Sezar Atmaca

Sezar Atmaca

YazarÇevirmenEditör
9.2/10
3.387 Kişi
·
10.922
Okunma
·
3
Beğeni
·
688
Gösterim
Adı:
Sezar Atmaca
Unvan:
Yazar, Çevirmen, Redaktör, Editör
Amatör-sportif denizcilikle ilgili birçok yayına yazar, çevirmen, redaktör, editör, yayıncı olarak emek verdi. Denizciliğin sorunlarını gündeme getirmeye, tartışmaya çalışan yazıları gazetelerde, dergilerde ve internet sitelerinde yayımlandı (Cumhuriyet kitap, Radikal, Radikal kitap, Yatching World, Yelken Dünyası, Naviga, Yacht Türkiye, Motor Boat&Yachting, Atlas).


Amatör Denizcilik Federasyonu Yayınları’ndan çıkan yayınları: Amatör Denizci Elkitabı (haz.), 2005,
e-kitap, 2015; Denizcinin Günlüğü serisi, 2006, 2007, 2008, 2009 ve 2010; Kısa Mesafe Telsiz Elkitabı
(Tunç Tokay’la), 2009; Dümenbaşı Kartları, 2010.


Çevirileri: Yelken ve Arma Ayarları (Selahattin Erkanlı’yla), Denizler Kitabevi, 2004; Yelkenli Yatçılığa
Başlarken (Elvan Şener Koralp’le), ADF Yayınları, 2011.


Kitaplarda yayımlanmış makaleleri: “Deniz Kültürü ve Amatör Sportif Denizcilik” İskeleye Yanaşan...
Denizler, Gemiler, Denizciler, der. Orhan Berent-Murat Koraltürk, İletişim Yayınları, 2013; “Amatör-
Sportif Denizciliğin Sorunları”, Marmara Üniversitesi, VIII. Türk Deniz Ticareti Tarihi Sempozyumu,
Bildiriler, İstanbul Yayınları, 2016 (dijital baskı: http://www.turkdeniz.org).
Ortaçağ'ın sonuna kadar yelkenli gemiler sadece askeri, ticari ve balıkçılık amacıyla kullanılmışlar, hobi amaçlı olarak amatör denizcilik faaliyetleri ise 17. yüzyılda Hollanda'da başlamıştır.
Sezar Atmaca
Sayfa 2 - Amatör Denizcilik Federasyonu Yayınları
479 syf.
·17 günde·10/10
Oğuz Atay okumak, öylesine kolay bir iş değilmiş… Bunu bir defa daha anladım, zira bundan yıllar yıllar önce “Korkuyu Beklerken” kitabını okumaya yeltendiğimi de hatırlarım; kitaba tekrardan başlarım ve anlayamazsam sinirden deliye dönerim diye kendime yediremediğimden ve korkumdan “Korkuyu Beklemeden” bir arkadaşıma hediye etmiştim.

İşin aslı sinir olmaya, kendine kızmaya, neden ben anlamıyorum demeye hiçte lüzum yoktur. Çünkü Oğuz Atay’ı anlamak bir yaşanmışlık, bir görmüş geçirmişlik, bir sevgili geçmişi, bir dost kazığı, bir aile iç çatışması hülasa bir hayat tecrübesi gerektirir. Bu sebeple her kitabın bir zamanı olduğunu düşünürüm. Şayet çok kitap okuyorsak biliriz ki, sabretmek kitap okumanın en büyük getirisidir. Kitap okuyan insanlar sabırlıdır, anlayışlıdır… Ve her kitabın sonunda sabır taşımızın az biraz daha büyüdüğünü fark etmeyenimiz yoktur; Anlamıyorsan, küsme! Unutma ki vakti henüz gelmemiştir.

Tehlikeli Oyunları oldukça uzun bir zaman dilimine yayarak okumamın sebebi Oğuz Atay’ın fikirlerinin, düşüncelerinin ve hayatı sorgulamasının bendeki hazmının kolay olmamasındandı. Her bir lokmada en hafif tabiri ile kontrpiyede kalıyordum desem yeridir. Sürekli bir ters köşeler, oyunlar, şakalar derken bir de baktım ki gerçek hayattan kendimi soyutlayıp Oğuz Atay’ın kurguladığı dünyada soluk alıp veriyorum. Ah ne oldurdu sanki o dünyada yaşasaydık da Oğuz Atay’ın o edebi havasını ciğerlerimizde solusaydık ya da kullandığı kelimelerin gücüne yaslanarak hayata karşı daha dik durabilseydik…

Maskeler. Zannediyorum ki; bir insanın salt benliği ile gündelik hayatını idame ettirmesi insanlarla dolu bir dünyada pekte olanağı olmayan bir varsayım olurdu. Düşünsenize yüzünüze tatlı, ardınızdan çamur sıçramış düşüncelerini söyleyen insanların maskesiz yani ardınızdaki yüzleri ile var olduklarını. İşte bu sebeple azizim, hiçbirimiz maskesiz yaşayamayız karşımızdakinin çamurunu görerek bizim takmış olduğumuz maskeler de buna dahildir. Oğuz Atay’ın o müthiş saptaması gibi “Başkası gibi yaşamasını bilmeyenler, başkalarını taklit etmeliydi.”

Peki kitap ne anlatmaya çalışıyor bize? Hani hayatımızın çoğu evresinde karşımıza çıkan bir seçim canavarı vardır ve her daim, “Ya ben, Ya o… seç birini?” Der de seni iki arada bir derede bırakır ya. Hah. İşte kitap, o arada kalmış bir insanın hayatını anlatıyor tüm gerçekliğiyle. Üç katlı bir binanın orta katında kalmış adamı, para uzatan yolcu ile şoför arasında kalmış adamı, iki kadın arasında kalmış adamı ve aynı zamanda insanımıza kızarken bir yandan da reçetesini yazmayı ihmal etmeyen o koca yürekli adamı anlatıyor.

Oğuz Atay, hayata, bireye, ilişkilere dair o kadar yerinde saptamalar yapıyor o kadar güzel yorumlar getiriyor ki hayran olmamak elde değil. Hayatını evrelere ayırıp, Herman Hesse’nin Bozkırkurdu’nda yaptığı gibi kişilik paradoksları ve analizleri ile kitabın en top noktasına bizleri ulaştırırken orada saygı duruşuna geçmek mecburiyetinde hissedeceğinizden eminim.

Önünde saygıyla eğiliyorum. Büyüksün Üstad.
479 syf.
·9 günde·Beğendi
DİKKAT! BU İNCELEME TEHLİKELİ OYUNLAR İÇERİR.

"Bütün dünya bir sahnedir.
Ve bütün erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu; girerler, çıkarlar.
Bir kişi birçok rolü birden oynar."
Shakespeare

Oğuz Atay'ın okuduğum ikinci kitabı ve ben yazarı çok beğendim. Kullandığı dili, ustalık isteyen mizahı ve zeka dolu ironisine hayran kaldım. Artık ben de üstada diğer hayranları gibi 'Oğuzcuğum Atay' diyebilirim.

Kitap kurmaca romanlardan farklı olarak üst kurmaca türü olarak yazılmış.Birçok yerde bilinç akışı tekniği kullanılmış. Belli bir olay örgüsü yok. Okurken bir paragrafı kaçırırsanız devamında anlatıcının ( yazar ya da karakter) kim olduğunu anlamayabilirsiniz. O yüzden kesinlikle kolay bir kitap değil. Emek verilerek okunması gereken kitaplardan.

Kitabımızın baş karakteri Hikmet Benol. Hikmet'in hiç yaşanılmayan bir çocukluğu, ailesine kabul ettiremediği bir gençliği ve sona ermiş mutsuz bir evliliği var. Kısacası hayata tutunamamış, hayat karşısında hayal kırıklığına uğramış bir karakter.
İnsan kurduğu hayallerde mutlu olur. Hayallerimizi istediğimiz gibi yönlendirebiliriz. Ama hayallerinde bile başarısızlığa uğramış bir karakter var kitapta.
" Korkuyordum. Hayallerinde bile korkar mı insan? Hayallerine bile hükmedemez mi? "(sayfa 139)
"Hayallerimde bile yenik düşüyorum." (sayfa 294)

Yaşamaktan yorulan, sıkılan ve mağlup olan bir karakter var karşımızda.
" Yoruldum albayım, yoruldum yoruldum yoruldum." ( sayfa 339)
"Mış gibi yapmaktan usandım albayım." (sayfa 364)

Küçük burjuva Hikmet yaşadığı hayattan sıkılıp, üç katlı bir gecekonduya yerleşir. Üst katında o meşhur albay Hüsamettin Tambay vardır. Alt katında ise dul bir kadın oturur. Hikmet'in yaşadığını anlayabilmesi için oyunlar üretmesi gerekir.
Kitapta ayrıca önemli iki karakter daha var. Boşandığı karısı Sevgi ve büyük aşkı Bilge.Kitap baştan sona ironilerle dolu.Öyleki karakter isimlerinde bile ironi var. Eski eşi Sevgi, sevgisizdir. Büyük aşkı Bilge de bilgisizdir. Kendisi de kişilik bölünmesine uğramıştır. Üç dört tane Hikmet çıkar karşımıza. Soyadındaki 'Benol' ironisi de oradan gelmektedir. Bakalım Hikmet kurguladığı bu tehlikeli oyunda benliğini bulabilecek mi?

Kitaptaki Bilge karakteri birçok kişiye göre Atay'ın gerçek aşkı Sevin Seydi'dir. Zaten Atay bu kitabı Sevin Seydi kendisinden ayrıldıktan sonra yazmış. Oğuz Atay'ın hayatını biraz olsun biliyorsanız kitaptaki Hikmet'in kendisi olduğunu anlıyorsunuz. Hikmet'in Bilge'ye ya da Atay'ın Sevin Seydi'ye olan aşkı kesinlikle okunmaya değer.

Cem Yılmaz bir söyleşisinde, "Etkilendiğiniz ve beslendiğiniz bir mizahçı var mı?" sorusuna " Belli aralıklarla Oğuz Atay okuyorum ve memleketimden böyle birisi geçtiği için heyecanlanıyorum." cevabını vermiş. Gerçekten de Atay beni de heyecanlandıran yazarlardan birisi oldu.Diğer kitaplarını da okumayı büyük bir heyecanla bekliyorum.

Tehlikeli Oyunlar yazarın Tutunamayanlar'dan sonra yazdığı ikinci kitabı. İlk kitabı ummuduğu ilgiyi görmemiş. Onu da bu kitabında ironik bir dille eleştirmiş.
"Beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular, sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım, o sayfada sarardım." ( sayfa 282)

Kendi tabiriyle Türk Edebiyatının mutfağından geçmeden doğrudan salonuna giriş yapmış bir yazar. Bence de salonda başköşeye oturmuş. Dram, mizah ve ironiyle harmanlanmış bu güzel kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum.


Oğuz Atay'ın karizmatik sesinden kitaplarını anlattığı 3 dakikalık ses kaydı. Dinlemenizi tavsiye ederim.
https://youtu.be/-vRXu-sWkJM


Son olarak sevip de karşılık bulamayanlara gelsin bu alıntı :)
"Beni sevseydi, onun çok yararına olurdu." ( sayfa 412)
479 syf.
·32 günde·Beğendi
(Bu yazı, kitaptan alıntılar içermektedir.)
"Bütün hayatımı kelimeler uğruna harcadım, içi boş kelimeler uğruna. Kelimelerin gerçek anlamlarını bilmeden onlarla oynadım. Oyunları da kelimelerin içinde tutukladım."(Tehlikeli Oyunlar, s.448)
“Tehlikeli Oyunlar”ı araya pek çok kitabı da sığdırarak ve uzun bir ara vererek tam 32 günde bitirmişim. Ben saymadım günleri de 1000 Kitap benim yerime sayıyor:) Kitabı bitirip alıntılarımı gözden geçirip bir şeyler yazmak istediğimde A4 boyutunda yaklaşık yedi sayfalık bir alıntı biriktiğini fark ettim. 1000 Kitap’a gelip alıntı eklemeye başlayınca fark ettiğim bir husus var: Bazı kitaplar öyle dolu ki elinizden gelse kitabın her sayfasından alıntı yapmak istiyorsunuz. Hatta bence bazı kitaplar öyküsünden çok cümleleri, dili ve üslubu için okunuyor. “Tehlikeli Oyunlar” da tıpkı Atay’ın diğer kitapları gibi –Bir Bilimadamının Romanı hariç- satır satır alıntılanabilecek dolulukta.
"Peki bu kitap ne anlatıyor?" diye soracak olsak herhalde aşağı yukarı kitabı okuyan herkes “Hikmet Benol ismindeki bir adamın hayatından kesitler” cümlesinde hemfikir olacaktır. Kitapta Hikmet’in evliliğinden, karısı Sevgi’den, sevgilisi Bilge’den, komşularından, arkadaşlarından kısacası bir bireyin sıradan günlük yaşamından bahsediliyor. Peki Hikmet Benol mühim bir adam mıdır? Cevabımız kocaman bir “hayır” olacak. Peki Oğuz Atay nasıl oluyor da sıradan bir adamdan 476 sayfalık hacimli bir roman çıkartabiliyor? Üstelik bu roman hemen her satırıyla dolu dolu ve her satırıyla okunmaya değer olabiliyor? O da Oğuz Atay farkı diyebiliriz. Oğuz Atay’ın ironik dili kitabın her satırına sinmiş durumda. Zaman zaman kendine göndermeler yapıyor ki bence bu göndermelerden en güzeli şu satırlar:
"Beni okumayı sakın ihmal etmeyin, bütün kitapçılarda bulunuyorum, bu herif de ne konuştu -deli midir nedir- böylesini de hiç görmemiştim şekerim adam bir türlü susmak bilmiyor demeyin arkamdan olur mu?"(s.319)
"beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular, sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım, o sayfada sarardım..." (s.318)

Oğuz Atay’ın sağlığında kıymetinin pek bilinmediğini, “Korkuyu Beklerken” hikaye kitabının sonunda “Ben burdayım sevgili okuyucu sen nerdesin?” cümlesiyle okuyucusuna seslendiğini düşündüğümüzde bu satırlar daha da anlam kazanıyor. Zira her yazar okunmak ister. Bu bağlamda Oktay Akbal’ın 1977 yılında yaptığı şu değerlendirmeler Oğuz Atay’ı anlamak için okur olarak üstümüze düşenleri de ifade ediyor:
“Kolay okumalar, hızlı sevgiler, beğeniler, alışkanlıklardan koptuğumuz, kopabildiğimiz, rahat ve geniş zamanlarımızı güç bir kitabı çözmeye, sevmeye, ondan bir şeyler almaya, öğrenmeye ayırabildiğimiz bir gün Atay’ın romanlarını çok seveceğiz. Onlarla çağımız insanının, daha doğrusu büyük kentte yetişmiş kentsoylu bir aydının tüm duyarlığı, iç muhasebesi, kendi kendisiyle tartışması, kendini eleştirmesi, çok değişik bir güldürü havasıyla bizlere ulaştırması, sunması var…”(Cumhuriyet, 19 Aralık 1977)

Kitaba inceleme yazmak için alıntılarımı gözden geçirdiğimde oyun kelimesinin hem benim alıntılarımda hem de kitabın genelinde bir leit motif şeklinde sıklıkla tekrar edildiğini fark ediyorum. İşte içinde oyun geçen alıntılardan birkaçı:
"Yarın için senden iyi oyunlar yazmanı, yazdığın gibi, içinden geldiği gibi oynamanı bekliyoruz." (s.56)
"Birlikte oynuyoruz. Bu arada anılarımla da oynamama izin verir misiniz albayım? Oyunlar yazmayacak mıydık albayım? Aklıma takılan anılardan kurtulmama yardım etmeyecek miydiniz?" (s.45)
"Ben de bir zamanlar başını hatırlayıp sonunu unuttuğum, bazı cümlelerini aklımda tuttuğum bir ya da birkaç oyunda, küçük rolleri oldukça başarısız yorumlamıştım; seyircinin baskısı yüzünden, rolümü değil kendimi hissetmiştim." (s.60)
"Oysa ben bütün cümlelerin baş tarafını kaçırdığımı çok iyi biliyordum; oyuna geliyordum." (s.62)
Kimse rolünü ezberlememiş. Bu ne biçim tiyatro? (s.459)
"Oyuna gelmemeliydim bana oyun oynanmamalıydı. Bütün gücümle uyanık kalmalıydım; başkalarının rüyalarını görmemeliydim(...)Oynadıkları oyunu hiç anlamıyorlardı. Yaşamak istiyorlardı; en çok buna kızıyordum. "(s.63)
"Zaten biz her zaman alkışlarız. Beğensek de beğenmesek de, oyumuzu versek de, vermesek de, her şeyi oyun sandığımız için durmadan ellerimizi çırparız." (s.147)
"Bu düzmece oyun sona ermeli. Kendi benliğimizi bulmalıyız. Yalvarıp yakarmaktan vazgeçmeliyiz. Rüyalarımızı gerçekleştirmeye çalışmamalıyız. Gerçekleri rüya yapmalıyız."
"Her şeyi unutmayalım. Yağmurun dinmesini beklediğimizi unutmayalım. Hayatın bir oyun olduğunu unutmayalım. En büyük hazinemizin aklımız olduğunu unutmayalım. Aklımızı korursak bütün oyunları istediğimiz gibi oynayabileceğimizi unutmayalım." (s. 398)

Alıntıları ve kitabın tamamını düşündüğümüzde Oğuz Atay’ın genelde aydın insanın yalnızlaşmasını, bireysel sorunlar içinde boğulmasını, tutunma çabalarını anlattığını söylemek mümkün. Özelde ise Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmış arafta bir Türk aydını anlatılıyor. Hikmet Benol bir Bozkırkurdu belki ama bir taraftan da Atay onunla; Türk aydınının modernleşme macerası içerisinde kendisini tam olarak bir yere ait hissetmeyen arada kalmışlığını, yalnızlığını çeşitli oyalanma vasıtaları bularak dindirmeye çalışmasını –kadınlar, oyunlar, arkadaşlar, içki vs.- ama son kertede kendi kendisine yenik düşmesini anlatıyor. Hikmet Benol diğer taraftan "Siz ona bakmayın; hiçbir işte tutunamamıştır." (s. 429)cümlesinde ifade edildiği gibi bir tutunamayan aslında...
Kitapta tersten bir isim sembolizasyonu yapıldığı da görülüyor. Hikmet, isminin aksine kendine bile faydası olmayan bir adam. Karısı Sevgi’de sevgiyi değil sevgisizliği buluyor. Bilge de romanın pek çok böümünde de geçtiği gibi felsefe okumuş olmasına rağmen Bilgelikten pek nasibini almamış.

Tehlikeli Oyunlar gerek altı çizilesi cümleleriyle, gerekse asırlık yaralarımıza yaptığı nazik, ironik tespitlerle okunası bir kitap. Hayatı bir oyun olarak görmek yaraları hafifletir mi derseniz Oğuz Atay bu sorunun cevabını Hikmet Benol üzerinden veriyor. Sürprizi bozmamak adına bu sorunun cevabını kitaba bırakıp herkese oyunla gerçeği dozunda yaşadığımız, hakiki manada dolduğumuz ve doyduğumuz yaşanılası hayatlar temenni ediyorum. İyi okumalar…

BU YAZIYI ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...n-mu-bu-oynadigimiz/

TEHLİKELİ OYUNLAR'IN TİYATROSU HAKKINDAKİ YAZIMI OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...nusmesini-seyretmek/
479 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
Bütün dünyanın virüsle boğuştuğu günlerde, dünyayı ne hale getirdiğini hiç umursamadan virüsün kendi halinde içine kapandığı gibi, Hikmet 1 masasında oturmuş çok ciddi bir konu hakkında düşünmektedir. Karmaşık bir kitabı yeni bitirmiş, kitabın heyecanıyla bir şeyler yazmak istese de devamını getirebileceğinden emin değildir. Her ne kadar oyunlarla dolu kitabın yanında birkaç kitap daha okuduğunu göstererek konuya hâkim olduğu izlenimi vermek istese de durumun ciddiyetinin farkındadır.

Çünkü okullar kapanmış, ev kalabalıklaşmış, sakin kafayla yazı yazmak imkânsız hale gelmiştir. Her zil çaldığında birisi bavuluyla eve girmektedir. Hikmet zili iptal etmek zorunda kalır. Bu sırada ısrarlı bir şekilde kapıya vurulur, buna engel olmanın da bir yolu olmalı. Bunu düşünelim. Bu ses kendinden emin bir komutanın koğuşa girerken gösterdiği pervasızlığa benzer. Hikmet sesi takip ederek kapıyı bulur. Kendisi dışarı çıkmak istediği zaman bile herhangi bir sese ihtiyaç duymadan kapıyı bulabilmektedir. Evde kimsenin olmadığı zamanlarda (bunu kestirmekte güçlük çektiği olmuştur) daha önce defalarca denemiştir çünkü. Bu yüzden kapıya vurulduğunda gidip açmak onun için çocuk oyuncağıdır. Ses olmasa bile kapıyı bulabileceğini bilmenin haklı gururu benliğini kaplar. Herkes yapabilir bunu hayatı boyunca, insanlara şans verilmiyor albayım. Bir de önlerinde yeteri kadar örnek yok, nasıl yapılacağını bilmiyorlar. Sadece kapıya vardığınızda iş bitmiyor ki, kapı ne tarafa açılacak, kolu hangi yönde çevireceksiniz, gelen misafiri içeri almak isteyip istemediğinize bağlı olarak hangi tarafta durursanız misafir mesajı alabilir, bu sorunların kayıt altına alınması lazım albayım. Yoksa ev dediğimiz binalarda kapı olmazdı. Buraya kadar iyi düşünülmüş. Devamında ne yapılacağına dair büyük bir belirsizlik var. Bu konuya ben el koyuyorum. Kapıyı açmayacak mısın Hikmet? Ses yakından geliyor, demek ki kapıya kadar gelmişim. Mesafeyi çok iyi hesaplamak lazım…

Albayım senin üst katta yaşayıp yaşamadığın bile varoluş sancısının üstünde bir sorun teşkil etmektedir. Ne var ki, bu kadar zengin bir oyun için kuvvetli bir aktöre ihtiyacım vardı. Bu kişi mesleğine herkesin saygı duyacağı biri olmalıydı ki, diğer eksiklerimizi telafi etme imkânımız olsun. Eli kalem tutan biri olmalıydı hatta, biraz kitap okuyan ve oyunlarıma katlanabilecek biri. Yoksa benim deli olduğumu düşünebilirdi. Hâlâ da böyle düşünen insanların varlığından bahsedilmektedir. Oysa ben dünyada olup biteni takip ederek değişiyorum sürekli, sonra bunlara numaralar vererek sıraya diziyorum. Dünyadaki salgın hastalıktan sonra Hikmet 2 olarak insanlığın yararına çalışmaya karar verdim. O kadar güvendiğimiz bilim küçük bir virüsle baş edemiyor. İnsanlık körleşmenin eşiğinde artık. Bir yol haritamız olacak, “hep birlikte saçmalayıp aklımızı dinlendireceğiz. “ İnsanlığın bilimsel aklı mevcut sorunlarımızı çözmeye yetmiyor. Aşının canlılar üzerinde ve canlı olduğu sanılan insanlar üzerinde denemeleri yapıldıktan sonra diğer Hikmet’ler durumun aciliyetine göre devreye girecekler, biz aramızda öyle anlaştık. Diğerleri henüz anlaştığımızı bilmiyor, panik yapmamaları için bu bilgiyi gizliyoruz.

Tek çıkar yol olarak ev halkıyla birlikte bir oyun oynamaya karar verdik albayım. Dünya yüzeyine inen uzaylılar neden hep Amerika’yı tercih ediyor buna bir son verme günü gelmiştir. İnsanlığın sıkışıp kaldığı bu dönemde kurtuluşu biz başlatacağız. Evet çocuklar hep birlikte oyun oynayacağız. Ders çalışıyormuş gibi yapmayı bırakın!

Öyle bir oyun olmalı ki bu, kitap okuduğumuz belli olsun. “Baba Cioran’dan bahsedeyim mi ben?” Yok oğlum, sıkışık bir durumdayız, insanlığa ümit aşılamamız gerekiyor. Tanpınar gibi bir enstitü kurmalıyız, saatleri ayarlamaya gider gibi virüslerden kurtulmak için buraya gelmeli insanlar. Maç izler gibi haberleri takip ediyoruz artık. Bu akşamki tanı ve ölümler açıklandı mı? Nasıl da sayılara bağladık her şeyi, iyiye gidiyoruz bugün üç kişi daha az ölmüş. Sanki bir kişi öldüğünde o kişinin tamamı ölmüyor mu? Aaa ne güzel, bizim cenazemiz var ama neyse ki ülke genelinde sayı çok yüksek değil diye teselli mi buluyor insanlar? Oğlum Hikmet konuyu dağıtma. Acı var diye haklı duruma geçtiğini mi sanıyorsun, oyun değil bu, bir savaş. Savaşta ölüler her zaman olacaktır. En az kayıp veren kazanır savaşı. Çin sarayının basılmasını biliyor musun Hikmet? “Başını ve sonunu biliyorum albayım”. Ahh! Kürşad’ın yerine ben girecektim ki Çin sarayına, insanlık bu durumlara düşmezdi. Kaç kişiydiniz albayım? 40 kişiydik, ben operasyonun devamından yanaydım, re’sen emekliye sevketmeseler virüs bu kadar bulaşmazdı. Ben Hikmet 2 olarak bu konuya el koyuyorum. Kötü günler bitecek artık...

İlk önce kelimeleri çözeceğiz. Çok fazla anlam verilmiş onlara. Sonra bütün insanlık bu duyguları yaşamak için kendimizi mecbur hissediyoruz. Âşık gibi görünmeye çalışmaktan âşık olmaya vakit kalmıyor. Başkaları nasıl âşık olmuşsa onlara benzemeye çalışıyoruz. Dışardan bakanlar akıl sağlığımız konusunda endişeye kapılıyor. Bir masala inanıyoruz, sonra uyuyunca göremiyoruz rüyamızda, uyuduk mu uyumadık mı ondan da emin değiliz. Ölüm konusunda bile tam bir mutabakat yok. Bu kadar örnek görüyoruz ama binlerce yıldır çözemiyoruz. İnsanlar daha iyi anlasınlar diye savaşlar ve salgın şeklinde daha kalabalık ölümler görüyoruz, görmemiş gibi yapıyoruz. Buna bir son vermemiz lazım artık. Zamanımızı çok iyi değerlendireceğiz. Her duyguyu yeni baştan yazıp onlara isimler vereceğiz. Bu isimler onların olmasını istediğimiz kalıplara uygun fakat gerçekten uzak olmayacak. Bilge deyip, Bilmezge’ye çevirmeyeceğiz sonra. Hikmet bütün insanlığa yayılmalı, her yere yetişmem mümkün değil. Bu iki katlı gecekonduda insanlığın büyük bir trajediden kurtulması için devrim yapacağız. “Çılgın bir kalabalığın ortasında nereye döneceğimizi bilmeden koşup durmayacağız.”

Güvenilebileceğimiz çok az sayıda kişinin katılmasını istiyoruz. Nurhayat hanım katılabilir bize, çok kahve içmemiz gerekecek. Hatta hemen şimdi başlatıyorum bu büyük devrimi.

Bu kadar büyük bir devrim için kapılardan başlamak gerekiyor albayım. Yoksa insanlık kapılarda sıkışıp kalacak. Bazen içeri giremeyecek, bazen de dışarı çıkamayacak insanlar. Kimin içerde, kimin dışarda olduğunun netliğe kavuşması lazım. Ülkeler nasıl istediği zaman sınırlarını ve havaalanlarını kapatıyorsa insanların da böyle bir özgürlüğü olmalı. Bunun için de kapı kolunun ne yöne çevrileceğini ve kapının hangi tarafa açılacağını bilmesi lazım. Senin gibi emekli bir asker bile merdiven boşluğunda kalırsa insanlık bunun altından kalkamaz. Senin yaşın 65 in altında değil mi albayım, buna dikkat etmemiz gerekir. Gençler hafta içi, yaşlılar Pazar günleri, bunu unutmayalım. Önemli, önemli, önemli... Pazar günü gelirken Mütercim Arif’in kitabını da getir ki, yazdığımız yazıyla uyumlu hale getirmeye çalışalım, yoksa bu yazıyı toparlayabilecek gibi görünmüyoruz...

Kalabalık bir yemek vereceğiz bu gece, oyunda adı geçen herkesi bu yemekte görmek istiyorum. Bunun son yemeğimiz olmaması için sosyal mesafeye dikkat etmemiz gerekiyor. Masaların köşelerine ve çapraz oturalım lütfen, insanlığa bir sözümüz var. Virüs küçük bir yerden dünyaya yayılabiliyorsa kurtuluş da bir gecekondudan yayılabilmeli. Evet bunu iyi düşündüm. Nurhayat hanım, bir kahve yapar mısınız bize?

Hikmet 3 topla kağıtları, daha önemli işlerimiz var…yazmıyoruz…
479 syf.
Tehlikeli Oyunlar da, diğer Oğuz Atay kitapları gibi, yine o hüzünlü hazzı yaşattı bana. En sevdiğim kitabı mı oldu bilmiyorum ama farklı bir iz bıraktığı kesin.

Hayat tarafından hayal kırıklığına uğratılmış Hikmet'in, bir yanda sevmediği karısı, bir yanda sevdigi kadın, komşuları, arkadaşlıkları ve günlük yaşantısıyla, zihninden geçenleri okuduğumuz bir 'tutunamama' hikâyesi. Ve yine tıpkı Tutunamayanlar gibi yorumlaması zor bir kitap.

Duygusal olan, hayata tutunamayan, insan ilişkilerinde sorun yaşayan herkes, bu kitapta kendinden bir şeyler bulacaktır. Özellikle anlaşılmadığını düşünen ve bunu dert eden herkes eminim şu satırlarda kendini bulacaktır: " beni anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra beni kimse okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum..."

Fakat Oğuz Atay'ın romanlarını okumak için bence biraz sabırlı bir okur olmak gerekiyor. Ama lütfen sabredin, okuyun, çünkü Oğuz Atay okunmak istiyor. Bu nedenle Korkuyu Beklerken'i "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?" diye bitirmişti.

Altını çizdiğim yerlersi dönüp tekrar tekrar okuyacağım, çok sevdiğim bir roman oldu.
Umarım daha çok okunur.

Tehlikeli Oyunlar, şubat ayı kitabımızdı. Eşlik eden herkese teşekkürler.
479 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Hayatın hikmetlerinden dolayı kafamız zaten karışık. Ben Atay’ın Hikmet’ine bir bakalım derim. Çünkü Albay’ı, Sevgi’si, Nurhayat’ı, Bilge’si ve diğerleri; hepsinden ortalama bir “Hikmet” çıkarabiliriz.

Arada kalmış, sayfalar arasına sıkışmış biri Hikmet. Hem kızdığı, hem hepsini birden kucaklamak istediği insanların, sevdiği kadınların, hatta oturduğu evin bile orta katında, arada kalmış bir insan. Bir gün, “Ben ölmek istiyorum sayın albayım ölmek!” deyip, başka bir gün, “Ben yaşamak istiyorum, yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum!” diyecek kadar arada kalmış biri.

Sen ne yaptın Hikmet?
Gerçeklerden düşlere, düşten gerçeklere sıçrayıp durdun. Kendinle birlikte bizi de savurdun! Kaç kişiydin sen aslında; biz hangisiydik?

Hayatla dalga geçemezsin, buna müsaade etmez kendileri. Sorgulamada kalsan, ötesine geçmesen öylesi daha kullanışlı olmaz mıydı?

“Değil mi albayım? Allah belanı versin Hikmet! Peki albayım.”

Başarısızlıklarının sebebini diğerlerinin üzerine yıkmakla içerinde huzur, dışarında dünya nimetleri bulacağını sandın. Kaçtığında sığındığın yeri savaş alanın yaptın ama insanlar ne yapar eder bozguna uğratır. Asla kaçamazsın. Yakalarlar.

Dert etme! Aklını korusan da bütün oyunları istediğin gibi oynayamazdın. Ancak yol boş olursa karşı kaldırıma geçebilirsin! Senin yolun çok kalabalıktı...

Ama artık yeni bir şey olacak mıydı? Belki de tüm olabilecekleri denedin ve bitirdin. Oyunlar oynamak istiyordun ya, beğendin mi peki? Dışarıdan göründüğü gibi değil. Oyunlar tehlikeli. Bir tarafta her zaman ne istediğini bilen insanlar, diğer tarafta sonrasını düşünmekten ne istediğini de unutanlar.

Her tarafta biraz bulunayım dersen bertaraf olursun.

Tehlikeli Oyunlar’da hiçbir şey kesin değil. Tıpkı yaşadığımız gerçek hayat gibi. Ve ben bu yolculuk boyunca Atay’ın bilinç akışında neredeyse kaybolacaktım.

Böylesi bir kayboluşa gönüllü olarak, bu harikulade eseri bir kez daha okurum.

(NOT: Önsözü kitap bitince okuyun derim.)
479 syf.
·12 günde
Kitabı okuyalı tamı tamına 5 ay oldu. Ama ben inceleme yapma yetisini daha yeni görüyorum kendimde. Ne cesaretle gidip elime bir Oğuz Atay kitabı almıştım, nasıl okumuştum bilmiyorum, sanki bir hayalden ibaret her şey.
Kitapta her şey o kadar belirsizdi ki, kitabı okudum mu, yoksa bir film izledim de onun repliklerini mi hatırlıyorum, yoksa Hikmet diye birini rüyamda gördüm de oradan mı hatırlıyorum (ne alakaysa) hiç bilmiyorum. Ama gerçek şu ki, bu kitaba inceleme yapamamak içimde bir yaraydı,bir türlü kendimi yetkin göremedim.. Ve sonunda o yarayı bugün iyileştirmeye karar verdim.

Hikmet'in kitapta yaşadığı hayatın hangi bölümü gerçekti anlayamadım, hiç de anlayamayacağım. Aslında düşündüğüm kısmı o değil, zaten mesele o da değildi. Mesele bir insanın kendini anlatamamasıydı. Mesele, bir insanın bağıra çağıra kendini anlatmaya çalışması, ama bir kişinin bile zahmet edip, ona onu anladığını hissettirmemesiydi. Mesele toplumdan soyutlanmış bir insanın kendi içiyle konuşmasıydı. Belki kendi içindeki, kendini anladığını sandığı bir karakter oluşturup, kendini topluma kabul ettirmeye çalışmasıydı kim bilir... Oğuz Atay bu, kim tam manasıyla iç dünyasını, yazdıklarını, hislerini çözebilir ki?

Kitapta meşhur Albayımız'dan başkası Hikmet'i anlamamaktadır. Hatta daha sonraları kendini anladığını sandığı, sevgilisi, yüreğini, düşüncelerini, yatağını, dünyasını paylaştığı kişinin bile kendisini anlamadığını görünce büyük bir buhrana tutulmuştu Hikmet.
Aslında insanlar gerçekten bizi anlamazdı. Hatta belki bizi kendi içimizdeki biz bile anlamazdık. Çünkü Albay bile Hikmet'i anlamıyordu çoğu zaman. Madem ki Albay, Hikmet'in içindeki kendini anladığını düşündüğü,her şeyini paylaştığı kişiydi, o bile onu anlamıyorsa kimse anlamazdı. Ne önemli şeydi anlaşıldığını hissetmek, topluma mâl olmaktı, toplumun bir parçası olmak, kendini değerli hissetmekti...

Bazen ben de yaparım, deli deli konuşurum insanlarla, zaten bilirim beni anlamayacaklarını. Kitapta da çoğu kez, ne çok konuşuyor diye kızarlardı Hikmet'e, kendini anlatma çabasını boş görürlerdi. Değersiz bir varlıkmış gibi davranırlardı. Aynı davranışları ben de etrafımdaki kişilerden gördüğümde ben de aynı şeyleri yaparım Hikmet gibi ve yine onun gibi, bundan hiç utanmam. Utanması gereken onlardır çünkü. Bir insana verdikleri değerle kendilerine verdikleri değer aynıdır, çünkü aynı hamurdandır ikisi de. Birine nasıl davranıyorsa insan, kendi içindeki kendine de öyle davranır çünkü.

Ben Hikmet'te kendimi buldum. Yaşadığım toplumsal problemlerimi, yalnızlığımı, anlatamadığım dertlerimi, kendi deliliğimin haklı sebeplerini, kısacası tamamıyla bir "ben"i.

Kitabı okuduktan sonra, biraz hazmetmeyi beklemenizi öneririm inceleme yapmadan, çünkü 5 ay içinde Hikmet'le o kadar benzer olaylar yaşadık ki, uzaktan durup kendimi izleme fırsatı buldum kendimde, onun için bu şekilde kitabı hazmetmem açısından daha faydalı oldu. Kitabı hayatımın tam ortasında hissettim. Sanki kendimden bir parça gibi...
Daha çok şey söylemek istiyorum aslında ama, yazamıyorum. Ne kadar zormuş... Oğuz Atay okumak, anlamaya çalışmak, hayatında onu bulmaya çabalamak, ne kadar zormuş...

Bu zorluğa talip olanları, kitabın mahzenlerine davet ediyorum.
Oğuz Atay'ı tavsiye ediyorum demek gibi bir terbiyesizliğe elbette kalkışmayacağım. Oğuz'cum Atay'ı tavsiye etmeyeceğim de kimi edeceğim. Güneşli günler, keyifli okumalar dostlar...
479 syf.
·12 günde·Beğendi·10/10
Cevat Çapan'ın, kitabı okuyacağım için beni kıskanmasını şimdi daha iyi anlıyorum.

Yedi yıl önce Tutunamayanlar'ı okuduktan sonra aldığım, ama bir türlü sıranın gelmediği, okurken ise zamanının çoktan geçtiğini suratıma tokat gibi çarpan kitap. İnsan bazı şeylere geç kalıyormuş, farkında olmadan. Buradaki incelemeleri okuduktan sonra, bu cümleyi son zamanlarda sık kullanmaya başladım. Kimbilir daha hangi kitaplara geç kaldım?

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'dan 3 yıl sonra yazdığı, burada da hayata tutunamayanları anlattığı romanıdır.  Tutunamayanlar'da OLRİC, Tehlikeli Oyunlar'da ALBAY (ım) insanın kendi ile olan iç hesaplaşmalarında yol gösterir bize. Kahramanımız Hikmet Benol, kendi iç dünyasıyla hesaplaşırken çevresindekileri alaya almaktan da geri kalmaz. Roman boyunca devam eden -haa, haa!!! nidaları alayları açık bir şekilde hissettirir.

"Hikmet ile Sevgi tanışırlar, evlenirler. Ama bu arada Hikmet aslında Bilge'ye aşıktır. Hatta, Hikmet bir aşk üçgeni içindedir ve kendi ile bu yüzden hesaplaşmaktadır. Sonra da olaylar gelişir," diye bir şey söz konusu değil anlatımlarda. Böyle bir beklenti içinde olanlar hayal kırıklığına uğrarlar. Çünkü kitap belli bir düzende gitmiyor.

Normal bir kitap okumak isteyen hiç okumasın, hatta hiç başlamasın derim.  Nasıl olsa yarım bırakacak, tıpkı TUTUNAMAYANLAR'da olduğu gibi. Hatta kitap okumaya yeni başlayanlara asla tavsiye etmeyin, kitaplardan soğurlar. Kitapları yeni keşfedenlere belli bir düzende yazılan kitapları tavsiye edin. Tutunamayanlar'ı ve Tehlikeli Oyunlar'ı anlamak için belli bir birikim gerekiyormuş. Yirmi yıl önce okusaydım ben de yarım bırakacaktım belki de.

Okurken bazı yerlerde gülümsedim, bazı yerlerde kahkahalar attım. Bazı yerlerde ise beni anlatıyor diyerek korkuya kapıldım. İnsanın iç dünyasının bu kadar karmaşık olduğunu başka kim anlatabilir? Başka kim kişiyi, kendini sorgulayan bir felsefenin içine çeker?

Kitabı anlatabilmek için bol bol spoi vermem gerek, başka anlatmak mümkün değil. Ancak okuyanlar anlar ne demek istediğimi.
Kitap baştan sona iç hesaplaşmalarımızla dolu. Kahramanız sık sık insanlığın öldüğünden bahseder. İnsanlığın öldüğünü, gazete haberi ile muhteşem bir şekilde dile getirir. Ne desem boş, okumayan anlayamaz anlatımdaki muhteşimliği. Anlatılmaz yaşanır, sözü Oğuz Atay'ın kitapları için söylenmiş sanırım.

Yazar sanki daldan dala atlıyor gibi gelse de, aslında anlattıkları bütünün parçaları. Okuyucuya kalan ise parçaları birleştirmek. Parçaları birleştiren, artık Oğuz Atay'ı ve ne demek istediğini anlamıştır. Hatta artık bir tutunamayan olduğunu kabul etmiştir.

Kitapta sık sık kelimelerin varlığından bahseder, kelimelerin önemini vurgular. Hatta bazı yerlerde birleşik yazarak, kelimelerin önemini gözümüze sokar. Onlar ancak tek başlarına anlamlıdır, başka kelimelerle birleşirse anlamını yitirir demek istiyor sanki. Okurken en çok zorlandığım kısımlardı, birleşik yazılan kelimeler.

Kapıcıkılıklısilindirşapkalılarda kalmıştık.

birgüniçintutulmuşlardandık.

Kendilerinefransızcaisimtakılanlar.

Zorlandığım bir diğer kısım da Mütercim Arif'in anlatımı. Anlamak için eski dillere hakim olmak gerek. Burada da anlıyoruz ki, her türlü anlatım var kitapta.

Kitabı okurken yazmak istediklerimi sık sık kafamda tasarladım ve notlar aldım. Kitabın sonunda gördümki, anlatmak istediğim eleştiri kısmında anlatılmış. Kitabı bitirdikten sonra önsözü tekrar okudum ve daha iyi anladım. Bence önsöz, sonsöz olarak yazılmalıydı. Başa yazılsa bile başlığı kesinlikle sonsöz olmalıydı.

Kıskanılan bir okur olmak için hala geç kalmadınız. Fazla söze gerek yok, okuyan anlar ne demek istediğimi.

Kitapla kalın sevgiyle kalın, en önemlisi de kendinizi sevin.
479 syf.
·12 günde
Size de oluyor mu bilmem. Ne zaman bir yolculuğa çıkacak olsam, yolculuk arefesinde tuhaf bir gerginlik olur üzerimde. Yolda nelerle karşılaşağım, yolculuk nasıl geçecek, yolun sonuna sağ salim varabilecek miyim? Yaşamadan cevabını bulamayacağım bu sorular gerer beni. Bir kitaba başlamadan önce de aynı gerginliği hissederim üzerimde. Ama yine de okuma süreci boyunca heyecanımı diri tutmak için roman içeriğini öğrenmemeye çalışırım.

Oğuz Atay’ın tarzına Tutunamayanlar’dan aşinayım aslında. Bu yüzden, önceden nereye varacağımı bildiğim bir yolcuğa, bu sefer farklı yollardan gideceğim hissiyatıyla başladım Tehlikeli Oyunlar’a; beni yer yer umutların, yer yer hayalkırıklıklarının, yer yer yükselişlerin, yer yer de dibi görmelerin beklediğini bilerek.

Kitap Oğuz Atay’ın deyimiyle “önsöz Amca” olarak Cevat Çapan’ın önsözüyle açıyor gözlerini size. Cevap Çapan, elimizde tuttuğumuz kitabı okumak üzere olduğumuz için ne kadar şanslı olduğumuzdan bahsediyor. Kitabı bitirdikten sonra, hatta okuma sürecinde sizin de üzerinizde hakim olacak “kaliteli kitap okuma coşkusu” sebebiyle olsa gerek, dayanamamış, spoiler patlaması yaşamış sanki biraz ama olsun. Hevesimizi kırmıyoruz.

Oğuz Atay ilk kitabı Tutunamayanlar’daki gibi bu kitabını ithaf ettiği kişi; Sevin Hanım. (Sevin Seydi) Sevin Hanım,-kısa bir dönem de olsa- Oğuz Atay’a derin dokunuşlar yapan; hem özel hayatında hem yazın hayatında, ona yoldaş olmuş ve birikimleriyle onu beslemiş en değerli şahsiyet. Bu yüzden kitabı okurken karakterlerde yazarın birebir kendi hayatından ve Sevin Hanım’la olan ilişkisinden izler görmeniz mümkün. (Kitabı okumadan önce yine geniş çaplı bir Oğuz Atay biyografisi okumanızı tavsiye ederim.)

İşte başlıyoruz. Bu sefer ana karakterimiz Hikmet Benol. Kimdir bu Hikmet Benol diyecekseniz 2. Selim Işık diyebiliriz aslında. Yahut Selim Işık’ın genişletilmiş versiyonu. (bkz. Hikmet I, Hikmet II, Hikmet IV vs. ) Hikmet taşrada doğup büyümüş, ardından büyükşehire yerleşmiş, üniversite eğitimi almış, topluma göre kendini daha üst seviyelerde yetiştirmiş aydın bir insandır. Bir arkadaşı vasıtasıyla Sevgi ile tanışır. Evlenirler. Ancak Hikmet bu evlilikten umduğunu bulamaz. Nereye elini uzatsa hayatında bir tutunamamazlık bir kaybediş başlar ”…Bu yüzden de kaybediyorduk. Zaten hangi yüzden kaybetmiyorduk ki?” Bunu kavradığı anda artık tüm bir karmaşadan, iç savaşlardan sıyrılıp bir gecekonduya yerleşir. Amacı; gerçek hayatında kazanamadığı oyunları, şimdi kendi yazdığı oyunlarla alt ederek, insanların burunlarından getirmek; ölmek değil, vicdan azabı rolünde yaşamaktır.

Kitapta geçen kurgu boyunca Hikmet’in inişlerini çıkışlarını görüyoruz; Sevgi’ye sitemi, Sevgi’ye özlemi. Bilge’ye sevgisi, Bilge’ye öfkesi. Kendine acıması, kendini haksız buluşları. Hep bir keşke, belki, oysa üçlüsü arasında dolanır durur Hikmet. Bu süreçte en yakın arkadaşı, derttaşı, yer yer akıl hocası Emekli Albay Hüsamettin Bey’dir. Hikmet, bunca yıl içinde damla damla biriktirdiği barajının kapaklarını albayına açar. İşte o zaman bizim (okuyucu) için ıslanma hatta bazen boğulma bölümleri başlıyor demektir.
İşte böyle bir hikayenin üzerine kurulmuş Tehlikeli Oyunlar. Bazen sayfalarında ıslak ıslak gezinirken, bazen aniden geliveren sert bir dalgayla boğuluveriyorsunuz. (Yanda mendil bulundurmak şart.) Ben, okurken bir ara bu derinliğe dayanamadım hakikaten. Kulaç atmaktan yoruldum. Birkaç gün okumaya ara verip, hikayeyi sindirerek okumaya devam ettim.

Oğuz Atay, karakterleri ve tipleri bu sefer öyle güzel doldurmuş ki, en önemsiz görünen karakter bile, bir anda sizi size anlatan bir hale bürünebiliyor. Anlatım yüzeysel görünmekle birlikte çok derin ve içten. Ben kitabı, Tutunamayanlar'a göre daha düzenli gördüm. Tutunamayanlar'ı okurken anlatıcının keskin geçişleri beni konudan yer yer koparmıştı. Özellikle bilinç akışı yöntemiyle anlatılan bölümlerde "şimdi anlatma sırası kime geçti ki?" diye tekrar tekrar dönüp okumak zorunda kalmıştım. Atay'ın Tehlikeli Oyunlar'da bilinç akışı yöntemini çok daha derli toplu kullandığını görüyoruz. Özellikle Hikmet'in kendisiyle konuşurken yaşadığı iç çatışmalar benim en keyif aldığım kısımlar oldu sanırım. (Kendi kendiyle konuşurken kendini haklı çıkarıp, kendi ağzının payını verme zevkini yine kendinden başkasına bırakmayan bizden değildir. :)) kullandığı ironik dil sizi gülümsetirken, içten içe canınızı yakıyor. Karaktere göre bölüm dizilimi de oldukça iyi yerleştirilmiş. Bir bölümde Sevgi’ye deli gibi kızarken Sevgi’li bölüme geçince: Aslında… deyip kalıyorsunuz. Nacizane benim yüreğimi en çok vuran kısımlardan biri Sevgi’nin hikayesinin anlatıldığı bölüm oldu.

Hasıl Tutunamayanlar’la kıyaslarsak Tehlikeli Oyunlar her yönüyle beni en deli köşemden vurdu diyebilirim. Okuma sürecinde yaşadığım duygu yoğunluğuna dayanamayıp, kitabı baştan sona alıntılama düşüncesine kadar vardırdım kendimi.

Biliyorum çok uzun oldu. Ama yazamadığım, paylaşamadığım onca çok şey var ki kitapla ilgili. Anlatmaya çalışsam, kelimeler anlamını yitiriyor. Hikmet haklı galiba albayım; kelimeler, kelimeler bazı anlamlara gelmiyor.
479 syf.
“Baylar yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık.”

Yeraltından Notlar / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski / sf. 7

Belki klişe gelebilir ama bu kitaba Dosto’nun bu satırlarıyla başlamak çok uygun olur diye düşünüyorum. Neden diye sorarsanız;

Hikmet’in başına ne geldiyse bu kadar aşırı düşünmekten, hastalık derecesine varan bir anlam arayışından ve anlamlandırmasından gelmiştir.

Okuduğum ilk eseri ve ilk kez bu kadar muazzam bir eserle karşılaşmış olmaktan dolayı heyecan ile okudum. İlk başlarda ancak 20 sayfa okuyabiliyordum. Çok ağır ve yorucu bir kitap olduğunu belirtmeliyim, benim gibi yeni başlayan biri için. Birkaç arkadaşıma danışarak anlamlandırmaya çalışarak okumayı tamamlamış oldum. En sevdiğim kısmı ise o her zaman yerli yersiz ”ha ha “ şeklinde gülüşü oldu . Uzun bir süre etkisinde bırakacak gibi beni Ha ha Hikmet :)))

Mizah seviyesi bile üst seviyedeydi. Efsane cümleler okudum diyebilirim. Psikolojik tahlillere hayran oldum. Bu noktada size, çıkarım yaptığım birkaç Hikmet özelliğinden bahsedeyim.

“ Çocukluğunun elinden tutmayan hiçbir yere gidemez. Çocukluk döneminizde bir şey yaşıyorsunuz ve bir çatlak oluşuyor. Artık hata bu çatlaktan bakarak ilerliyorsunuz.''

Hasan Ali Toptaşın sözüne de çok kez değineceğim.Hasan Ali'nin yukarıdaki sözünde Hikmet’in çocukluğu ile ilgili detaylar yer almakta. Hikmet sayesinde bende çocukluğuma yol aldım. Yaşıtım hiç kız olmadığı için erkeklerle çok oynardım. Tasolarım, misketlerim vardı. Ama hepsi kaybolur ya da kaptırırım diye hiç oynayamadım :))) 90’lı yaşlılar grubu bu oyunları çok iyi bilir ahahah Hikmet’in çocukluğu da öyle geçmiş bir şeyleri yapamamış veya yapmasına izin vermemişler. Bir şekilde oradaki çatlaktan yola çıkarak ilerleriz... Kuramadığımız arkadaşlık ilişkileri, oluşturamadığımız öğretmen - öğrenci ilişkisi.. size çocuk yerine değil kendi yaşıtları gibi davranan öğretmenler bir çocuğu nasıl etkiler bilirsiniz.

Ailesiyle iletişim kuramamış bir genç olmaya devam ediyor. Yetişkin olduğunda başına gelecek olanlara zemin hazırlamış olabilir diye düşünüyorum. Hikmet gibi aşırı bilgili ve anlama yeteneği aşırı güçlü biri zamanla anlaşılamamış ve kafasının içinde yaşamaya mahkum edilmiş.

“Bir sonuca varmadan dağılan binlerce konuşmanın acısı çöktü içine. Ölü doğduğu için, kimsenin içine işlemediği için hemen unutulan binlerce sözün ağırlığını duydu.”

Hikmet çok bilip anlatamamaktan muzdarip birisi.
“ Çünkü ben,
Yaşamın içimdeki sesi etkilemesini değil,
İçimdeki sesin yaşamı etkilemesini isterdim.”
Hasan Ali’ye ait olan bu sözü sanki Hikmet kurmuş gibi hissediyorum. Benim aklıma genellikle onun sözleri çok geldi.

Daha sonra evlendiğine şahit oluyoruz kitap içinde, başta yavaş ilerlemekte olan ilişkileri sonra birden boşandığını anlatıyor.... Derinlemesine inceliyor. Arada anlamadığımız birçok noktalara sapıyor.

Mesela İngilizlerden çok örnek veriyor ben bunu hiç anlayamadım. Tarihten çok bahsediyor.

Sevgi’nin babasının ilişkilerinden anlatıp Sevgi’nin kendi ile evlendiği noktaya geliyoruz ve beynimizden gelen bir yanık kokusu :) belki en çok zorlandığım yerdi burası.

Şöyle düşünüyorum. Aslında seçmiş olduğu isimler boşuna değil. Örneğin, Sevgi karakteri.
Sevgi karakteri hayatı boyunca sevgisiz büyüyen bir insan, Sevgi’nin sevgi eksikliğini anlatmak istedi. Kendi de zaten eksikti, anlaşılamamıştı. Sevgi ile tamamlanabileceğini düşünmüştü belki de ama tam olarak beklediği gibi çıkmadı. Sevgisiz büyüyen biri sizi nasıl anlayabilir? Nasıl sevmeyi başarabilir? Sürekli üşüdüğünden bahsediyor mesela... Hiç düşündünüz mü Sevgi neden üşüyor? Bana saçma gelen bir diğer yan Sevgi’nin yazdığı hikaye Albert Camus ‘ün Yabancı kitabındaki karakteri anımsattı bana. “ Bugün annem öldü, ya da dün bilmiyorum.” Böyle bir karakter Sevgi. Üşümesinin sebebi de bu sevgisizlik olabilir. Selim amca karakteri müthişti. Onun anlattığı eşi ile olan sevgisi, Sevgi’yi biraz olsun etkilemesini beklerdim. Ama olmadı tabi ki.

Hikmet,

Bana kalırsa ÇKB ( Çoklu kişilik bozukluğu) hastası olan biri, Şizofreni de var gibi veya başka bir şey de olabilir. Şöyle bir bakarsak
ÇKB; Hepimizin, herkesin yanında uyguladığımız farklı kişilikler sergileriz ama ana beynimizde bu kişilikleri kontrol edebiliriz. Çkb hastaları bunu kontrol edemez ve her seferinde farklı kişilik sergiler 3 veya 4 adet Hikmet görmekteyiz.
Kendi kendine konuşan, oluşturduğu hayali karakterlere bağlanan biri oluşu da Çkb olduğunu çağrıştırıyor. Şizofreni hastaları, olmayan şeyleri ve yerleri uyduran ve varmış gibi davranan insanlar.
Acı, yeni bir karakter inşa edebilir. Acı çektikçe yeni bir karakteri oluşmuş gibi sanki. Sevgiyle evlenmesine dönelim. İkisi de birbirlerinden beklentisini bulamadı birbirlerinde.

Sevgi sakinlik sıcaklık aradı belki, Hikmet’te gençliğinde yaptığı saçmalıkları düzeltmeyi, normal bir seviyede insan olmayı hedefledi. Ama olmayı başaramadılar.

Bir de Bilge karakterimiz var. (Bilmezge diyorum ona ha ha :)))) Hikmet’i duyar gibiyim )

Felsefe okumuş. Sürekli bundan bahseder albaya. Aslında Hikmet de diğer kadınlara meyilli bir karakter olarak tasarlanmış. Belki Sevgi’de bulamadığı sevgiyi Bilge’de aramış da bulamamış gibi. Bilge’yi pek anlayamadım. Çözemedim de. Hikmet’in açısından bakarsak yeni bir karakter oluşturup onu da sevdi. Aşkı arttıkça arttı. Fakat Bilge’de de aradığını bulamadı. Filozof olma isteğiyle karşı karşıya kaldı. Yapamadığı bir şeyi onun ile canlandırmak istedi. Yine iç dünyasına dönmek zorunda kaldı. Karmaşa içinde yaşamak zorunda kaldı.

Hikmet için uygun olan şarkı; https://youtu.be/hxEtaxWgUCA bütün kitap boyu bu şarkı hikmet içindir :)))

Düşünce insanın içine düşünce, yolun yarısı tamam. Yani varılır bir yere, önceki noktada değilsindir artık ve dönemezsin. Dönsen de, eksik.”
Gölgesizler sf.97
Hasan Ali Toptaş

Ve en muazzam yer “Son Akşam Yemeği”
Hz. İsa ile İhanet eden havarisi Yahuda

İlk kez Yahuda’ya bu açıdan bakabildim. Güçsüzlüğün kader olması çaresizliği. Okuduğunuzda özellikle dikkat etmenizi rica ederim. Kaderden kaçamazsınız çok güzel anlatmış bana kalırsa.


Bu kadar muazzam bir kitabı zihnimde taşıyor olmaktan dolayı çok mutluyum. Ana dilimde yazılmış, kendi kültürümüzün bir parçasıyla bu kadar muazzam bir eser okumak harikaydı. Oğuz Atay’ın bu kadar detaycılığı ile anlaşılamasının gecikmesine sebep olduğunu düşünüyorum. Belli bir okuma seviyesine erişemeyen insan bence Oğuz Atay’ı anlayamaz.

“ Yoksa, siz de güçlü bir yabancı aydının hayal ürünü olsaydınız, şimdiye kadar Amerika’yı filan keşvetmiş olmaz mıydınız ha? Benim gibi yorgun bir kafanın yaratacağı Hüsamettin Beyden ne beklenebilirdi oysa?” Sf. 355
Kendinin de anlaşılamadığını buna bağlamış kitapta ama ben zamanla çok iyi anlaşılabildiğini ve gerçek okurların ona rastlayabileceği için şanslı olduğunu düşünüyorum. Ama keşke yaşarken karşılaşabilseydi.

Çok iyi anlayabildim mi? Ondan işte hiç emin değilim. Ama bana dokunan ve aklımda yer eden yerleri anlatmak istedim.

Anlaşılabildiysem ne mutlu bana.

Teşekkürler.

1 mayıs 2020 - İstanbul

Yazarın biyografisi

Adı:
Sezar Atmaca
Unvan:
Yazar, Çevirmen, Redaktör, Editör
Amatör-sportif denizcilikle ilgili birçok yayına yazar, çevirmen, redaktör, editör, yayıncı olarak emek verdi. Denizciliğin sorunlarını gündeme getirmeye, tartışmaya çalışan yazıları gazetelerde, dergilerde ve internet sitelerinde yayımlandı (Cumhuriyet kitap, Radikal, Radikal kitap, Yatching World, Yelken Dünyası, Naviga, Yacht Türkiye, Motor Boat&Yachting, Atlas).


Amatör Denizcilik Federasyonu Yayınları’ndan çıkan yayınları: Amatör Denizci Elkitabı (haz.), 2005,
e-kitap, 2015; Denizcinin Günlüğü serisi, 2006, 2007, 2008, 2009 ve 2010; Kısa Mesafe Telsiz Elkitabı
(Tunç Tokay’la), 2009; Dümenbaşı Kartları, 2010.


Çevirileri: Yelken ve Arma Ayarları (Selahattin Erkanlı’yla), Denizler Kitabevi, 2004; Yelkenli Yatçılığa
Başlarken (Elvan Şener Koralp’le), ADF Yayınları, 2011.


Kitaplarda yayımlanmış makaleleri: “Deniz Kültürü ve Amatör Sportif Denizcilik” İskeleye Yanaşan...
Denizler, Gemiler, Denizciler, der. Orhan Berent-Murat Koraltürk, İletişim Yayınları, 2013; “Amatör-
Sportif Denizciliğin Sorunları”, Marmara Üniversitesi, VIII. Türk Deniz Ticareti Tarihi Sempozyumu,
Bildiriler, İstanbul Yayınları, 2016 (dijital baskı: http://www.turkdeniz.org).

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 10.922 okur okudu.
  • 937 okur okuyor.
  • 10.345 okur okuyacak.
  • 553 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları