalışmak bu sevginin bir devamıdır aslında. Aksi halde “Aile Şerefi(1976)” filmindeki Oktay’ın babasına dönüşmüş olarak bulabiliriz kendimizi: “Oğlum için bütün dünya ölsün” Herman Hesse “ Ben bir vatanseverim ancak vatan ile insan arasında bir tercih yapmak durumunda kalsam tercihim her zaman insandan yana olur.” Diyor. Şeyh Edebali de “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” İnsanı önemsemeyen, bireyi yok etmeye çalışan, aykırı her fikri susturan ve hain ilan eden devlet ile ilgili atalarımız “zulm ile abad olanın ahiri berbad olur” demişler. “Güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar.” Ortada pek çok güç ve yetki verip kurduğumuz bir mekanizma var. Bir de onu sorgulanmayan, eleştirilmeyen, denetlenmeyen hatta tapılan bir konuma getirdiğimizde hem ona hem kendimize zarar veriyoruz. Onu uyarmalıyız, bazen ona karşı çıkmalıyız, doğruları yüzüne haykırmalıyız. Bunu onun iyiliği için yapmalıyız. Tabi bu bizi ‘sakıncalı’ olmak ile ‘makbul vatandaş’ arasında kalmaya zorlayacak. Yanlış tercihin acı sonuçlarını görebilmek için tarihin çöplüğünü biraz karıştırmak yeterli. Vatandaş olarak insanın önünde bence çok basit iki seçenek var: Şartsız şurtsuz eğriye eğri doğruya doğru demek veya 155’i aramak. O yüzden derin bir nefes almalı, cesaretimizi toplamalı ve Nazım Hikmet’e nazire yaparak şöyle demeliyiz: Muhammed Ali vatan hainiyse, Siyonizme kafa tutan Yahudiler, Anadolu’nun işgaline karşı çıkan Yunanlar vatan hainiyse, 1919’da Mustafa Kemal vatan hainiyse yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla ben de…” -“Hayin, vatan hayini. Vallahi 155’i ararın.”
Bir Alman'ın Hikayesi
OKUYACAKLARIMA EKLE
18
143
Anıl Haznedar
Bir Alman'ın Hikayesi'ni inceledi.
270 syf.
·
Beğendi
·
6/10 puan
Almanya hiçbir şey ifade etmez. Ama münferit her Alman çok şey ifade eder. Almanya gerçekten de Avrupa’nın temelinde çok önemli bir yeri olan ülke. Öyle bir medeniyetten öyle bir kültürden ve tabi böylesine kozmopolit bir ülkeden nasıl oldu da Hitler gibi bir adam çıktı? Ve asıl ilginci böyle bir ülke nasıl oldu da Hitler’i destekledi? Aslında bu sorunun cevabı oldukça basit. I.Dünya Savaşı’ndan sonta İtilaf Kuvvetleri’nin Almanlara -ve tabi biz Türklere- icbar ettikleri şartlar insanın kendisine saygısını yok edecek türdendi. İnsan yerine dahi konulmayan Almanlar, Hitler’in gelişiyle birlikte asil olduklarını anladılar. Çünkü Hitler onlara aynen şöyle seslenmişti: “Siz hepiniz asilsiniz. Çünkü hepiniz Almansınız.” Hitler, Alman halkının kaybetmiş olduğu özsaygıyı yeniden kazandırdı. Alman halkı parasızlıktan operaya ve sair surette etkinliklere gidemezken Hitler bir anda ortaya çıkıp Alman Filarmoni Orkestrasını Opel fabrikalarına, işçilerinin ayağına gönderdi. İnsanlar önce korkudan katıldılar. Sonraysa bunu artık korkuyla yapmak istemediler çünkü bu durumu kendilerine yediremediler. Bu yüzden de katıldıkları ama istemedikleri bir şeyin parçası olmaya başladılar. Sopa yiyenlerden biri olmamak için sopa atanların safına katılmak. Hemen sonrası zaten bir zafer sarhoşluğu, birlik ve beraberlik coşkusu, kalabalıkların çekim gücü. İşte aslında bugün de aynı problemi biz yaşıyoruz. Hitler’in bu yaptığı entelektüel sınıfı yok etti. Yani elitleri. Bir kere elit kelimesi seçilmiş demektir. Tarihte elit demek elit olmayan halk tabakasının üstünde kişiler anlamına gelir. Bu çeşitli şekillerde adlandırılmıştır. Bazen zenginler, bazen politikacılar, bazen de sanatçılar. Ancak biz elit dediğimiz zaman iyi eğitim görmüş, çok okur kişilerden bahsediyoruz. İşte Hitler, elitizmi yok ederken bu elitler, Amerika ve İngiltere’ye giderek atom bombasını icat etmişlerdir. -Bu konuyu bir sonraki kitapta arz etmek istiyorum.- Şimdi değinmek istediğim nokta başka bir şey. İran Devriminde Şah devrildiğinde babası general olan Mona şöyle anlatıyor : “...Her şey 8 ay içinde olup bitti... Devrimden sonra herkes sokaktaydı. İnsanlar dışarıdaydı ama bunlara kim önderlik ediyor belli değildi. Humeyni, 'Şah giderse her şey bedava olacak. Hiç kimseyi hapishaneye atmayacağım. Hepiniz cennette yaşayacaksınız' demişti. Devrimden sonra babamın gözlerini bağlayıp götürdüler. Birçok generali idam ettiler. Annemin bir dayısı ünlü bir cerrahtı. Mollalardan birisinin çocuğunu iyileştirmişti. Karşılığında babam idamdan kurtuldu ama 12 yıl boyunca evde göz hapsinde kaldı. Devrim olduğunda Fransız okulu Institute Maryam'e gidiyordum. Sadece kızların gittiği bir okuldu bu. Eğitimi rahibeler veriyordu. Okulun içinde bir kilise bulunuyordu. Ermeni arkadaşlarımız vardı. Bizim açımızdan cami ya da kilise arasında fark yoktu. Kiliseye gidip dua ediyorduk. Devrimden sonra Müslümanların bu okula gitmesi yasaklandı. Üniversiteye gitmemiz zorlaştırıldı. Ve sonra İran-Irak Savaşı başladı..." Yani aslında her şey yavaş yavaş sindire sindire gerçekleşti. Şeriata giden yolda İran halkı ne olduğunu anlamamıştı. Yaşanacak gelişmelere önceden alıştırılmış ve tüm enerjisini bu ilk tepkide dökmüştü. Sonra da gelişmeler bir bir yaşanmaya başlanınca insanlarda ne tepki verecek bir güç ne de olayları anlayabilecek sinerji kalmıştı. Bizde de buna benzer gelişmeler yaşanmıştı. Mesela askeri darbeler. Ama askeri darbelerde her şey kaba kuvvetle halledilir sonra kanunla düzen sağlanmaya çalışılır. O ana kadar, karşısında durabileceğiniz bir düşman bulabilirsiniz. Ancak bugün işler öyle ilerlemiyor. Halk kendisine karşı bir kuvvet kullanımına çok kitlesel bir tepkiyle karşılık veriyor. Bu da istediğini gerçekleştirmeye odaklanan otoriteleri zor durumda bırakıyor. Bunun da çözümünü tabi ki Hitler’in yönteminde bulmuşlar. Hitler, her ne kadar Şansölye olana kadar partisiyle birlikte ciddi bir kuvvet kullanımına başvurmuş olsa da bu hükümet kuvvetleri baskısı değildi. Halk tarafından hükümete uygulanan bir baskıydı. Şansölye olduktan sonra da aslında şiddet kullanımına başvurmadan her şeyi kanunlar ölçüsünde halletmeye başladı. Zorla yaptırmaya çalıştığınız bir konuda halk, karşısında mücadele edebilecek bir grup bulabiliyordu. Ancak kanunla zoru getirmeye başladığınızda halk ne tepki verebiliyor ne de kitle halinde örgütlenebiliyordu. Çünkü neye karşı kime karşı mücadele gösterip isyan edecekti? Dolayısıyla da halkı istediğiniz noktaya getirene kadar zor kullanmadan hedefinize adım adım ilerleyebiliyorsunuz. Bu Hitler açısından oldukça başarılı olmuştu. Bugün de çeşitli hükümetler aynı yöntemi izliyorlar. Ve inanın bana oldukça başarılı oluyorlar. Böyle bir hükümetin ülkesinde vatandaş olduğunuzu düşünün. “İki birbirine denk olmayan rakibin karşı karşıya geldiği bir düello. Son derece güçlü, muktedir ve merhametsiz devlet bir tarafta; küçük, isimsiz, kim olduğu bilinmeyen münferit bir şahıs diğer tarafta.” Böyle bir durumda ancak savunma durumunda kalabilirsiniz. Zaten bir süre sonra da tüm savunmanız aşılmış, gelecek olan darbenin ne zaman ineceğini beklemeye başlarsınız. Hemen hemen her ülkede olduğu gibi 1914 sonrası Almanya’da da işler böyle olmuştu: “Gelecek, sıra dışı şahsiyetler olmak için çalışmış, didinmiş, gayret göstermiş Rathenau’ların olmayacaktı, gelecek basitçe araba kullanmayı ve ateş etmeyi öğrenmiş Techow ve Fischer’lara aitti.” İnsanlar nefret ve vicdan azabının ruhsal olarak onları yoldan çıkarmasına izin vermek istemezler. Ama nefret ve ızdıraba neden olan duygular durmaksızın size vurmaya devam ettikçe nefret ve ızdırabı nasıl engelleyebilirsiniz ki? Sadece görmezden gelmekle, başka yere bakmak, kulakları tıkamak, kabuğuna girip etrafına bir ağ örmekle mümkün olabilir bu. Ama bu da cinnetin başka bir türlüsüne neden olur: “ Gerçeğin kaybına.” Nietzsche ne demişti; “Alman kültürü Alman imparatorluğuna karşı savaşı kaybetti” ….
Bir Alman'ın Hikayesi
OKUYACAKLARIMA EKLE
1
7
Devrim  Özgür
Bir Alman'ın Hikayesi'ni inceledi.
270 syf.
·
9 günde
·
Beğendi
·
Puan vermedi
10 gündür aralıklarla okuyordum kitabı, az önce bitti.Yazarin çocukluğundan başlayarak Almanya 'ya Nazilerin gelişini ve ülkeyi nasıl ele geçirdiklerini, uygulamalarının toplumdaki psikolojik yansımalarını, toplumda egemen olan korku kültürünü yazarın anılarıyla aktaran kitabı okurken ara ara kanım dondu.Nazi toplama kamplarına dair detaylı anlatılar olmamasına rağmen kitap tüyler ürpertici(kampları anlatsa okuyamayabilirdim).Yazarın anılarının sonradan derlenmesi ile oluşan kitap hem bir tarihe tanıklık etmesi hem de baskı altındaki Alman toplumunun psikolojisini, bir birey olarak yazarın ruh halini,yaşadığı sıkıntıyı anlatması bakımından oldukça kıymetli bir eser.Okumasi da zor değil dil çok akıcı, o kadar doğru tespitler vardı ki satırların altını çizmekten bir hal oldum.Meraklısına güzel kitap...
Bir Alman'ın Hikayesi
OKUYACAKLARIMA EKLE
5