Anıl Haznedar profil resmi
İnstagram @haznedaranil
İzmir
Erkek
147 okur puanı
07 Nis 2017 tarihinde katıldı.
  • 299 syf.
    ·Beğendi·10/10
  • 704 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kocaman kalabalıklar içerisindeki küçücük yalnızlarız. Ama birinin varlığına o kadar çok ihtiyaç duyuyoruz ki yalnızlığın korkutucu alışkanlığı yerini endişeli bir ıssızlığa bırakıyor. Vicdanımızdan bahsediyorum. Böylesine acımasız bir hayatta bir o kadar gereksiz ama geleceğin güzel olacağı inancında bizi asla rahat bırakmayan o lanet, kahrolasıca şey. Tek kaldığımızda ruhumuzu esir alan, işlediğimiz günahın aman vermeyen ürkütücü etkisiyle kendimizden kaçıyor, fırtınalı ruhumuzdan hayatımızı kurtarmak için sığınacak limanın kocaman kalabalıklar olduğunu düşünerek, en kalabalık güruhların olduğu caddelere ve sokaklara ve alışveriş merkezlerine ve dışarıda bir yerde hayatın akışının kendisini hissettirmeyen en hızlı olduğu yerlere gidiyor ama yine de küçücük yalnızlar olduğumuzun farkında olarak işlenilen günahın cehennem ateşi gibi saran yakıcı etkisiyle kavruluyoruz. Evet, vicdanımızdan bahsediyorum. O uzun cümleyi bir daha okuyun ve düşünün; kocaman kalabalıklar içerisindeki küçücük yalnızlar değil miyiz? Ölümü düşünüyoruz; ne zaman? Ya bir yaşam sona erdiğinde ya da işlediğimiz bir günahın ruhu yakan etkisini hissetmeye başladığımızda. Ölümün varlığı mı bizi o ilk adımı atmaktan alıkoyuyor! O ilk adım! Ruhumuzda insan olmanın bilincini uyandıran, isyana hazır hale getiren, her şeye ama her şeye kanunlara, devlet otoritesine, her türlü zalimliğe, fakirliğe, işsizliğe, hatta ve hatta; olacak şey değil ya yine de Tanrı’ya bile isyana ama her şeye hazır hale getiren bir insan olma bilincini uyandıran o ilk adım. Kocaman kalabalıklar içerisindeki küçücük yalnızlarız. Raskolnikov da o ilk adımı atarken bunları hissetmişti. Fakirliğin ağır ezikliğini hissederken, ailesine yardım edememenin ve onları da iyi hayatlar yaşayan insanlardan yapamamanın boğucu duygusu sarmıştı Rodion Romanovich’i. Bu onun duygularıydı, arzu ediyordu böyle olmasını. Biliyordu ki bu böyle olmayacaktı. Okusa ne olacaktı sanki. Yıllık bin ruble geliri olan bir devlet memuru. Annesi kahrından hastalıklarla boğuşacak, kız kardeşi o büyüleyici güzelliğiyle dillere destan namusunu kaybedip, bedenini erkeklerin zevkine terk edecekti. Ama duyguları böyleyken o böyle düşünmüyordu. Ona bu cinayeti işleten duyguları değil, düşünceleriydi. Raskolnikov, hemen hemen hepimiz gibi; daha doğrusu bu yazıyı okuyan bizler gibi yalnızlığı tercih etmiş, insanlardan değil insanlıktan yüz çevirmiş, birazdan fazla kederli ama çokça çalışkan bir kişilikti. O, hayata karşı başarıya açtı ve bunu elde edebilmek için karşısına çıkan hangi engel olursa olsun aşmaya hazır, yıkmaya muktedirdi. Hoş, muktedir miydi değil miydi; o da bu engeli aşmaya karar verdiğinde ve bu adımı atmaya başladığı o uğursuz ilk anda anlayacaktı ya neyse. Raskolnikov düşünüyordu ki eğer güçlüler arasında yer almak ve hayata karşı zafer kazanmak istiyorsa karşısına çıkan engeli ne olursa olsun aşmalıydı. Bu bir dünya savaşı çıkarmak da olabilirdi, bir koca karıyı öldürmek de. Öyle de oldu. Raskolnikov, bu engeli aşmayı bildi. Ancak bir tek farkla; o bu eylemi icra ederken sanki bir düş görüyordu. Bu eylemin sonuçlarının farkında olmadığı ama böyle bir eylemi icra edemeyecek kadar da şerefli ve gururlu olduğu bir düş. Olası kastı mı vardı bilemiyordu. Farkındaydı her şeyin; istiyordu da bu cinayeti işlemeyi ve biliyordu da bunun alçakça ve namussuzca bir eylem olacağını. Vicdanı böyle söylüyordu, aklı ise o sadece basit bir bit, git ve öldür onu, tüm engelleri aş ve kendin ol, yüksel Raskolnikov! diyordu. Aklının sesini dinleyen Raskolnikov, kaderin hakemliğine soyunmuş ve bedeni Şeytan ile Tanrı’nın savaş alanı olmuştu. Bu savaş alanının yaratacağı etkide akıl diyordu ki, koca karının sahip olduğu tüm maddi güç, yüz binlerce insanı ahlaki bir çöküş ve yok olmaktan kurtarabilir; ama vicdan diyordu ki, bu gerçekleştirilebilir bir şey değil ve yüz çevir tüm bu çirkin işlerden. Raskolnikov da kocaman kalabalıklar içerisindeki küçücük bir yalnızdı. Vicdan bizi hiçbir zaman terk etmezdi ama akıl, tam o suçu işleyeceğimiz ana kadar yanımızda durur daha sonra ise bir anda tutulur, hastalıklı bir hale gelir, bizi terk ederdi. Raskolnikov da tasarladığı cinayeti işleyerek bütün topluma, yalnızca süper insanların idealleri uğruna toplumsal kuralları ihlal etme yetkisine sahip olmadığını, sıradan insanların da kuralları hiçe sayarak birer bit olmadıklarını ispat etmeyi amaçlamıştı. Akıl, komutan olmuştu. Ancak hesaba katmadığı şey ise vicdanıydı. Dostoyevski, 1849'da, Petraşevski Sosyalist Grubu’na üye olmaktan ölüme mahkûm edildi; ama son dakikada, göstermelik bir infaz sahnesi düzenlendi ve cezası Sibirya'da dört yıl kürek hapsine çevrildi. Suç ve Ceza’nın temellerinin burada atıldığı kesin. Dostoyevski’nin kafasından geçenlerin neler olduğunu düşünmeye çalışın. 1865'in başında gazeteler, Gerasim Chistov adlı genç bir Moskovalının, aynı burjuvazide görev yapan bir çamaşırcı ve aşçıyı baltayla öldürdüğü korkunç haberlerle doluydu. Altın ve gümüş eşyalar ile tüm paralar kadınların göğsünden kaybolmuştu. Muhakkak Dostoyevski bundan etkilenmiş olmalı ki 1866’da Suç ve Ceza ortaya çıktı. O bu süreçte bir şeyi çok iyi idrak etmişti; ahlaki yasaları ihlal ettiğinizde bunun sonuçsuz kalması imkansızdır ve manevi acı hiçbir zaman vicdanınızı rahat bırakmaz. Tüm dünyada ataerkil toplumlar, demokrasinin anlamını benimseyememiş ve totaliter karakterleri çok seve gelmişlerdir. Totaliter karakterlere verilen olağanüstü yetkiler, apaçıktır ki onlarda bizleri bir bit olarak görme ve toplumsal kurallara bağlı olmama hakkını kendilerinde görmelerine neden olmuştur. Raskolnikov’un da kendisine paye çıkarmasına ve böylesine bir cinayeti işleyerek yükselişini başlatmasına sebep de buradan ileri geliyor olsa gerek; tıpkı kendisine Napolyon’u örnek alması gibi. Raskolnikov der ki: “Kocakarı yalnızca bir hastalıktı. Ben onu bir an önce aşıp gelmek istedim. Ben bir insan öldürmedim, bir ilkeyi öldürdüm! Evet, bir ilkeyi öldürdüm, ama üstünden aşıp ötesine geçemedim, bu yanda kaldım... Hatta, anlaşılan bunu bile beceremedim...”
  • 704 syf.
    ·Beğendi·İnceledi·10/10
  • 140 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Yeraltından Notlar
    “Ben hasta bir adamım... Kötü bir adamım. Suratsız bir adamım ben. Galiba karaciğerimden zorum var. Doğrusu hastalığımın ne olduğunun da farkında değilim ya, hatta neremin ağrıdığını bile iyice bilemiyorum.”
    Aldığımız eğitimin, geleceğimizi garanti edemeyeceğinin farkında olmamız; sahip olduğumuz işi sevmememiz; başarılı bir aşk ilişkisi içerisinde olamamamız; ve gittikçe hastalıklı bir yaşlılık yaşıyor oluşumuz... Yukarıda yazan cümlenin aynısını biz yaşıyoruz. Bunun gayet tabii bir şekilde farkında olarak yaşıyoruz; asıl korkutucu olan da bu işte. Hepimiz, hayır birçoğumuz, hayır sadece acıyla empati kurabilenlerimiz ve yaşanılanların farkında olabilenler, kendi içimize dönüyoruz. Müthiş bir yalnızlık duygusunun esiri olarak, özümüzle baş başa kalmayı tercih ediyoruz. Çünkü ancak biz, bizi rahatsız etmeden kendi kabuğumuza çekilebiliyoruz. Bunun için biraz akıl hastası olmak gerekir. Kendi kendinizle konuşabilmelisiniz ve dinleyebilmesiniz ve tartışabilmelisiniz. Dışarıdan bakanlar size deli diyebilirler; kabul edin. Onların gözlerinin içine bakıp, evet sen ölünce sadece bir bok çuvalına dönüşeceksin ama ben toprağa karışacağım deyin. Ne kaybettiysek; yaşlanmadan evvel, hayatın çilesini çekerken çalıştığımız insanlara karşı ne kadar kızgın olursak olalım, onların yüzüne birer pislik olduklarını haykıramadığımız için kaybettik. Bizden bir şeyler olmasını beklememeliyiz, çünkü bizler zeki kafalarız. Dostoyevski’nin kafasının içindeki o hastalıklı kişiliği de aynen bunları söylüyor Dostoyevski’nin yüzüne. Okuyucular olarak bizler Dostoyevski’yiz, anlamadınız mı cidden. O kendisiyle konuşuyor. Kafasının içindeki o yalnızlığı seçmiş ve bunu bir güç olarak kabul etmiş olan karakteri, Dostoyevski’yi esir alarak ona zorla yazdırıyor. Ve biz de onun istediğini istiyoruz. Sistemin çarklarından biri olmayı bırakıp, ona karşı direnmeyi arzulayan hür iradeye sahip insan canlıları olmak. Keşke bize de bir yerlerden yüklü miktarda miras kalsa da, para çıksa da, bir şekilde kazansak da sistemin maaşlı kölesi olmaktan kurtulup, hür iradesi ile özgürce sokaklarda yürüyebilen o insan canlılarından olsak! Tıpkı bu pek yakın bir zamanın sıradan bir tipi gibi! “Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık.” Üzgümüm okuyucular, o kitapları elinize alıyorsanız; sayfaları çeviriyorsanız; ve burada bu yazıyı okuma cesaretini gösterebiliyorsanız; hepimiz hastayız. Çünkü anlıyoruz. Yukarıya bakıp, lanet olsun Tanrım, neden bu hastalık beni buldu! diye haykırıyoruz. Çünkü anlamak, mutsuzluğun ilk adımıdır. Ve O, bunu biliyordu. Farkındalığımız o kadar yüksek ki bu farkındalık karşısında saçmalamaktan başka bir şey yapamıyoruz. Başka ne yapabileceğimizin, nasıl hareket edeceğimizin çaresizliği içerisinde savrulup duruyoruz. Bu hastalık mı yoksa bir lanet mi? Hangisi olursa olsun, kendi içimizde güçlüyüz ama toplum içerisinde birer deliyiz. Bu deliliği, gerçek deliler gibi dışarıya yansıtma cesareti olmayan delileriz. Karaciğerimde yağlanma varmış, belki fazla viskidendir bilmiyorum; umrumda da değil. Dizlerim ağrıyor, belki yaşlılıktandır bilmiyorum; umrumda da değil! Sürekli şişkinlik sorunları yaşıyorum belki yediklerimdendir bilmiyorum; ama umrumda değil! Galiba ben de kötü, suratsız bir adamım. Fakat Dostoyevski okuyorum çünkü vicdanımı parçalamalı, duygularımı alt üst etmeli ve psikolojimi hiçbir kadının düzeltemeyeceği şekilde bedbaht hale getirmeliyim! Çünkü yazmak zorundayım. O kadar benzeşiyoruz ki bu pek yakın bir zamanın sıradan bir tipiyle. Bazen bir hayalin peşinden gidiyorum. Kafamda kurguladığım, olmayacağını bildiğim ya da bilmediğim ama olmasını delicesine arzuladığım bir hayal. Aslında bu hayali değil de bu hayale giden yolu yaşıyorum. Ve bu yolda o kadar çok yıpratıyorum ki kendimi. İşin garip tarafı böylesine hayallerin karşılığının maddi dünyada fiziksel hissedilirliği yüksek acılar olması. Maddi dünyada acı verirler çünkü zihniniz bununla meşgulken gerçekte hala daha hiçbir ilerleme kaydedemezsiniz. Kendini hor görmek ve peşi sıra gelen yapamayacağım düşüncesi ile tembellik. Hepsi birbirinin kopyasıdır ama siz sanki başka başka acılarmış gibi zannedersiniz. Pek bir farkı yoktur, bilemezsiniz. Hepimiz kendimize göre çok büyük acılar çektik. Ve hepsi gelip geçti. Geçmeyen tek şey ise o acıları yaşamamıza sebep olan şeyler. Nedense bir türlü ilerleme kaydedemiyoruz. Toplumumuz sürekli aynı bokun lacivertini yemek zorunda bırakılıyor. Ama toplum yine de aynı boku yemeye devam ediyor. Yazacak çok daha fazla şey var ama ne var biliyor musunuz? Buradan sonrası Suç ve Ceza’yı ilgilendiriyor. Suç ve Ceza romanına başlıyoruz; kitap yorumunda devam ederiz.
  • 140 syf.
    ·Beğendi·İnceledi·Puan vermedi
  • 136 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    “Bir sanatçı, hayranı olduğu bir yazara sevgisini ancak bu denli güzel sunabilir... Sunay Akın” Kitabın ön sözünde böyle yazıyor. Melissa Mey... Bu kadında insanı çeken bir şeyler var; sanat kokuyor. Ama durun biraz, bundan önce size iki şehirden bahsetmek istiyorum. İki kadim şehirden. İstanbul ve Floransa. İstanbul nice medeniyetlere ev sahipliği yapmış, bağrında her ırktan ve her dinden milyonlarca insanı barındırmış ve barındırmaya devam eden yedi tepeli kadim şehir. Sadece fotoğraflarıyla bile sizi büyüleyebilecek güzellikte, muhteviyatında barındırdığı gizemler ile Avrupa’yı sanat ve edebiyatla tanıştıran, Rönesans’ı doğuran mahallenin kutsal bakiresi Floransa. İşte sarı saçlarıyla geceye sizden haberler bırakan Mey, bu iki şehir arasında süre giden bir hayat yaşıyor. “Kocaman yalnızlarmışız.” Bu sözlerin ardında ne yatıyor Mey? Küçük Prens’i okumayan bilemez değil mi? Ve Küçük Prens’i okumayan hiçbir zaman çocuk kalamaz değil mi? Floransa’da sanatsal bir heykelin önünde oturup, kahveni yudumlarken meydandan geçen insanları izleyerek Sarabande dinlemek gibi bir kadın. Sanat, en çok kadına yakışıyor. Kadının o mukaddes şekli, başlı başına bir Rönesans havası veriyor. Küçük Prens Tenimde... Ha evet, bu kitap bir proje. Çok güzel bir proje. Küçük Prens okuyanlar bilirler, onun bir çocuk kitabı olmadığını. Bu kitapta bu sevgilerini bir adım ileriye götürerek, hayatları boyunca Küçük Prenslerini yanlarında taşımak isteyen insanların hikayelerini okuyoruz. Her biri kendi Küçük Prensini bulmuş ve onu bir daha kaybetmemecesine tenine dövdürmüş. Mesela biri diyor ki, “İnsan ne zaman ebeveynlerini kaybeder, işte o zaman çocukluğuna veda eder.” Bu dünyada sonu mutlu biten ne var ki! Bazen telefonum çaldığında arayan eğer ailemden birileriyse, kötü bir haber mi diye düşünmeden edemediğim son 5 yılım yok. Önce bir duruyorsunuz, bir süre telefona öylece bakıyorsunuz, açıp açmamakta kararsız kalınmış mikroskobik bir zaman parçası. Sonra dokunmatiğin yeşile kaydırılışı ve karşı taraftan gelen sesin mahiyetinin analizi. Sonra derin bir iç huzur. Bugünü de atlattığımızın yüze vuran ifadesi. “İnanç, en iyisini aramakla başlar. Eğer hazırsak en iyisini aramaya, o zaman inancımız tahmin edilemez boyutta artar.” Sadece biraz sevilmek istiyoruz değil mi? Sevgiye ihtiyacımız var. Dizlerine yatıp, başımızı okşayan birine ve sadece dinleyen birine. Huzuru hissettiren birine. Bu kimi zaman bir inanç, kimi zaman bir kitap, kimi zaman bir sanat... Bunların hepsinin toplandığı biri varsa peki? Var mı ki böyle biri Mey? “Küçük Prens yabanıl bir kuş sürüsünden yararlanarak gezegeninden kaçmıştı ama silueti artık tenimdeydi.” Küçük Prens’le böylesine derin bir bağ kurmak, onu ölesiye kadar teninde taşımak ve geldik gidiyoruzu onunşa yaşamak; Atilla keşke geriye dönebilsek ve bugünü yeniden yaşadığımızda keşke o zamanlar hocalarımızın sözünü dinleseydik demesek. “Bir varlığı önemli kılan, onun için harcadığınız zamandır.” Ah Başak ah, ne kadar haklısın. Onun için harcayamadığım o kadar çok zamanım var ki, telafisi olmayan bir tek şey zamandır. Bundan sonra ne isterseniz içine sığdırın. Sevgili Buket, çocukken sevdiğimiz birçok şarkı bugün nasıl da derin anlamları olan birer şiir gibi geliyor değil mi! Ama öyle işte, birçoğumuz çocukken verilen öğütleri, ergenliğimizin dik başlılığı ile nasıl da terslerdik. Ve bugün......işte bugündeyiz Buket. Hey Yunus Günçe, gerekmedikçe büyümüyoruz mu? Gerekmedikçe... Ben burayı biliyorum galiba. Tek bir şey büyümeyi gerekli kılar; acılar. Hazal Kaya; ne zaman bir karar versen yanında birini bulduysan eğer -ki o Küçük Prens- ne kadar şanslısın. En azından kararlarını yönlendirecek bir prensin varmış. Neyse, o kadar çok Küçük Prensle geldik yaşıyoruzcu var ki hangi birini anlatayım. Hepsi ile tanışmak için yapmanız gereken bu kitabı satın almak. Sonra isterseniz onlarla tanışın, isterseniz kitaptaki onlarla konuşun. Ve bu arada Sanat deyince aklımıza hep erkeklerin gelmesi ama bizim ülkemizde insanların aklındaki bu önyargıyı kıran bazı kadınların olması... Melissa Mey, Aspasya ve Kültür Mantarı. Üçü de birbirinden güzel, birbirinden zeki ve... Olacak iş mi şimdi bu; telefon çalıyor, şubeden arıyorlar; gündüz gene uygulama vardı tutanakları soruyorlar sonra devam ederiz.
  • 136 syf.
    ·Beğendi·İnceledi·Puan vermedi
  • 224 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Bazen geceleri devriye atarken sokak aralarında gözüm sürekli olarak tepemizde yanıp sönen kırmızı mavi ışıklara takılıyor. İki ışık arasında geçen süreyi hesaplamak istesem de hiçbir zaman yapmadım bunu. Hem çok gerekli bir işmiş hem de dünyanın en saçma işiymiş gibi geldi. Herhangi bir tehlikenin olmadığını varsaysam dahi her zaman uyanık ve bir saldırıya tetikte veyahut bir suçla karşı karşıya kalacakmış gibi hazır halde durmak zorunda hissediyorum. Bunu neyle izah edebilirim bilmiyorum. Görev bilinci, nefsi müdafaa veya suçun önlenmesi. Herhangi bir neden de olabilir, gaza gelip polis gibi hissetmek için gösterilen bir refleks de. Genellikle üniforma fazlasıyla boğuyor beni! Kendimi bildim bileli sola yatkındım ama niye sola yatkın olduğumu bende bilmiyorum. Galiba bugünlerde adaletin tarafında oldukları için. Belki de ruhumdaki isyankar tarafın zorlamasıyla olabilir. Solcu polis olur mu, olur. Ama zor bir meslek yaşamı sürer ki bu da taraf değiştirmek için yeterli bir sebep. Sağa dahil olmayı da denedim ama bu cidden fazla zorlama geldi benim için. Ben muhafazakar bir yaşam süremezdim zaten. Denedim ama bu durum cidden can sıkıcı ve sınırlayıcı geldi. Böyle söyleyince kızıyorlar ama öyle. Eleştirmek için demiyorum, iyi insanlar tabi ama yaşam tarzları sarmıyor. -Hadi ama Tanrım, iki bira içemedikten sonra seni nasıl bulabilirim!- Ahmet Ümit pardon Başkomser Nevzat enteresan bir adam. Toplumumuzun çarpık sosyalleşmesini anlatıp, sistemi eleştirirken sistemin çarklarından biri olan bizlerin -polislerin- de haklarını savunmaktan geri durmuyor. Bunu yapabilmek için kafanızda toplumun kokuşmuşluğu, sistemin çürüklüğü ve bu ikisi arasındaki dengeyi harf harf bilebilmeniz gerekir. Ahmet Abi kızma ama iki tek atmadan da olmaz bu iş. Kafa azıcık güzel olacak ki yazdıklarımız içerimizden gelsin. Seni bilmem tabi ama ben yazarken eğer acı doluysa muhteviyat, azıcık içer kafayı sızlatırım. Acıları kaleme dökmek zor be Ahmet Abi. Canın acımadıysa eğer kalemden akmaz sözcükler kağıda. İşin ilginç tarafı acıları kağıda dökünce, okuyanların giriyorsun gönlüne gerek kalmıyor ricaya. Merak ettiğim bir şey var; bütün ömrü cinayetle geçmiş bir adam, mesleği bırakınca cinayetsiz yaşayabilir mi? Yani bir gün Başkomser Nevzat katil olur da onu yakalamak için sayfaları çevirir miyiz? Neyse Ahmet Abi, sen bana bakma ben bugün içmedim ondan bunlar! İçmeyince saçmalıyorum son zamanlarda. Kitaplarına bakınca hayat ne kadar da ince bir çizgi diye düşünüyor insan. Son zamanlar ben, başka bir şey arasında gidip geliyorum. Göreve gidiyorum düzensiz göçmen işi çıkıyor. Onların burnu kırıp geçiren ağır kokusu insanlığımı sorgulatıyor. İşten çıkıyorum ve İzmir’in sokaklarında yürüyorum. O güzel kızların o birbirinden güzel parfüm kokuları geliyor; gözlerimi kapatıp içime çekiyorum ve yaşamak güzel şey diyorum. İşte o zaman diyorum ki yaşam, Suriyelilerin burun kapattıran boğucu kokusu ile güzel bir kadının gözleri yumduran parfüm kokusu arasında gidip geliyor. Ne kadar garip değil mi hayat? Ölüm gibi bir şey aslında yaşamak da! Yaşamın değerini biri ölünce anlıyoruz. Yakınımızdan birisi ölmüşse daha bir anlamlı oluyor yaşam. Doğumla ölüm arasında yaşananlardan ibaret her şey. İçeriğine baktığımızda pek de anlamlı bir hayat yaşamamış insanlar; ve yaşamanın ne demek olduğunu bilen ama yaşayamayanlar. Aşkımız Eski Bir Roman... Ne de güzel bir kitap ismi Ahmet Abi. Aşkımız Eski Bir Roman...
  • 224 syf.
    ·Beğendi·İnceledi·7/10
  • 656 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Kemal Tahir - Devlet Ana
    Türk Edebiyatının unutulmaz isimleri vardır. Hepimiz duymuşuzdur. İşte efendim; Kemal Tahir, Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Kemal, Sait Faik, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Halide Edip, Aziz Nesin, Nazım Hikmet ve daha niceleri... Duymuşuzdur duymasına da bunların kaçının hakkında bilgi sahibiyiz? Belki çok az belki de hiç. Mesele bilip bilmemek değil tabi. Yazarının hakkında hiçbir şey bilmediğimiz koca koca kitapları devirmedik mi! Kaç kitabın sayfaları arasına girip, kitapsız yapamayıp kitaplara en baştan dönmedik mi! Kitapsız yapamıyoruz. Şimdi bunun Devlet Ana kitabıyla ne alakası var? Ne bilim, vardır işte tutun bir ucundan ilişkilendirin. Hiç yoksa Kemal Tahir ile ilişkilendirin. Şu koca Türk Edebiyatı mazisinden kimler geldi kimler geçti. Kimilerinin isimleri ölümlerinden sonra nam saldı, kimilerinin isimleri hiçbir zaman nam salmadı. Bilmeyenler için büyük bir gizem gibi duran, bilenler için ise bilgi dolu derin okyanus olan Türk Edebiyatı, öyle görünüyor ki kaderine terk edilmiş durumda. Diyeceksiniz ki hiç mi iyi yazarlar çıkmıyor? Çıkıyor tabi ki ama kaç tanesini sayarsınız tarihe adını yazdıracak olan! Fantastik bir edebiyat almış yürüyor başını. Gençlik romanları adı altında kitaplar, fantastik kurgular sardı her bir yanı. Öyle de güzel reklamları yapılıyor ki şaşa kalırsınız. Paraya mı yoksa edebiyata mı hitap ediyor sistem, artık anlamak zor. Kırmayalım tabi fantastik yazarlarımızı ama okuyucu kitleniz, ağırlıklı olarak liseli kızlar ve onlara öğretici hiçbir şey sunmuyorsunuz. Liseden gelen üniversitede aynı anlayışla devam ediyor. Son zamanlarda sosyal medyada bir söz dolanıp duruyor; “Üniversite açılan illerde kitap, kütüphane sektörleri gelişmiyor; kafe, bar, otel sektörleri gelişiyorsa diplomalı cahil yetiştiriyoruz.” Katılmayan var mı aranızda? Yoktur sanıyorum. Yahu şu koca edebiyat tarihimizden çıkardığımız insanlardan sonra neden böyle oldu? Yakıştı mı şimdi bu isimleri bağrından çıkarmış bir millete! Yakup Kadri, Yaban romanında ne diyor; “Bunun sebebi, Türk aydını gene sensin. Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu vardı, besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin. Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte her yanın yarılmış bir halde kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserin.” Çanakkale’deki millet de aynıydı, İstiklal Harbindeki millet de. Mesele millet de değil aydınlarıdır. Bizimkiler Amerika’yı, Avrupa’yı iyi bilirler de dönüp kendi ülkelerini tanımazlar. Kitaplar... Kitap okumanın iyi bir işe sahip olmayla bir ilgisi var mı yok mu tartışılır tabi. Ama kitap okumanın iyi bir bakış açısı kazandırdığı da muhakkak. İşte o bakış açısını kazandığınız yaş ne kadar erkense ilerinizin de o kadar parlak olması muhtemel hale geliyor. Geleceğinizi kendi ellerinizle şekillendirmek istemez miydiniz yani. Tanrıcı bakış açısıyla yaklaşmayın bu olaya. Başka bir şeyden söz ediyorum. Bakın Atatürk 4 yıl işgalcilerle savaştı, 15 yıl cahillerle savaştı. Cehaletle olan savaş hala bitmedi. Ve en büyük savaşımız işte bu cehalet düşmanına karşı olan savaştır. Cehaletin silahı öğretmemek, cehalete karşı silah ise öğretmek. Yani Kitaplar, cehalete karşı verdiğimiz savaştaki en büyük silahlarımızdır. Ama bakıyorsunuz ki bizim toplumumuzda insanlarımız, kişinin elinde kitap görmeye dursun. Koşarak kaçıyor yanından! I.Dünya Harbinde genç bir yedek subaydır Şevket Süreyya Aydemir. Askerlerine sorar; biz hangi dindeniz? İmamı Azam diyeni de çıkar, Hz.Ali diyeni de. Köyünde cami olanları sorar birkaç kişi, köyünde mektep olan hiç kimse yok. Biz Türk değil miyiz der, ‘estağfurullah’ derler. Ve yazar; “Türklüğü kabul etmiyorlardı. Halbuki biz Türk’tük. Bu Ordu Türk Ordusu idi. Türklük için savaşıyorduk.” Kitaplardan KDV alınmaması, mümkün mertebe indirimli ve ulaşılabilir kılınması gibi çalışmalar, hiç ama hiç inandırıcı değil. Çünkü siz, kitap okuyan herkese marjinal yaftasını yakıştırıp, edindikleri bilgiyi arz eden herkesi de cezalandırırsanız inandırıcılığınızı kaybedersiniz. Ve böyle bir ortamda, kendisini güvensiz hisseden zeki beyinler, takdir edilir ki Amerika ve Avrupa ülkelerine göç ederek, o ülkelerin katma değerini artırırlar. Bakın size bir örnek vereyim; bu yılın Haziran ayının sonlarında Ruanda Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı Richard Sezibara şöyle bir açıklama yapmıştı; “Sömürgeci güçler, 1931’de halkımızı etnik köken ve cinsiyete göre ayırmak istediler. 1994’de maruz kaldığımız soykırımın kökenlerini 1930’lu yıllarda attılar. Bizi bir arada tutan tarihi yapıyı yok ettiler, tarihimizi çöpe attılar. Şayet benimki gibi tek bir halktan, tek bir kültürden, tek bir dile sahip bir ülke, soykırıma yol açabilecek bir izolasyon yaşayabiliyorsa, dünya üzerindeki hiçbir ülke güvende değildir.” Evet, Sezibara haklı bir serzenişte bulunuyordu. Milli bir eğitimin, milli bir tarih şuuruyla ve dünyaya kapalı olmayan çağdaş bir eğitim sistemiyle verilebileceğini unutmamalıyız. Bugün coğrafya ve tarih seçmeli ders oluyorsa kusura bakmayın, bizi de büyük bir izolasyon bekliyordur. Nazım Hikmet’in şiirlerinden oluşan, seslendirmesini Genco Erkal’ın yaptığı ve müziklerini Fazıl Say’ın çaldığı Nazım Oratoryosunu izleyin lütfen. Duygularınızı hareketlendirecek bir görsel ve dinlence şöleni. Devlet Ana kitabı da böyle bir dönem romanı. Salt okuma için okunursa anlaşılamayacak ama düşünsel hayal gücünüzü çalıştırırsanız sizi o dönemlere götürecek olan bir dönem romanı. Sorumluluğumuz büyük! Kitap bitti ama aklıma gelen ilk şey şu oldu; “...vatan kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan...”
İnstagram @haznedaranil
İzmir
Erkek
147 okur puanı
07 Nis 2017 tarihinde katıldı.

Okuduğu kitaplar 91 kitap

  • Bir Bookstagram'ın Aforizmaları
  • Suç ve Ceza
  • Yeraltından Notlar
  • Küçük Prens Tenimde
  • Aşkımız Eski Bir Roman
  • Devlet Ana
  • Cevdet Bey ve Oğulları
  • Gör Beni
  • Begonvil Kokusu
  • İçimizdeki Şeytan

Kütüphanesindekiler 91 kitap

  • Bir Bookstagram'ın Aforizmaları
  • Suç ve Ceza
  • Yeraltından Notlar
  • Küçük Prens Tenimde
  • Aşkımız Eski Bir Roman
  • Devlet Ana
  • Cevdet Bey ve Oğulları
  • Gör Beni
  • Begonvil Kokusu
  • İçimizdeki Şeytan

Beğendiği kitaplar 87 kitap

  • Bir Bookstagram'ın Aforizmaları
  • Suç ve Ceza
  • Yeraltından Notlar
  • Küçük Prens Tenimde
  • Aşkımız Eski Bir Roman
  • Devlet Ana
  • Cevdet Bey ve Oğulları
  • Gör Beni
  • Begonvil Kokusu
  • İçimizdeki Şeytan

Beğendiği yazarlar 21 kitap

  • Anıl Haznedar
  • Holly Bourne
  • Dante Alighieri
  • Sinan Meydan
  • Soner Yalçın
  • Kahraman Tazeoğlu
  • Stefan Zweig
  • James Carol
  • Ferdinand Von Schirach
  • Michael Capuzzo
Okur takip önerileri
Daha fazla