@bidolukitappp profil resmi
Erkek
84 okur puanı
07 Nis 2017 tarihinde katıldı.
  • 248 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Leonardo da Vinci... Filozof, astronom, mimar, müzisyen, heykeltıraş, botanist, jeolog, kartograf ve daha bir sürü sıfat... Rönesans aydını olunca, sıfatlar da böylesi fazla oluyor işte. Bu cümle sanki Leonardo gibi bir adama pek yakışmadı gibi. Yoksa biz mi gözümüzde fazla büyütüyoruz onu. Rönesans dediğimiz zaman ya da Reform ya da Fransız İhtilali... Sanki böyle büyülü kelimelermiş gibi geliyor bize. Tıpkı skolastik felsefe, derebeyliği, krallar ve prensler, kilise, Protestanlık, Katoliklik, vs vs vs... Genel anlamda Avrupa dediğimiz zaman tarihlerinde hep bu vb kelimelerle karşılaşıyoruz. Kaliteli bir eğitimin eksikliğini yaşadığımız için olsa gere bu tarz kelimeler bize sır perdesi gibi görünüyor. Avrupa’nın ve Avrupalı dindarların en büyük başarısı da burada yatıyor aslında. Kendi tarihlerine, karşı konulamaz bir gizem havası vermeyi çok iyi başarıyorlar. Mesela Leonardo da Vinci’nin ‘Son Akşam Yemeği’ tablosu... Sadece basit bir tablo mu yoksa içerisinde gizemli manalar mı barındırıyor? Evet, yetenek açısından bakarsak Leonardo Usta büyük bir kişilik. Kendisindeki birçok sıfatın yanı sıra ressamlığıyla da oldukça merak uyandıran birisi. Ama insanlar olarak, özellikle de Doğu insanı olarak bizler, bilmediğimize karşı iki farklı düşünceye sahibiz. Ya düşman oluruz ya da büyük bir gizem gözüyle bakarız. Da Vinci bu eserinde iyiyi İsa’nın bedeninde, kötüyü de İsa’nın arkadaşı ve son akşam yemeğinde ona ihanet eden Yahuda’nın bedeninde tasvir etmiştir. İsa tasviri için kilise korosundakilerden birinin İsa figürüne çok uyduğunu fark etti ve onu model olarak seçti. Aradan geçen 3 yıl nihayetinde tablo tamamlanmak üzereydi ancak eksik olan kötülüğün temsilcisi Yahuda figürüydü. Kilise, Da Vinci’yi tabloyu bir an evvel bitirmesi için sıkıştırmaya başlamıştı. Da Vinci de Yahuda için bir sarhoşu seçmek zorunda kaldı. Çünkü artık yeteri kadar zaman kalmamıştı ve gençken yaşlanmış bu adam, tarihin belki de en çok nefret edilen isimlerinden birinin figüranı olmuştu. Böyle bakınca herhangi bir gizem perdesi görülmüyor değil mi? Ama işin bir de farklı bir yüzü var ki ona da birazdan geleceğiz. Öncelikle Rönesans sanat üslubu neydi? Her şey aslında birer üslup sanatıdır. Bu üsluplar 10.yüzyıldan itibaren sırasıyla gotikle başlar, arkasından Rönesans -ki bir dönem adıdır Rönesans, asıl üslubu klasisizmdir- sonra Maniyerizm, barok, rokoko, ardından neoklasisizm, romantizm ve realizme kadar gider. Gotik, kuzey üslubu olarak Got adından gelir, barbarların üslubu manasındadır. 10 ile 13.yüzyıl arasında çok etkili olan bu üslup, temelde bir dini mimari üslubudur. Maniyerizm bir dönemsel üslubun adıdır. Yaklaşık olarak 1520 ile 1580 arasında yer alır. Yaklaşık olarak çünkü bu dönemsel üsluplar, biri biter öbürü ardından başlar bir şekilde değildir. Uzantısal olarak devam ederler. Ancak Rönesans’dan itibaren sanatın patronu kilisedir. Bu yüzden ilerleme yavaştır. 17.yüzyılın sonlarından itibaren patron devlet olur. 19.yüzyılın ortalarından itibaren ise birey olur. Birey olduktan sonra sanat süratle artmıştır. Şimdi Leonardo’nun Son Akşam Yemeği tablosuna geri dönelim. Bu tablo bugün Santa Maria della Grazie, Milano’da bulunmaktadır. Tablo 1495-98 yılları arasında tamamlanmıştır. Tablo gerçekten de Markos 14:18’de ifade edilen şu sözleri çağrıştırmaktadır; “Sizden biri, benimle yemek yiyen biri bana ihanet edecek.” Leonardo da Vinci bu tablosunda, Hz.İsa’nın sözleri karşısında şoka uğrayan 12 Havari’nin bu sözler karşısında gösterdikleri tepkiyi resmetmektedir. Sonsuz ve mükemmel olanla insan doğasındaki kaosu, yani ilahi olanla dünyevi olanı başarıyla birleştirmiş. Peki bu tablonun karanlık sırları var mıdır? Da Vinci bu tablosuna esrarengiz sırlar mı saklamıştır? Hz.İsa’nın şok edici
    açıklamasından sonra doğal olarak masada bulunan herkesin şaşkınlıkla birbirlerine baktığı görülüyor. Bartholomew, James Minor ve Andrew şaşkınlıkla İsa’ya bakmaktalar. Judas hayretler içerisindedir. Onun hemen yanında Peter elinde bir bıçakla sinirli bir şekilde duruyordur. Magdalalı Meryem boynunu bükmüş üzgün bir şekilde durmaktadır. İsa’nın solunda Thomas üzgün, James şoke olmuş, Philip ise bir açıklama bekliyor konumdadır. Thaddeus ve Matthew, Simon’a dönmüş bir cevap bekliyorlar. Tablodaki herkes açık ten renkleriyle resmedilmişken sadece Judas koyu ve karanlık bir şekilde gölgede resmedilmiştir. Ayrıca bir elinde para kesesi tutarken diğer eliyle de İsa’nın uzandığı kaseye de uzanmaya çalışmaktadır. İşin ilginç tarafı Meryem’in üzerindeki mavi elbisenin eksik kısmını Hz.İsa’nın üzerindeki mavi elbise kısmına getirdiğinizde birbirini kusursuzca tamamladığını da fark edeceksiniz. Ellerin birleşmesi, Meryem’in elleriyle İsa’nın ellerinin birleşmesi de şaşırtıcı derecede uyum göstermektedir. Leonardo Usta gibi birinin karakteristik özelliklerini anlamamız için bu tablo üzerinden kısa bir analizin faydalı olacağını düşündüğüm için böyle bir anlatımı uygun gördüm. Kitaba dönecek olursak Salai lakaplı Giangiacomo Caprotti sanık, oldukça zampara, ahlak yoksunu, dolandırıcı, suça yatkın bir karakterdir ve aynı zamanda da Leonardo’nun evlatlığıdır. Leonardo kendisini nadir bir kitabı alması için Roma’ya yollayınca macera başlar ve işler de karışır. Kitap sorgu tutanaklarından ve Salai’nin ifade olarak yazdıklarından oluşmakta. Salai’nin ustası Leonardo’ya kitabı götürebilmek için başına gelenler ve geçmişinden gelen zamparalıklarını okudukça eğlenceli zaman geçireceğiniz kesin. Kitap sizi hiç sıkmıyor ve kısa sürede bitirmeniz hiç de uzak bir ihtimal değil. Peki en başından beri Leonardo’ya dair bu kadar ayrıntıyı neden verdim? Çünkü birincisi kitapta Leonardo’ya dair detaylı bir bilgi verilmiyor, bunu telafi amaçlı ve Salai’nin ifadelerinden Leonardo’nun pek de sandığımız gibi biri olmadığı sonucu çıkıyor ki bunun da ne kadar doğru olduğu tartışılabilir. Yine de oldukça keyifli ve sanatsal anlamda pek bilgi olmasa da Amerika’nın keşfi noktasında oldukça enteresan komplo teorileri de barındırıyor. Sevilerek okunacak bir kitabın daha sonu. Bugünümü bu üç kitabın yorumunu yazmaya ayırdım ve kendi kitabımı yazmaya kısa bir ara verdim, sadece bugün için. Leonardo gerçekten çok ilginç bir sanatçıydı. Salai de en az onun kadar ilginç birisi!
  • 248 syf.
    ·Beğendi·İnceledi·7/10
  • 184 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Bugün dünyamızın geldiği noktaya bakınca, gelecekten umutla söz etmenin ne kadar da manasız olacağını düşünüyorum. Tamam kabul, dinler olmasaydı da insanlar yine birbirlerini öldürürlerdi. Ama elinizi vicdanınıza koyun ve lütfen tarihe bir bakın. İçerisinde dinlerin yer almadığı kaç tane savaş bulabileceksiniz! Suç dinlerde mi? Elbette değil, dinlerin ne suçu olabilir ki? Suç tamamen bizde. Dinlerin taraftarları olan, dinlerin sahibinin sözlerine uymayan bizlerde. Hani güzel bir şarkı sözü var ya, “aşkımı inkar edersen Allah’tan bulasın!” diye. Tanrı’nın böyle bir söz deme gibi bir ihtimali var mı? Doğal olarak olamaz, çünkü Tanrı bizzat kendisi. Müslümanlar, Hıristiyanlara ve sair diğer din mensuplarına karşı acımasızlıkta sınır tanımıyor. Hatta Müslümanlar, Müslümanlara daha da acımasız davranıyorlar. Hıristiyanlar; Müslümanlara, Hindulara, Amerika yerlilerine ve sair din mensuplarına karşı müthiş bir sömürgecilik yarışındalar ve verecekleri acı pek de umurlarında değil. Yahudiler, kendilerini Tanrı’nın seçilmiş çocukları ilan etmişler, tüm dünyaya karşı nefretlerini kusuyorlar. Ve bu diğer tüm dinler için de geçerli. Göksel ya da göksel olmayan... Hepsi ama hepsinin mensupları en nihayetinde kendilerinden olmayanlara karşı her suçu işleme hakkını kendilerinde görebiliyorlar. Bu işte ne Tanrı’nın bir suçu var ne de dinlerin. Aksine hemen hemen hepsi barışı, kardeşliği, iyiliği ve adaleti emrediyor. Evet, belki Tevrat’ta öldür diyor birkaç yerde, ve belki Kur’an’da da... Ama hepsi meşru müdafaa kapsamında öldür diyor. Kendinizi ne kadar hümanist olarak tanımlasanız da biri sizi öldürmeyi amaçlamışsa, buna elbette aynı şekilde karşılık vermeyi istersiniz. Ama biz dinleri anlayamadık. Biz din siyaset, din hukuk, din toplum ekseninde hareket ettik. Dini, o kadar çok kirli işe bulaştırdık ki dini değersizleştirdik. Din bize para kazandırdı, kirlettik. Din bize güç kazandırdı, kirlettik. Din bize iktidar getirdi, kirlettik. Din bize kutsallık atfetti, kirlettik. Eeee doğal olarak da bunun bir sonucu olmalıydı, oldu da. Sadece ülkemizde değil tüm dünyada müthiş bir deizm patlaması meydana geldi. İnsanlar artık dinin adını duymak istemez oldu. Dine olan inanç sarsıldı, din itibarsız hale geldi. İnsanlar, yine de Tanrı’dan vazgeçmedi, vazgeçemedi. Hala bir yaratıcının olduğu ve bir gün o vaat ettiği adaleti getireceği inancıyla sabırla bekliyorlar. Dinler her ne kadar soyutsal idealar olarak ortada duruyor olsalar da getirdikleri yasalarla birer sosyal fenomen haline geldiler. Tarihe bakınız. Tarihte dinsiz bir topluma rastlanmamıştır. En ilkelinden en gelişmişine kadar dinler hep var olmuştur. En çarpıcı biçimde gözümüzün önünde duran net örnek olarak Göbeklitepe’yi baz alabiliriz. Kıymetli bir mirasın üzerinde yaşıyoruz, çünkü 19.yüzyıl hatta 18.yüzyılla birlikte dünyada başlayan dünya kültür ve tarihi araştırmalarında en büyük kanıtlar bizim topraklarımızda ortaya çıktı. 12 bin yıllık bir tarihi geçmişe sahip olan Göbeklitepe, ortaya çıkışıyla birlikte bir anda her şeyi değiştirdi. İnsan topluluklarının tarımla birlikte topluluklar oluşturduğunu ve yerleşik düzene geçtiği düşünürsek, o tarihlerde henüz avcı toplumların olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Yani avcılık ve göçebelikle yaşanılan bir dönem ve Avrupa’nın çoğu buzullar altında. Ama yine de insanlar inançlarının gereğini yapabilecekleri bir yapı inşa etmişler. Daha iyi kavranması açısından o dönem henüz Mısır piramitleri ya da Stonehengeyok. Bugün hiçbir insan kendi inandığı din dışında diğer dinleri kabul etmiyor. Kendi inancı dışındaki inanç biçimlerini batıl olarak adlandırıyor. Ya da onların bozulduğunu, tahrip edildiğini iddia ediyor. Bizim dinimiz yani İslam dini açısından bakılıdığındayse evet, İslam da ilk ortaya çıktığı zaman diğer dinlerle karşı
    karşıya kalmıştır. Ancak İslam, hiçbir zaman Hıristiyanlık ya da Museviliği reddetmemiş, aksine onların devamı ve en sonuncusu olduğu iddiasında olmuştur. “Sizin dininiz size, benim dinim bana” anlayışı, İslam’ın diğer dinler karşısında herhangi bir endişe duymamasına neden olmuştur. İslamiyet, diğer dinlerin iyi yanlarını ortaya koymuş, ancak bundan olumsuz anlamda da etkilenme gibi bir endişe taşımamıştır. Hıristiyanlıkta ise kilise, kendi otoritesinin sarsılması endişesiyle diğer dinler karşısındaki konumunu çok keskin bir biçimde belirtmiştir. Bugün gelinin dünyada ise Kilise, bunun çok yanlış bir strateji olduğunun farkındadır. Bu yüzden kendi içerisindeki suçlarla mücadele etmeye başlamıştır. Örneğin geçmişte reddettiği bilimden özür dilemiş, çocuk istismarcısı kardinalleriyle hesaplaşıp yargı önünde cezalandırılmalarına izin vermiş ve hatta Papa, evrim teorisinin gerçek olabileceğini dahi söylemiştir. Nasıl ki İslamiyet, diğer dinler içerisindeki güzellikleri ve doğruluğu göstermenin kendisi açısından zarardan çok fayda getireceğini görmüşse, Kilise de bugün bunu yapmaktadır. Hatta dinler arası diyalog adı altında diğer dinler içerisine girerek, kendisinin ne kadar şeffaf olduğu gerçeğiyle! hareket ederek taraftar toplamaya çalışıyordur. Hem de kendisi karşısındaki en büyük rakiplerinden. Yani bir şeyi ne kadar ötekileştirir ve görmezden gelirseniz o şey, bir gün sizin kadar güçlü bir şekilde karşınıza dikilir. Ancak onu ne kadar çok kabul eder ve onun iyi yanlarını gösterirseniz, insanlar o güzelliklerin aslında sizde olduğuna inanarak size katılacaklardır. Yine de bugün dinler karşısında çok daha güçlü bir düşman var; deizm. Dinlerin müritlerinin sunmuş olduğu günahkar, yalancı, adaletsiz anlayış çoğaldıkça, o dinler taraftarlarını bir bir kaybetmeye başladılar. İnsanlar, dinlerden bıkıp usandılar ve dinin, sosyal yaşamı kısıtladığı düşüncesi özellikle gençler arasında egemen olmaya başladı. Bu noktada Tanrı, asla terkedilmiyor. Tanrı’ya olan bağ ne olursa olsun koparılmıyor. Ancak bilinmelidir ki deizmin sonraki aşaması ateizm, yani tanrıtanımazlıktır. Evrende her şey düzenden düzensizliğe doğru gidiyor. Zamanın oku, geçmiş ve gelecek arasında bir asimetri oluşturuyor. İnsanlar, inandıkları dinlerinin geçmişine yani ilk çıktığı zamanlara özlem duyuyorlar. Mensubu oldukları dinlerin en saf ve kirletilmemiş halinin o dönemlerde yaşandığına inanıyor ve şimdiki din zaten o zamanki din değil, o halde neden inanç gereği duyayım ki düşüncesine kapılıyorlar. Dinde öze dönülebilir mi bilmiyorum. Kırılan bir aynayı eski haline getirmek mümkün değildir. Zaman her daim ileriye doğru gitmektedir. Bu noktada bize ya yeni bir din gerekiyor ya da var olan dinin, öze döndürülmesinin bir yolunu bulmak gerekiyor. Ama bunun için de dinin siyasetten, hukuktan, devlet içinde kadrolaşılmasından arındırılması gerekiyor. İslama göre bundan sonrası için yeni bir din yok. Son ve hak din İslam’dır. Yani Tanrı’dan yeni bir din bekleyemezsiniz. Ama insanlık fenomeninde birleşebilirsiniz. Bunun için de yine dinlerin özüne döndürülmesi gerekiyor ki bu da, aynanın eski haline getirilmesi demek oluyor. Aynayı eski haline getirmek mümkün değildir ama süreci eski haline getirebiliriz. Yani gelecek bizim etrafımızda dönüyor. İyi olanı yapmalıyız. İnsanlık ve Dünya için...
  • 184 syf.
    ·Beğendi·İnceledi·Puan vermedi
  • 716 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bilim, bilim romanı dediğin nedir ki gülüm; Jules Verne olmadıktan sonra... Geçtiğiniz günlerde Jules Verne'in doğum günüydü. Tarihe adını bir bilim insanı olmadığı halde öyleymiş gibi yazdırmış, güçlü bir kalem. Genel olarak Jules Verne romanları, çocuk klasikleri diye lanse edilir. Ancak inanın olay o kadar dar boyutlu değil. Evet, tam da çocukların okuması gereken, gelişim evrelerinde bilgiyi sevdirecek, kitaplarla dolu odaları onların oyun alanı haline getirecek kitaplar. Aynı zamanda da büyüklerin de severek okuyacağı, bir sonraki sayfada ne olacağına dair heyecan duyacağı kitaplar. Alfa Yayınları'nın Jules Verne romanları içerisinden dizi haline getirmiş olduğu Olağanüstü Yolculuklar serisi her bireyin kütüphanesinde bulunması gereken türden kitaplar. Eğer çocuğunuz yoksa ilerisi için, varsa çocuğunuz için alıp, kütüphanenize ekleyin. İnanın çok faydasını göreceksiniz. Peki, o halde Esrarlı Ada'yla beraber biz de olağanüstü yolculuğumuza başlayalım. Bazı zamanlar gözlerinizi kapatıp düşünürsünüz. Issız bir adada, yalnız başıma tüm insanlardan uzakta huzur içerisinde yaşasam! Ama bu eskidendi. Artık sıcak sahilleri olan lüks otelleri bulunan adalarda huzur içerisinde yaşamak istiyoruz. Doğal olarak da yaşayamıyoruz. Çünkü ekonomik olarak imkanlarımız buna el vermiyor. Sanırım bir iki nesil daha elvermeyecek. Ancak bir kaza sonucu ıssız bir adaya düşebilirsiniz. Olmayacak şey değil, olabilir! Şimdi, düştüğünüz bu adanın haritalarda dahi yeri olmadığını yani henüz keşfedilmediğini düşünün. Uzun bir süre sonra kimsenin sizden sizin de kimseden haberiniz olmayacak, olamayacak. Ancak yalnız değilsiniz. Yanınızda ilme meraklı bir genç, korkusuz bir denizci, size sonsuz sadık bir köle, aynı sadakette bir köpek, bir gazeteci ve mühendis olarak da siz. Herkesin güçlerini birleştirdiği bir noktada, adanın size sunduklarıyla yaşam savaşına başlayabilirsiniz. Karakterlerimiz, Amerikan İç Savaşı sırasında karşı tarafa esir düşerler ve onların elinden kaçmak amacıyla, farklı amaç için hazır bulundurulan hava balonuna atlayarak kaçarlar. Ancak o gece hava oldukça kasvetli bir fırtınaya tutulmuştur. Uzun süre fırtınada sürüklenen balon işte tam da bu yukarıda sözünü ettiğimiz kimsesiz adaya düşüş yapar. Bu adaya düşenler kimlerdir peki? Cyrus Smith, mühendis -yani siz- ve birinci sınıf bir bilim adamıdır. 45 yaşlarında olan karakterimiz, adada büyük sorumluluk alacak, hatta kolonizatörlerimizin hayatını borçlu olacağı kişi olacaktır. Diğer karakterimiz New York Herald muhabiri olan Gedeon Spilett. Gazeteci deyince zaten az çok karakter özelliklerini tahmin edebilirsiniz. Nab, siyahi köle olarak Cyrus Smith'in hizmetkarı. Pencroff korkusuz denizcimiz ve onun yanında adaya düşen Harbert isimli genç delikanlı. Ve tabi Top, mühendisimizin dört ayaklı sadık dostu. Tabi konu Jules Verne olunca bilimsiz olmaz. Yeni bir hayata başlıyorsunuz ve yapabileceğiniz tek şey ümitsizliğe düşmeden çalışmaya başlamak. Kahramanlarımız da aynen bunu yapıyor. Cyrus Smith önderliğinde derhal adayı baştan yaratmaya başlıyorlar. Ama buna geçmeden önce baştan yaratmak demişken, bu ada nasıl ortaya çıkıyor? Oluşum süreci nasıl işliyor? Buna da bir değinelim. Eee ne demiştik söz konusu JLVerne olunca bilim yapmadan olmaz. Hepimizin malumu olduğu üzere dünyamızda derinlere doğru giderseniz eğer sıcaklık ve basıncın arttığını ilk elden tecrübe edebilirsiniz. Bu şu anlama gelir, artan basınç ve sıcaklık kayaçları akışkan hale getirir. Bunun neticesinde de yoğunluk akıntıları (konveksiyonel akıntılar) meydana gelir. Sıcak kütleler yoğunluğu artınca ne olur; yükselmeye başlarlar. Yüzeye kadar gelirler. Sonra ne olur? Alttn gelmeye devam eder. Böylece yüzeye gelen her kayaç alttan gelen kayaç tarafından kenarlara itilir. Bu kayaçlar da soğuyarak tekrardan dünyanın merkezine doğru çökmeye başlarlar. Ama tabi ki bu oldukça fazla bir zaman diliminde meydana gelir. Ve bu devridaim yüzeyde sürekli olarak devam eder. İşte bu Kıt’a hareketleri birbirleriyle çarpışarak dağları oluştururlar. Okyanuslar açılıp kapanır, depremler meydana gelir. Tüm bunlar bu yatay hareketlerin sonucudur. Adaların oluşumunun burayla bağlanıtısı ise şöyle; Bazı adalar, kıtalardan kopan kara parçalarından ya da kıtaların uç kısımlarında bulunan kara parçalarının her yanı suyla çevrilen bölümlerinden oluşur. Bunlara kara yakını adalar denir. Dünyadaki büyük adaların çoğu kara yakını adalardır. Bazı adalar da okyanus tabanında bulunan yanardağların patlamalarısonucunda oluşur. Bu şekilde oluşan adalara okyanus adaları denir. Okyanusadaları yanardağ patlamalarıyla açığa çıkan lavların soğuyarak zaman içinde üst üste birikmesiyle oluşur. Yani tıpkı kayaçlar gibi yükseldikçe soğumaya başlıyorlar, soğudukça da artık tam bir ada halini alıyorlar. Örneğin; Güney Pasifik'teki 176 adalı Polinezya ülkesi Tonga açıklarında 2015 yılında patlayan su altı volkanının oluşturduğu dünyanın en yeni adasında yaşam belirtilerinin görüldü. Haber şöyle; “Radyo Yeni Zelanda’da yer alan habere göre, başkent Nuku’alofa’nın yaklaşık 70 kilometre kuzeybatısındaki Hunga Tonga ile Hunga Ha’apai adaları arasında 4 yıl önce patlayan su altı volkandan püsküren lavların oluşturduğu adaya bir grup bilim adamı ziyaret gerçekleştirdi. Tongalı jeologlar ve NASA’dan bilim adamlarının yer aldığı ekipte olduğunu aktaran Tonga Topraklar Bakanlığı Sekreter Yardımcısı Taaniela Kula, ziyaret sırasında adada yaşayan kuş türlerine ve çiçeklere rastladıklarını belirtti. Hunga Tonga ile Hunga Ha’apai adaları arasında patladıktan sonra zamanla iki adayı birbirine bağlayan volkanik adanın birkaç yıl içinde deniz sularının yıpratmasıyla eriyerek yok olacağı bekleniyordu. Ancak araştırmalara göre 30 yıl daha var olması bekleniyor.” İşte böyle… Güzel, burayı anladığımıza göre artık adanın bulunduğu konuma gelebiliriz. Biz neredeyiz? Fırtına, içi biz yüklü balonu tam olarak nereye savurdu? Kahramanlarımızın kaçış amaçlı yolculuklarına başladıkları nokta Richmond adında Amerika'da bir yer. Ancak balonu savuran rüzgar, kuzeydoğu yönünden oldukça şiddetli bir şekilde estiği ve hızı da kaybetmediği için balonun güneybatı istikametine hareketi muhtemel. Buna bağlı olarak da Pasifik Okyanusu’nu bir miktar kat etmiş olsalar Meksika’yı aşarlar. Avustralya’ya kadar gitmeleri pek mümkün değil. O halde Mikronezya Takım Adaları ile Melenezya Takım Adaları arasında bir yerde olmaları lazım. Rüzgarın şiddetinin belli bir süre sonra azalacağını ve etkin mesafesini de dahil edersek en yakın olan Mikronezya Takım Adaları oluyor. O halde bu adalardan birine düşüyorlar ve bu ada daha önce keşfedilmemiş bir ada olduğu için de gemilerin rotasında bulunmuyor. Yani sizin anlayacağınız batıklar. Neyse ki Cyrus Smith adında mühendis görünümlü bilim kahramanımız var ve her işe yetişiyor. Cyrus olmasa bizimkilerin hali duman. Yani şunu düşünmeden edemiyorsunuz; ıssız bir adaya düşsem yanıma alacağım tek şey Cyrus Smith olur. Mesela baruta ihtiyaçları var ama barut yok. Bizim bilim adamı Cyrus keskin zekasını kullanıyor. En başta kav lazım; Kavmantarlarının kurutulmasıyla elde edilen, çabuk tutuşan, süngerimsi bir madde. Ama adada yok. Ancak Cyrus, Yavşan yani Çin Misk Otu’nu toplar. Bunları adada tabakalarca bulunan potasyum nitrata batırarak çok kolay tutuşabilir bir madde elde eder. Alın size barut. Ve bunun gibi daha bir sürü icat gerçekleştirir. Jules Verne’in öngörülerinin tıpkı kehanet gibi olduğunu daha önceki yazılarımızda söylemiştik. Bu sefer bulunduğu kehanet ise şu; Kömürün yerini alacak olan yakıtın SU olacağını söylemesi. Gerçekten ilginç değil mi? Suyun yakıt olarak kullanılabileceği o dönem kaç kişinin aklına gelir ki? “Hidrojen ve oksijenin ayrı ayrı ve aynı zamanda bir ısı, tükenmez bir ışık ve maden kömüründen müteşekkil daha yoğun bir sıcaklık kaynağı sağlayacağına inanıyorum.” Jules Verne, romanlarına gizem katmayı gerçekten seviyor. Muhteviyata baktığınız zaman bilim temelli öykülemeyle karşılaşıyorsunuz. Ama tartışma konusu da olmuştur; romanlarında Tanrı vurgusu da oldukça fazladır. Esrarlı Ada’daysa, kolonizetörlerimizin başı ne zaman sıkışsa, tam her şey bitti dedikleri anda gizemli bir güç yardımlarına yetişiyor. Ama Jules Verne bu yardımları öyle ustaca yerleştirmiş ki senaryo içerisine, ilk başta doğaüstü bir güç zannediyorsunuz sonra ortaya çıkan bir ip ucuyla bunun mantıklı bir açıklaması olduğunu görüyorsunuz ama farklı bir açıdan gören tanıklar konuşunca yeniden doğaüstü bir güç teorisine yöneliyorsunuz. Ustaca bir kurgu. Bu yazımızı da nihayete erdirme vakti geldi çattı artık. İnanır mısınız bilmiyorum ama bu iş artık gerçekten sizle diyalog haline geldi benim için. Yorum yapan pek yok, yapanlar da zaten tebrik şeklinde oluyor. Ki ben de yorumlardan bahsetmiyorum zaten. Anlattığım şey bu yazıları yazarken, kim bunları okuyorsa o an onlarla oluyorum. Ben yalnızlığa çok küçük yaşta alıştım. O yüzden kitaplarla dostluğum sevdiğimden ileri gelmiyor; yalnızlığımı onların güçlendirmiş olmasından kaynaklanıyor. Kitaplarım varsa insanlara gerek yok. Bir kere yalnızlığa alıştınız mı artık kimse sizin canınızı sıkamaz. Kaybedecek bir şeyleriniz olabilir ama duygusal anlamda kimse size çökertemez. Her darbede daha güçlü bir şekilde ayağa kalkarsınız. Olabilecekleri önceden öngörme ve ona göre hareket tarzı geliştirme kabiliyeti kazanırsınız. En önemlisi de insanlar hakkında tutarlı ve kesine yakın sonuçlar çıkarabilme yeteneğini kazanmış olmanızdır. Böylelikle kimin sizin canını yakacağını çok önceden görebilirsiniz. Ben bu yeteneği çok küçük yaşta kazandım. Ve hayat boyu beni koruyacağına inanıyorum. Öldürmeyen şey size güçlendirir. Jules Verne, kısa bir zaman dilimi dahilinde olsa da beni mutlu etmeyi sağladı. Öldüğümde bir gün cennetin bahçelerinde ya da cehennemin dehlizlerinde karşılaşırsak muhakkak bir teşekkür edeceğim. Kim bilir; Allah bilir değil mi?...
  • 716 syf.
    ·Beğendi·İnceledi·10/10
  • 1210 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Atatürk her zaman akıl ve bilime dayanmış, pragmatik bir siyaset izlemiş ve ulusal egemenlik merkezli hareket etmiştir. Onun düşünce dünyası her türlü dogmatik ve totaliter ideolojilerden uzak ve özgürlükçü bir yapıya sahiptir. Zaten kendisi de bu özelliğini “Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben, milletin en büyük ve atalarımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım.” şeklinde dile getirmiştir. Voltaire, Montesquieu, Comte ve J.J. Rousseau gibi düşünürleri severek okumuş, hepsinin tecrübe ve bilgilerinden bir fikir sahibi olmuştur. Pekiii, biraz temele gitmek istiyorum. Bu insan nasıl Atatürk oldu? Öncelikle doğduğu ve büyüdüğü şehir olan Selanik... Burası ezan sesleriyle çan seslerinin birbirine karıştığı bir şehirdir. Çok inançlı ve çeşitli etnik grupların bir arada yaşadığı bir merkezdir. O kadar ki Mevlevi dervişlerinin yaptıkları ayinlere Hıristiyan ve Yahudiler de gönül rahatlığıyla katılabilirler. Osmanlı ülkesindeki şehirler içinde okul ve kışlaların en yoğun bulunduğu bir şehirdir. Herkes politik inançlarını korkusuzca dile getirebilirdi. Haliyle böyle bir şehirde büyümekle sofuluğun merkezi olan bir şehirde büyümek arasında insanlığa verilebilecek katkı açısından dağlar kadar fark vardır. -Sofuluğun zararlarını anlatmaya gerek yok sanıyorum- Mustafa Kemal, aşk evliliğinden doğmuş bir bebektir. Ali Rıza Efendi’nin “bu sarışın kız senin nasibindir” rüyası, Zübeyde Hanım’la evlenmesiyle neticelenmiştir. Zor bir evliliktir çünkü baba Ali Rıza, Osmanlı Gümrük Memurudur. Yunanistan sınırında bir yerlerde görev yaparken ailesiyle arasında 120 km bir mesafe vardır. Yine de aralarındaki aşktan bir eksilme söz konusu değildir. Annesi ilahilerle mahalle mektebine başlamasını isterken babası yeni usullerle çağdaş eğitim almasını istemektedir. İkisinin de isteği olur önce mahalle mektebi ardından Şemsi Efendi Mektebi. Sonra da zaten sırasıyla Selanik Mülkiye Rüştiyesi, Selanik Askeri Rüştiyesi, Manastır Askeri İdadisi, İstanbul Harp Okulu ve İstanbul Harp Akademisi... O yıllar harp okulunda okumak cidden zor iştir. Kendinizi zindanda hissedebilirsiniz. Namık Kemal ve onun gibilerin eserlerini okumak hatta isimlerini dillendirmek bile suçtur. Dönem hürriyet ve aydın fikirlerin devridir. Ve öyle baskıyla, jurnallerle engellenebilecek zaman da geçmiştir. Ayrıca devlet idaresi iyi işlememektedir. Suiistimaller alıp yürümüş, memurlar ve subaylar maaşlarını alamamaktayken saraya mensup sırmalı hafiyelerin maaşları haricinde keseler dolusu altın aldığı doğal olarak bu genç Harbiyelileri de olumsuz yönde etkilemektedir. Mustafa Kemal, edebiyat ve tarih okumayı seviyordur ve bilgi birikimi edinebilmenin ancak bu yolla mümkün olacağının farkındadır. Ayrıca yabancı dile de merakı -özellikle Fransızca- neticesinde Osmanlı ülkesinin içinde bulunduğu durumu da idrak edebilmektedir. Her genç delikanlı gibi Mustafa Kemal de aşık olmazsa olur mu? Olmaz tabi. Bu aşkın adı Emine’dir. Paşa kızıdır. -Bir müdür kızı da biz bulsak öhöh şey neyse ne diyorduk- Sonuçta genç delikanlı adam; Harbiyeli üniformasını da giymiş üstüne olmuş jilet gibi. Bizim toplumun kızları üniformaya da meraklıdır hani biraz. Emine de bizim sarışın, renkli gözlü delikanlıya tutulur. Mustafa Kemal de ona tutulur tabi. Karşılıksız bir aşk değildir bu ama kader işte kavuşturmamıştır aşıkları. “Bekle beni der, sana geleceğim.” der demesine, Emine de bekler beklemesine ama kader bir kez daha ağlarını örer. Emine kaza geçirmiş, yüzü de harap olmuştur. Mangal yüreklidir Mustafa Kemal, olsun der yine de evlenirim ama olmaz işte Emine istemez, yakıştıramaz kendini Harbiyelisine. Abdülhamit’in yaratmış olduğu istibdat ve jurnalcilik rejimi, özgürlükleri fazlasıyla sınırlandırıyordu. Hele hele özgür ruhlu bir insansanız bu duruma karşı isyan etmemeniz mümkün değildir. Mustafa Kemal de çocukluğundan beridir belli ki özgürlüğüne fazlasıyla düşkündür. En ufak bir hürriyet kısıtlanmasına dahi göz yummak onun kitabında yoktur. Bizim sarışın Bozkurt’un aklında da hep Makedonya vardır. Zira orası Osmanlı’nın Avrupa’ya en yakın kapısıdır. Doğal olarak da özgürlük düşüncelerinin kol gezdiği kritik bir noktadır. Eğer bir Hürriyet mücadelesi başlatılacaksa burası olsa olsa Makedonya olur. Ki zaten burası Mustafa’nın da memleketidir. İnsan o kadar ayrı kaldığında nasıl olur da özlemez memleketi değil mi? Hele böylesine özgür bir memleketi. O günlerde Harbiye’yi üstün dereceyle bitirenler Harp Akademisi’ne başlarlar.
    Mustafa Kemal de onlardandır. Mezun olur, ordu saflarına katılır. Ancak şuraya değinmek gerekir ki mezuniyetten 4 yıl sonrasıdır. 1909 yılının harp akademisi mezunları, konferansa katılırlar, Mustafa Kemal onlara şu tarihi öngörüde bulunur: “Vaziyet, Balkanlar’da bir savaş çıkacağını göstermektedir. Bu takdirde dört küçük devletin (Bulgar, Sırp, Yunan, Karadağ) hücumuna uğrayacağımızı, bu ordular birbirleriyle birleşmeden tıpkı Napolyon’un savaşlarda yaptığı gibi hepsini teker teker mağlup etmemiz lazım geldiğini söyleyebilirim. Diğerleri Bulgarlarla anlaşamazlar, bu yüzden ilk mücadelenin Bulgarlara karşı lazım olması gerekir.” Bundan 3 yıl sonrası 1912 yılı I.Balkan Savaşı, daha başka söze gerek var mı! Kaldığımız yerden devam edelim. Harbiye’den mezun olur olmaz tutuklanır. Dedik ya her yer Hafiye dolu diye. Yıldız Sarayı’na durmadan jurnal giden bir dönem. Okulda gazete çıkarmışlar bir kere, doğal olarak adları çıkmış. Fiziki takibe almışlar, hepsi aynı evde durunca, demişler bunlar teşkilat tevkif edin. Birkaç ay yatmışlar hapiste sonra bırakmışlar. Dönemi anlamak için şöyle izah edelim. Falih Rıfkı Atay’ı duymuşsunuzdur. Abdülhamit’in son dönemlerini yaşamıştır, şöyle söyler: “İstanbul’da hayat denebilecek ne varsa Hıristiyanlarda ve Yabancılardadır. Kapitülasyonlar, yabancılar tarafından baskılar ve gündelik müdahaleler Türk ve Müslüman halkın az çok aydıncıklarını iyileşemez bir aşağılık duygusu altında ezmektedir. Ah ben memleketten önce ölsem! Memleket bizim ömrümüze de yetse!” -Neyse, bu aralar el üstünde tutuluyor bu dönem, başımız ağrımasın.- Ama mimlenmiş bir kere Mustafa Kemal, rahat bırakırlar mı? Saray işe el atmış bizimkilerin tayinlere müdahale etmiştir. Ali Fuat Beyrut’a, Mustafa Kemal (30.Süvari Alayı) ve Müfit (29.Süvari Alayı). Tayin mi sürgün mü siz karar verin. Nerede Makedonya nerede Suriye. Ancak iyi de olur çünkü burası Mustafa Kemal’in staj yeri olur. Sınavlarda sorarlar, not alın burayı. Ancak orada işler karışıktır. Bir kesim asker Osmanlılık adını kullanarak kendilerine bir soygun düzeni kurmuşlardır. Bizimkiler bu düzeni bozar, hayatları tehlikeye girer ama halkın da güvenini kazanırlar nihayetinde. Ama hayat Osmanlı tebaasına zor, aynı bölgedeki yabancı asker ve ahalisine kolaydır. Eeee bu adamlar da genç nihayetinde. Eğlenmek onların da hakkı kardeşim. Her gün savaş, her gün savaş planlarıyla geçmez hayat. Arada bir Beyrut’a giderler, eğlenirler. 23-24 yaşlarında genç delikanlı subay bunlar. Biz de yaptık okul yıllarında yani, hayat zor. Peki, gelelim şu İttihatçılık meselesine. 1876 yılında ilan edilen anayasa, Osmanlı-Rus harbi bahane edilerek II.Abdülhamid tarafından yürürlükten kaldırılmıştı. Sonra da yukarıda bahsettiğimiz istibdat dönemi başlamıştı. Aydın kesimler ve iyi eğitim almış insanlar, bu durumun bir an evvel sona ererek yeniden özgür düşünce ve hürriyet için yoğun bir çaba içerisine giriştiler. İşte tarihte bu hareketi yürütenlere Jön Türkler denmektedir. İttihat Terakki örgütü de bunlardan biriydi ve bu örgütün en önemli özelliği Mason/Carbonari bir yapıya sahip olmasıydı. Gizli bir örgüttü. Bu özelliği de Talat Bey’den kaynaklanmaktaydı. Zira Talat Bey bir masondu ve mason teşkilatının tüm üyeleri de desteğini İttihat Terakkiye aktarıyordu. Ayrıca asker kişilerin de bu örgüte katılımının hızla artması örgütün, diğer örgütlerden daha güçlü olmasına yol açıyordu. Şam’da daha stajyer bir kurmayken kurmuş olduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin de zaman içerisinde farklı şehirlerde açılan şubelerinin İttihat ve Terakki’ye katıldığını bizzat kendisi şöyle anlatır: “Bu oldu bittiği kabul zorunda kaldım ve ben de İttihat’ın bir üyesi oldum.” Ancak Mustafa Kemal akılcıdır. Ordunun siyasette yeri olmadığını düşünür. Bu nedenle de örgüt üyeleri içerisinde sıklıkla düşman kazanır. Örgüte ve çalışma şekline ağır eleştiriler getirir. Hatta bir keresinde bu durumdan rahatsız olan Enver, Binbaşı Hafız Hakkı’ya “Mustafa Kemal fazla ileriye gidiyor, bu duruma bir çare düşünülmeli” demiştir. Sonuç, bir kez daha sürgün. Mustafa Kemal Trablusgarp'ta. Ancak İttihat Terakki’nin planı tutmamış, Mustafa Kemal buradan öldürülerek ya da onuru kırılmış bir asker olarak dönmek yerine artık kente valisiyle, ordu kumandanı ve jandarma ile polis egemendir, yani hükümet ve devletin otoritesi kurulmuştur. Öte yandan nüfusu ve otoritesi kırılmış bir Şeyh Mansur söz konusudur. Tabi bu arada 31 Mart ayaklanması çıkar. Derviş Vahdeti
    ve taraftarları, hürriyet ve eşitlik düşüncesinin anlamsız olduğunu, şeriata dönülmesi gerektiğini söyleyerek rejime karşı isyan ederler. II.Abdülhamid’in de desteğini alan isyancılar İstanbul’u ele geçirmiş, İstanbul sokaklarında 11 gün boyunca asayişsizlik kol gezmiştir. İttihatçıların hiçbiri ortalıkta yoktur. Bu noktada gene bizim Türk kahramanı Mustafa Kemal devreye girecektir. Tanınmış kişilerin hiçbirinin üstüne sorumluluk almak istemediği bir noktada, Hüseyin Hüsnü Paşa’yı bu işin başına geçmesi için inandırır ve Mahmut Şevket Paşa’ya da kabul ettirir. Hareket ordusuyla beraber İstanbul semalarına gelinince bakılır ki isyan, birkaç bin isyancıyı yakalamaktan ibarettir. Hal böyle olunca ortalıkta görünmeyen süper kahramanlar ortaya çıkar ve hareket ordusunun başına geçerler. Gazetelerde de hep onların adı geçer. Mustafa Kemal’i anan kimse yoktur. Sonuç olarak II.Abdülhamit tahttan indirilir, İttihatçılar güçlü bir biçimde iktidara sahip olur. Üniversite sınavına hazırlananlar bilirler ki tarihte bir konu başlığı vardır, 20.yy başlarında Osmanlı Devleti diye. Trablusgarp savaşından başlatılır genelde. İşte bu Trablusgarp Savaşı, Mustafa Kemal’in çıraklık dönemi savaşıdır. Artık 31 Mart irticai ayaklanması bastırılmış, padişah devrilmiş, Mustafa Kemal’se politikanın ayak oyunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Ordu, iyice siyasete bulaşmış durumdadır. Mustafa Kemal’e göre ordu ve siyaset, birbiri içerisine girmiş iki ayrı kavramdır. Zaten bu görüşleri nedeniyle İttihat Terakki içerisinde istenmeyen adam ilan edilmiştir. Ayrıca İttihatçı kadrolarca da birkaç kez suikasta maruz kalmıştır. Ancak her seferinde ve başkaca birçok seferinde sanki “yapacağın daha çok iş var” denircesine ölümden hep kıl payı kurtulmuştur. Hani bir keresinde demişti ya “Allah, Enver’in batırdığı ülkeyi kurtarmaya beni memur eyledi.” Diye, işte Allah’ın yazdığı kaderden başka ne gelebilir ki insanın başına. Ancak sonuçta o da bir insandı ve gerçek şu ki engeli aşamamanın verdiği yılgınlık, bıkmışlık ve yorgunluk “askerliği bırakır, kurtulurum” düşüncesine kaptırmıştı onu. -Bakın ben bir emniyet mensubuyum. Babam da öyleydi. Bu mesleğin muhteviyatını çok iyi biliyorum. Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. Teşkilat personelinin yüzde doksanı daha iyi bir iş buldu mu bırakıp gidiyor. Bulamadığındaysa her zaman aklında “bırakıp kurtulacağım” düşüncesi oluyor. Kalan yüzde on mu? Onlar zaten referanslarının ikili ilişkileri sayesinde, konjonktür neyse ona ayak uydurarak hiçbir zaman adaletsizlik ve haksızlıkla yüzleşmiyor.- Şimdi, buradan hareketle, Mustafa Kemal de TSK içerisinde eleştirel düşünen, sorgulayan ve oldukça da sivri dilli bir kişiliktir. Yani sistem için tehlikeli bir adamdır. Bu yüzden de modern çağ tabiriyle mobbing ve daha fazlası her zaman hep onu buluyor. Hani bir laf vardır “meyvesiz ağaç taşlanmaz” diye. Dönemin dünya ordularındaki bilinen subay kavramına terstir. Rasyonel düşünüp, pragmatist bir şekilde hareket edebilen biridir. Bu da diğer herkesin takdirini kazandığı gibi nefret ve kıskançlığını da tetikliyor. Haliyle istifa etmek tek kurtuluş gibi duruyor. Normal karşılanmalı. İstibdat zihniyetini sona erdirerek, Hürriyet ve Terakki getireceğini söyleyen İttitat Terakki rejimi, yeni bir istibdattan başka bir şey getirmemişti. Bu arada Trablusgarp tehdit altındaydı. Çünkü İtalyanlar, Arnavutluk ve Adriyatik kıyılarını alarak iç deniz yapmak, aynı zamanda da Trablusgarp’ı sömürgesi yapmak istiyordu. İşgal başlar. Gönüllü kahramanlarımız çok zor şartlar altında varırlar Trablusgarp’a. Mustafa Kemal, Derne Komutanıdır. Burada elde ettiği başarılarla dikkat çeker. Emperyalizme ilk tokadı burada vurur. Ne yazık, farkına varamazlar. Trablusgarp ve sair surette Balkan Savaşları, onun çıraklık dönemi savaşlarıdır. Özellikle Trablusgarp, komutanlık vasıflarının ortaya çıktığı dönemdir. Bir gün Mustafa Kemal, arkadaşlarıyla Bingazi’ye giderken bir falcıya rastlarlar. Falcı, Mustafa Kemal’in avuç içine bakar, çizgilerini okur. Falcı, bir anda ayağa fırlar. Sen “padişah” olacaksın, “15” yıl hüküm süreceksin der. Açıkçası, Mustafa Kemal gibi ben de fala inanmam. Ama bilirsiniz, fala inanma falsız da kalma demişler. Ve evet, Çanakkale. İman dolu göğsün, demirden zırhlara galip geldiği yer. Mustafa Kemal’e Atatürk olma yolunu açan savaş. Taarruzun değil ölmenin emir olduğu savaş. “Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz-on metre, yani ölüm muhakkak... Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler
    onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkül ile biliyor musunuz?.. Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor.” Bu savaş, öyle bir savaştır ki tek amacı vardır; ya zafer ya zafer! Kendi içerisinde mağlubiyetler olacaktır. Ancak kesin sonuç zafer olduğu sürece, sona doğru giden yolda yaşananların bir önemi yoktur. Çünkü bu savaşın adı Topyekün Savaştır. Çanakkale’deki ordunun komutanı Limon von Sanders’dı. Ancak bu adamın sorunu, bir Alman olarak Türk ordularının başında olmasıydı. Hiç bilmediği bir memlekette hiç tanımadığı bir milletin askerlerine emretme yetkisi bu adama verilmişti. Ve bu adam, düşmanın Gelibolu Yarımadası’ndaki noktalardan hangisini ya da hangilerini çıkarma yeri olarak seçeceğini yanlış tahmin etmişti. Mustafa Kemal, bu gerçeği Balkan Savaşları sonunda öngörmüş ve ona göre de tedbirlerini daha o zamandan kafasında kurgulamıştı. Hatta kendisine kumsallara istihkam yapmak gerek diyenleri şiddetle eleştirip “İstediğiniz kadar tel örgü engelleri koyunuz. Parçalar çıkarım...” demişti. Usta bir askerdir kendisi. Savaş stratejisinden iyi anlayan, idrak gücü oldukça yüksek bir komutan. Aynı zamanda tam bir komutan. Verdiği emirlerde kendinden emin, tereddüttü yok. Bu askerine de güç ve kuvvet veriyor. Komutanına güvenen asker, verilen emir ölüm bile olsa koşa koşa gidiyor. Çanakkale’ye dair bir komutan değerlendirmesi yaparsak eğer, “Ian Hamilton, elindeki gücü etkili olarak hedefe yönlendiremeyen, yaratıcı olmayan kalıpçı bir komutandır. Limon von Sanders Prusya ekolünde yetişmiş, planlama yeteneği olan bir subay ancak kendi milletine ait olmayan bir orduya komuta ediyordu ve bir Türk değildi. Enver Paşa, Osmanlı orduları Başkomutan vekili. Ama harp yönetim yeteneği olmayan, sadece bulunduğu mevkiinin kendisine verdiği güçle harita üzerinde muharebe planlaması yapabilen biri.” Enver Paşa’nın ricası üzerine bir grup gazeteci, yazar ve şair, Çanakkale cephesini ziyarete giderler. Gezi sırasında İngilizler, bir tepeyi yaylım ateşi ve bombardımana tutarlar. Grup sorar, Esat Paşa cevaplar: “Bütün mermiler Cesaret Tepesi’ne yöneliktir. Her gün öğle zamanı oldu mu oranın Tümen Komutanı Mustafa Kemal, askerine bando ile yemek yedirir. Ve İngilizleri kıyıda dar bir yere mıhladığı için mızıka sesini duyan İngiliz gemileri, Mustafa Kemal’e ateşle cevap verirler. Yemek bitince bando kesilir, İngilizler de sırf hiddetlerinden açtıkları ateşi keserler.” İngilizlere vurduğu tokat yetmezmiş gibi bir de onlarla dalga geçmeyi de bilmiştir. Yaşa Mustafa Kemal Paşa! Mustafa Kemal’i ötekilerden farklı kılan kıyıya egemen olan tepeleri tutarak, düşman askerlerini çıktıkları kıyılara hapsetmesidir. Hırslıdır ancak nerede durması gerektiğini bilecek kadar da akıllıdır. Saldırıda önde, çekilirken en arkada duran Mustafa Kemal’in, Anadolu’da efsaneleşmemesi beklenemezdi zaten. Çanakkale’den sonra 1917 yılında Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığında Falkenhein vardı. Bu komutanlığın karargahı Almanların emrindeydi. Türklere hiçbir görev verilmiyor, hatta Osmanlı üniforması giymesi gereken Alman subayları, Alman ordusu üniformalarıyla görev yapıyordu. Emir verdikleri ise bizim askerlerimizdi. Bize hep Almanlar şöyle dostumuz, Almanlar böyle dostumuz bilmem ne diye anlatıldı. Halbuki bu adamların asıl amacı bölgede arkeolog, istihbaratçı gibi sıfatlarla çalışarak, Türklerle Araplar arasındaki çatışma ve çekişmeyi artırarak savaş sonrası dönemde Irak ve Suriye’nin Alman egemenliğine girmesinin yolunu açmaktı. Buradaki Yedinci Ordunun Komutanı Mustafa Kemal’di. Türklerin kahramanı oynanan oyunun farkındaydı. Enver ve Talat’a gönderdiği raporlardan duruma isyan etmiştir. Almanların ihtiraslarının tutsağı olmayı ve arkadaşlarının kanlarının boş yere akmasını görmeyi reddetmiştir. Türklüğün korunmasının temel vazife olması gerektiğini ve buna göre planların yapılarak hayata geçirilmesi ivediliğini ifade etmiştir. İstanbul sessiz kalmıştır. Bakın Mustafa Kemal anılarında bu konu hakkında neler yazmış: “Felaketin coşkun bir nehir gibi, Türkiye üzerine aktığını görüyordum. Nasıl tahammül edip susabilirdim? Eğer ben sıradan gurur sahibi bir insan olsaydım ve tüm tahminlerimin doğru çıktığını görmekten zevk alsaydım ne olacaktı? Yurdumun düşkünlüğünden nasıl zevk alabilirdim? İstedim ki benden öncekilerin yanılmalarını düzeltebileyim, çamur ve batağa düşen Türkiye’yi çıkarabileyim. Her
    türlü sonuçları önceden kabul ederek, biraz başkaldırıcı şekilde kendimi Ordu Komutanlığından af ve hatta vekili de bizzat atayarak görevime son verdim. Bu oldubittiyi üst makamlara bildirdim. Sonunda oldubittiyi kabul ettiler. Fakat bu istifamın aynı makamlara ve belki bütün ulusa anlatmak istediğim gerçek anlamını gözden kaçırmak ve komutanlıktan olağan bir nedenle çekilmiş olduğumu yaymak için, beni merkezi, Diyarbakır’da bulunan eski orduma, İkinci Ordu Komutanlığına atama yaptılar. Dıştan bazı mazeretler göstererek onu da reddettim. Güçlü olarak duyurmak istediğim feci durumu, basit işlerdenmiş gibi saydıklarını gösterir bir hareketle, bir ay kadar kısa bir süre için izinli olduğumu bildirdiler.” Kahramanımız Yedinci Ordu Komutanlığından istifa etmiş, aman sesini çıkarma diyerek İkinci Ordu Komutanlığı verilen teklifi de reddetmiştir. İstanbul’a gidecektir. Gidecek gitmesine de yol parası dahi yoktur. Zaman içerisinde edinmiş olduğu birkaç atını satarak en azından yol parasını çıkarır. “Halep’ten İstanbul’a gitmek için tren ücretini verecek kadar param olmadığını bilmiyor muşum.” Mustafa Kemal’in dönüşünden 15-20 gün sonra İngilizler 110 bin kişilik bir kuvvetle saldırarak Kudüs’ü ve bütün Filistin’i aldılar. Mevcut durumu iyi okuyan kahramanımız bir kez daha haklı çıkmıştı. Falkenhein gitti, Limon von Sanders geldi. Ama bu sefer Yedinci Ordunun Komutanı yeniden Mustafa Kemal yapıldı. Halep’e döner dönmez işe başladı. Birlikleri yeniden düzenledi, Nablus muharebesine hazırlanmaya başladı. Ancak durum hiç de iyi görünmüyordu. İklim çok sertti. Askerler bite bulanmış, gıdadan ve sudan mahrumdu. Çöl sıcağında paçavraya bürünmüş askerler sinek gibi ölüyordu. Maneviyat pek kalmamıştı. Öyle ki kamyonlu devriyelerimiz, firari askerlerimizi öldürüyordu. İngilizlerin durumuysa tam anlamıyla mükemmeldi. Ellerinde her türlü imkan vardı. Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın Arapları da İngilizlerle birleşmişlerdi. Arabistanlı Lawrence’ın önderliğinde ordumuza şiddetli darbeler indiriyorlardı. Ama bizim de Türklerin kahramanı Mustafa Kemal’imiz vardı. Mustafa Kemal, İngilizleri çözümlüyor, Sanders’a raporluyor, Sanders’sa çuvallıyordu. Mustafa Kemal’in sözlerine itimat etmeyen Sanders’ın karagahı bile basılır, canını zor kurtarır. Osmanlı orduları ağır yenilgi alır. Çare yoktur, Mustafa Kemal gene ipleri eline alacak, emir dinlemezcesine ordularımızı yok olmaktan kurtaracaktır. Anadolu sınırlarına kadar başarılı bir geri çekiliş yapılır. 30 Ekim 1918’de Mondros’un imzalanmasıyla ateşkes ilan edilir. Savaş sona erer. Ordularımız silah bırakır, İngilizler stratejik noktaları işgal ederler. 13 Kasım 1918, Haydarpaşa İstasyonu, İstanbul. Aynı gün sadece topraklarımızı işgal etmek için değil aynı zamanda bir milleti yok etmek için ülkemizi işgale gelen 61 parçalık düşman donanması yavaş yavaş boğaza yerleşmeye başlamıştır. Halbuki her şey ne güzel başlamıştı. Her ne kadar İtilaf devletleriyle müttefik olmak istemişsek de topraklarımızın zenginliğinin ve Allah’ın savaşçısı bir millet olmanın karşılığını alıyorduk. Enver ve çevresi savaşı Almanların kazanacağına inandılar. Topraklarımızı kurtaracak, bir de üstüne kaybettiklerimizi alacak ve borç yükünü üstümüzden atacaktık. Kim bilir belki yeniden güçlü bir imparatorluk olacaktık. Ama bugün boğazın o ışıltısı yerini gemi bacalarından çıkan kapkara dumanlara bırakmıştı. Mustafa Kemal, Haydarpaşa Rıhtımında kendisini bekleyen Kartal İstimbotuna biner. Rasim Ferit bu acı durum karşısında “Hata ettim, İstanbul’a dönmemeliydim.” Diyerek, üzüntüsünü belli eder. Türk’ün babası olacak, vatanın kurtarıcısı kahraman Türk, alev alev yanan gözlerle dev zırhlılara bakar; “Geldikleri gibi giderler!” der. Uzak diyarlardan yurdundan atmaya geldikleri bu millet, başbuğunun önderliğinde ikinci kez Ergenekon mucizesini gerçekleştirecek, düşmanı 30 Ağustos 1922’de denize dökecektir. Ama ekibimiz gelecekten habersiz bir şekilde kaderlerinde belli olana kararlı bir şekilde ilerlemektedir. Zamanın gözde mekanı Pera Palas’a gelirler. Bir İngiliz Generali, Anafartalar Kahramanı ile tanışmak ister, masasına çağırtır. Tanrı’nın Kırbacının torununa masama gel demek... Bizim Bozkurt’un gözleri parlar; “Onlar ülkemizde misafirler. Biz ev sahibiyiz. Türk’ün geleneğinde misafir, ev sahibinin ayağına gelir.” Enver, Cemal, Talat... Alman denizaltısı ile ülkeyi terk eylemişlerdir. Bu işlerin Vahideddin ile olmayacağı da barizdir. İngilizlerin esiri ve
    hizmetkarı olmuş, akıldan yoksun bir padişahın vatanın geleceğini düşünmesi mümkün müdür? Ya da tarih boyunca hangi çılgının boynuna zincir vuracağına şaşan Türk, devleti ve milleti kendine ait bir mal sayan ailenin, beceriksiz ve esir bir son üyesinin boyunduruğunda mı kurtuluşa gidecektir. Tarih böyle bir şeyi yazmamıştır ve yazmayacağı gibi her zaman da cezasını vermiştir. Hiç kızmayın bana, ben Türk’üm ve özgürlük benim karakterimdir. Bu yüzden beni kendisinin malı ve kulu sayan bir zümrenin himayesinde yaşayamam. En azından modern çağ ve modern sonrası çağda bu mümkün değil. İnsan haklarının ne olduğunun dahi pek bilinmediği bir dönemde imparatorlukların ve imparatorların gölgesi kabul edilebilir. Ama bugün değil. Kaldı ki o dış mihrak denilen yapıların ulus devletleri hedef tahtasına koyduklarını da düşünecek olursak, özgür bireyler olarak yaşamanın ne kadar mühim olduğu bir kez daha ortaya çıkacaktır. Mustafa Kemal ve işgal İstanbul’una geri dönelim. Zaman kaybetmeksizin çalışmalara başlamak lazımdı. Öncelikle vatanın kurtuluşu için ustaca bir diplomasi yürütüldü, zaman kazanıldı. Şartlar olgunlaşınca artık Anadolu’ya gitme vakti geldi. Mustafa Kemal istediğini almıştı. 9.Ordu Müfettişi olarak Anadolu’ya gidecek, Samsun ve ahalisine atılan iftiraya inanarak Türkleri direnişten men edecekti, ona verilen görev buydu. Devletin ona verdiği görev Türkleri durdur, direnişçileri çöz, önde gelenlerini hapset, silahlarını al ve direnişi başlamadan durdur. Milletinin ve 7 bin yıllık Türk tarihinin ona verdiği görevse git Anadolu’yu kurtar, düşmanı yurttan at, kahraman ol ama bireysel kahramanlıklara aldanma, gelecek için milletinle yeni baştan başla ama kaldığın yeri unutma. Onlar gene gelecekler. Yarım kalanı bitirmek için türlü entrikalara başvuracaklar. Unutma, Atan Bilge Kağan ne demişti: “Üstte mavi gök çökmedikçe, alta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir... Ey Türk! Titre ve kendine dön!...'” O, Türk milletini toplayıp, bu toprakları vatan tuttu. Yanılsaydı zaten ya devleti ya emperyalizm onu öldürürdü. Bazen devlet varlığı için millete hizmet gerekir. Bazen de millet için devlete hizmet. Bu millet, kahramanla eşkıyayı ayıracak ferasete sahiptir. Ben bir devlet görevlisiyim ama son nefesime kadar milletimin emrindeyim. Devlet her zaman milletten üstün tutuldu ama bu millet her zaman devletini baş tacı etmiştir. Devletimiz 16 kez yıkılmış, 17.kez devlet kurmuşuz. Mustafa Kemal’in şu sözleriyle bitirmek istiyorum: “Benim kanaatim o idi ki ve daima o oldu ki, dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakarlığa razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.”
  • 1210 syf.
    ·Beğendi·İnceledi·10/10
  • 224 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Hevesli bir uzay meraklısı, bilim tutkunu, bilinmeyene düşman değil de ilgi duyan biriyseniz Jules Verne kitapları tam size göredir. Jules Verne, kalbi ve zihni dünya ve gezegenimiz ile atan birisi. Bu ihtiraslarını yazıya dökerek insanlara da aşılamayı başarmış. Bugün dahi bizlerin sayısız kez anlatarak yapamadığını o sadece bilimsel öykülemesiyle yapmayı başarabiliyor. Gördüğünüz ve duyduğunuz zaman, bilmem kaç kere de okumuş olsanız yine tekrar ve tekrar okumak istiyorsunuz. Ay’a Yolculuk da böyle bir roman aslında. Gökyüzüne bakıp da ötesini merak etmeyenimiz yoktur sanırım. Gökyüzüne bakmak bize sonsuz bir dinginlik verir. Arzın üzerinde ne kadar küçük ve yalnız olduğumuz düşüncesi ağır basar. Ancak gündüzlerin kralı Güneş, geceleri yerini karanlıklar prensi uydumuz Ay’a bırakır. Kendimizi en yalnız hissettiğimiz an gece vakitleridir. Ürperti ve korku duyguları karanlıkta benliğimizi sarar. Daha önceden dinlediğimiz korku dolu hikayelerin o an aklımıza geldiğini fark ederiz. Bu vakitlerde Ay’a baktığımız zamansa acaba Dünya’da yalnız mıyız sorusu aklımıza gelir. Uzayda bir tek canlı türü biz miyiz? Evren sadece bizim için mi var? Tüm bu sorular bugün olduğu gibi gelecekte de merak konusu olacaktır. Ancak geçmişte de merak konusu olmuştur. Mesela evrendeki her şeyin Dünya’nın etrafında döndüğü düşünülüyordu. Tanrı’nın evrendeki sair her şeyi Dünya ve Dünyalılar için var ettiği varsayılıyordu. Ancak Galileo adında bir adam, küçük bir mercekten gökyüzüne bakınca işin aslında sanıldığı gibi olmadığını, Jüpiter’in de etrafında dönen uyduları olduğunu fark eder. Böylece kilisenin otoritesi ciddi anlamda sarsılır. Peki ama uydumuz Ay’ın bizim için önemi nedir? Ay’ın karanlık yüzü diye neden çeşitli komplo teorileri üretilmiştir? Ay, yerküre çevresinde bir çember değil bir elips biçiminde dönmektedir. Odak noktası ise Dünya’dır. Çünkü Dünya’nın çekim kuvveti içerisindedir. Buna bağlı olarak da günlük, aylık ve yıllık hareketleri vardır. Dünya’nın doğal uydusu olması nedeniyle de kimi zaman Dünya’mıza yaklaşmakta kimi zaman da uzaklaşmaktadır. Ay’ın Dünya çevresindeki dönüşü, Ay’ın yüzeyinde gündüz ve geceyi oluşturmaktadır. Ancak bir Ay ayında tek bir gündüz ve tek bir gece vardır ve her biri üç yüz elli dört saat yirmi dakika sürmektedir. Ay’ın Dünya’ya dönük olan yüzü -ki hep bu yüzü dönüktür- yer küreden gelen ışıkla Ay’ın ışığının on dört katı fazla bir ışıkla aydınlanmaktadır. Yani şöyle söyleyebiliriz: “Gök kubbenin içindeki sayısız yıldızla geniş bir kadrana benzetilebileceğini, Ay’ın da bu kadran üzerinde Dünyalılara gerçek saati gösterdiğini”. İşte karanlıklar prensimiz Ay, bu değişik evreler sırasında değişik evreler geçirir. Güneş’in tam karşısında bulunduğu zaman üç yıldız, Dünya’yı araya alarak aynı çizgiye geldikleri an Dolunay, Güneş’le kavuşum halindeyken yani Güneş’le Dünya arasındayken Yeniay, Güneş ve Dünya’yla dik açı yapıp bunun tepe noktasında bulunduğu zamanlardaysa ilk ve son dördün denmektedir. Buraya kadar güzel. Peki Ay’ın yapısı nasıldır? Ay, bir Ekzosfer olarak adlandırılan çok ince ve zayıf bir atmosfere sahiptir. Ekzosfer, atmosferin tabakalarından biridir. Termosferin sona erdiği Termopoz düzeyinin üstünde kalan atmosfer bölümüdür. Çok seyrek hidrojen ve helyum atomlarından oluşur, giderek seyrelip gezegenler arası ortamla birleşir. Atmosferin son katıdır. Ancak Ay’daki ince ve zayıf Ekzosfer tabakası, Güneş ışınları ve meteoritlere etki edemez. Bu yüzden de sürekli Ay yüzeyine çarpan bu cisimler nedeniyle Ay yüzeyinde çok sayıda krater mevcuttur. 1969’da insanlık için önemli bir gelişme yaşandı. Ay’a ilk defa ayak basıldı. Apollo 11'de Neil Armstrong, Edwin Aldrin, Michael Collins vardı. Bu yolculuk, Ay’a ilk insanlı yolculuktu. Bundan önce ilk defa Sovyetler Birliği’ne ait bir uzay aracı Ay yüzeyine iniş yapmıştı. İnsanlığın uzay macerasının başlangıcının da bu iki devletin soğuk savaşının bir sonucu olması da gerçekten ilginçtir. Çok da bir önemi yok açıkçası. Bilim ilerlediği sürece nasıl ve neden kaynaklandığı dert değil. Geliştirilen silahların az gelişmiş ülke insanları üzerinde kullanılmaması şartıyla tabi. Gökyüzü ve daha ötesine dair merakımız ne zaman başladı? İlk zamanlarda Astronomi yıldız konumlarından yön bulmada, Ay ve Güneş'in konumlarından da zamanı belirlemede kullanılmıştır. Ay ve Güneş’in görünür hareketlerine dayalı olarak takvimler oluşturulmuş ve yıldızların Tanrılarla ilgili olduğuna inanılması nedeniyle bu çağlarda astronomiye karşı ilgi artmıştır. Yani işin içine din girdiği zaman gerçekten de bilime olan merak artmış. Acaba bilim de kendine bir kutsallık atfetseydi, insanlar bilimin dediklerini de dogma olarak kabul eder miydi? Bence ederdi. En azından bilimin Tanrı’dan geldiği düşüncesi, ibadethanelere kulluk vazifesi için giden insanları, araştırma ve inceleme için de ar-ge merkezlerine gittirebilirdi. İlginç bir yaklaşım oldu, farkındayım. Ama ne yaparsınız, bugünlerde herkes bu dinin gereğidir diye kendini meşru göstermeye çalışmıyor mu? En azından benimkisi Dünyamızın geleceğine dair faydalı bir strateji. Birçok şeyin temeli gibi modern Astronomi temeli de Mezopotamya’ya uzanıyor. Mezopotamyalılar mitolojiye ve dini inançlara dayanan astronomiden matematiksel astronomiye geçişi sağlamışlardır. İslam dünyasının Hicri takviminin temelinde de gene Mezopotamyalıların Ay yılı esaslı takvimi yatar. Günü 12 saate, saati 60 dakikaya, dakikayı da 60 saniyeye bölmüşlerdi. 1600’lerde Teleskop ’un keşfi ve 18.yy’dan itibaren modern gözlem evleri ve teleskopların icadı ile beraber insanlık da Ay ve uzay çalışmalarında yeni bir aşamaya geçmiştir. Dünya’nın uydusu Ay nasıl oluştu? Bu ayrıntıya dair net bir bilgi yok. Ancak Ay'ın, Dünya'nın kendi yapısına çok benzer ama daha küçük bir cisimle çarpışması sonucu oluşmuş olabileceği belirtiliyor. Çünkü bu teori, Ay ve Dünya'daki kayaların birbirine neden "Büyük Çarpışma “da olabileceğinden daha çok benzediğini açıklıyor. Büyük Çarpışma Teorisi'nde, Ay'ın yaklaşık 4.5 milyar yıl önce Mars boyutlarındaki Theia gezegeniyle çarpışması sonucu oluştuğu savunuluyordu. Bu teori, komplo teorisyenlerinin değildir; saygın bilim dergisi Nature’ da yayımlanmış bir teoridir. Ve bu teori, “Büyük Çarpışma” teorisini de egale etmişe benziyor. Tabi ki şimdilik… Finale bağlayalım artık, oldukça fazla aforizma yaptık. Gun Club adında bir Amerikan iç savaşı kalıntısı bir kulübümüz var. Bu kulübün üyeleri geliştirdikleri silahlarla nam salmış kişiler. Ancak kendi içlerinde de en çok güçlü Toplar geliştiren üyeler değer görüyor. Amerikan iç savaşı nihayete erince bu arkadaşlarımız da amaçsız kalırlar. Yeniden gündem olabilmek, üyelerin can sıkıntısına çare olmak ve Amerikan rüyasını yaşayabilmek adına kafalarını yukarı kaldırırlar. Ay’a ve Aylılara kocaman bir top fırlatmaya karar verirler. Fırlatmakla da kalmaz kendileri de içerisine binerek Ay’a ilk insanlı seyahati yapmayı planlarlar. Sonra olaylar bu şekilde cereyan etmeye başlar. İşin ilginç yanı ise şudur. Bu kitabın yazıldığı tarih 1865. Evet, Ay’a insanlı seyahatten tam tamına 104 yıl önce. Şimdi bir düşünün. 1865’de yazılan bir romanda, geleceğin tasvirinin bulunması ama bu tasvirin neredeyse yüzde yüz bir kesinlikle gerçekleşiyor olması. Uzaya gidiş fikrinin akla ilk gelişinden başlayın, bir roketin uzaya fırlatılana kadar geçecek olan tüm aşamalarını düşünün. Hepsi 1865 yılının Jules Verne kitabında mevcut. Şaşırtıcı ve bir o kadar da korkutucu. Tıpkı gecenin karanlığında yalnız kalmak gibi. Yine de hiçbir şeyin imkansız olabileceğini düşünmeyin. Her zorluğun bir de kolaylığı vardır. Gun Club ve onlara destek olan tüm milletler… Bu romanda, muhtemelen kimsenin dikkati çekmeyen esas unsurdu. O da amaç eğer dünya dışı bir hedefse insanlık ortak bir noktada birleşebiliyor. Bugün aynı hedefler doğrultusunda ortak hareket etmek hemen hemen imkansız hale geld. Ancak bir de şöyle düşünün. Ya insanlığı tehdit eden Dünya dışı bir tehdit olursa? O zaman yeniden insan olabiliriz. Tıpkı Ay’a Yolculuktaki gibi…
  • 224 syf.
    ·Beğendi·İnceledi·7/10
Erkek
84 okur puanı
07 Nis 2017 tarihinde katıldı.

Okuduğu kitaplar 65 kitap

  • Salaì'nin Yumurtası
  • Din Üzerine
  • Esrarlı Ada
  • Fikrimizin Rehberi
  • Ay'a Yolculuk
  • Dünyanın Merkezine Yolculuk - Kısaltılmış Metin
  • Zacharius Usta
  • Atatürk ve Türklerin Saklı Tarihi
  • Köken
  • Atatürk ve Kayıp Kıta Mu

Kütüphanesindekiler 65 kitap

  • Salaì'nin Yumurtası
  • Din Üzerine
  • Esrarlı Ada
  • Fikrimizin Rehberi
  • Ay'a Yolculuk
  • Dünyanın Merkezine Yolculuk - Kısaltılmış Metin
  • Zacharius Usta
  • Atatürk ve Türklerin Saklı Tarihi
  • Köken
  • Atatürk ve Kayıp Kıta Mu

Beğendiği kitaplar 61 kitap

  • Salaì'nin Yumurtası
  • Din Üzerine
  • Esrarlı Ada
  • Fikrimizin Rehberi
  • Ay'a Yolculuk
  • Dünyanın Merkezine Yolculuk - Kısaltılmış Metin
  • Zacharius Usta
  • Atatürk ve Türklerin Saklı Tarihi
  • Köken
  • Atatürk ve Kayıp Kıta Mu

Beğendiği yazarlar 19 kitap

  • Dante Alighieri
  • Sinan Meydan
  • Soner Yalçın
  • Kahraman Tazeoğlu
  • Stefan Zweig
  • James Carol
  • Ferdinand Von Schirach
  • Michael Capuzzo
  • Jennifer McMahon
  • John Katzenbach