Süleyman Seyfi Öğün

Süleyman Seyfi Öğün

Yazar
8.9/10
7 Kişi
·
19
Okunma
·
2
Beğeni
·
96
Gösterim
Adı:
Süleyman Seyfi Öğün
Unvan:
Yazar
Modern dünya kadim dünyanın simyasını bozdu ve şiddetin yeniden-üretimini boşlukta bıraktı. (Modern dünyada barış bir umuttur ama bu umudu hararetli olarak besleyenler arasında bile acaba umudumuz nafile mi? diye iç hesaplaşma yapanların sayısının azımsanmayacak kadar çok olduğunu düşünüyorum). Bunu birkaç düzeyde izlemek mümkün: 1) İlk olarak modernleşme özellikle başta Avrupa gibi küçük bir coğrafyada nüfusları geleneklerinden ayrıştırarak akıl almaz bir temerküze uğrattı. Kadim dünya her zaman bir tenha dünyadır. Modernlik ise tenhalığın sonu ve sonu gelmez ve boğucu kalabalıkların tarihidir.

Artık modern bireyler bu kalabalıklar içinde geleneksizleşerek veya gelenekleri örselenmiş olarak yaşamaya mahkum edilecektir. Kalabalık yalnızlaşmanın işlevidir ve kalabalık içinde yaşanan yalnilıkların paradoksu modern edebiyatların en fazla beslendiği kaynaklardan birisi olması da bu yüzdendir.

Bu aynı zamanda şu sorunun insan zihinlerinde merkezi bir yeri işgal etmesi demektir: Modern dünyanın kalabalıklarından, yani yolda bana omuz atarak geçen, üst katımda yaşayan, çıkardığı gürültüyle beni uyutmayan, üstelik kim olduğunu bilmediğim sayısız yabancıya karşı beni kim savunacak? Kalabalıkta odaklanan nefretlerin bireysel şiddeti harekete geçirmesi neredeyse kaçınılmazdır.

Modern kent azgınlaşmış şiddet kenti olmaya adaydır. Demek ki, ilk olarak hatırda tutulması gereken, modernliğin dayattığı mekanlar şiddeti tetikleyen bir yoğunluğun adresleri olmasıdır.
19. yüzyılın görkemli klasik edebiyatı özne yüklüdür. Bunu basit olarak psikolojik roman olarak tasnif etmek haflflik olur. Mesela kapanıp Tolstoy’un “Savaş ve Barış “Romanı’nı okuduktan sonra sokağa çıkmak, yani “romanın dünyasından” çıkıp “gerçeklerin dünyasına” girmek insan zihnine bir aykırılık şoku yaşatmaz. Köşedeki bir kulüpte ya da okuma salonunda Kont Bezuhov’lar karşınıza çıkıverir. Charles Dickens’in Oliver Twisti’ni okuyup sokağa çıktığımızda bizi karşılayacak olan manzaralardan birisi de bir çocuk sefaleti olacaktır. Fransız taşrasında dolaşırken Balzac’ın Köy Hekimine tesadüf etmek bizi şaşırtmayacaktır.

19. yüzyıl’ın sosyal düşünüşü de benzer özellikleri taşıyor. Mesela sıkı bir Weber okumasından sonra sokağa çıkıp bir devlet dairesine girmek bizi şaşırtmayacaktır. Dirseklerine kadar siyah kolluklarını takıp, yakın gösteren gözlükleriyle işlemsel bir dünyanın içine gömülmüş bir muhasebeci ya da bizi kendisinden emin, soğuk ve mesafeli bakışlarla karşılayan bir bürokrat, Weber’in yasal-akılcı otorite kavramının hayattaki karşılığıdır.

Bırakalım Weber’i, sosyolojinin kurucusu olan, ama sosyologluğu Weber karşısında tartışmalı olan Auguste Comte’un “Pozitivizmin İlmihali”ni okuyup, pencereden dışarı baktığımızda, modern Fransa’yı kuran mühendislik ruhun simgesi olan Eiffel Kulesi’ni görmek hiç de aykırı bir manzara olmayacak; hararetli bir şekilde tasarımlarını tartışan GEM öğrencilerini görmek bizi şaşırtmayacaktır. Marx’ın proleterya kavramı, lümpeninden başlayarak her türüyle sokaklarda cirit atmaktadır. Kısacası teori hayatta, hayat teoride tmlamaktadlr...
Rekabetçı psikoz nihai olarak tüketim düzeyinde tezahür etti. Rekabetçi tüketim üzerinden kıvamsızlığı kitleselleştıren bir hazcılık hüküm sürüyor. Hazcılık ile mutluluk arasındaki çatlak büyüyor. Tüketim sanıldığı masum bir şey değil. Sanıldığı gibi dünyayı birleştirmiyor. Tam tersine eşitsizliğin tarihini derinleştiriyor. Bunun bir diyalektiği var. Tüketim ,”tükettim bitti” türünden bir basitlemeyle geçiştirilemez. Tüketim ilişkisel. Tüketim üzerinden varolmak, tüketemiyenlerin varlığını gerektiriyor. Tüketemeyen olacak ki, tüketim bir ayrıcalık haline gelsin. Bu hesapta, onun yoksunluğu benim varlığımı kesinleştirir.

Eğer bir eşitlenme(aynılaşma) varsa, bu da tuketende ve tüketemeyen de ortak paydayı oluşturan “yoksunluk duygusu” dur. Yoksunluk duygusu, ne varlıkla ne de yoklukla açıklanabiliyor. Vahim olan, yerkürenin mutsuzluk bölgelerine rengini veren de bu. Yoksunluk duygusu ister üretken, ister tüketken yüzüyle olsun, medenıyet ödevinin ciddiye alınmasıyla tezahür ediyor.
Hayat ve ölüm birbirini emzirmeye devam ediyor. Yaşadığımız hayatı, ölümü karşılayış tarzımız belirliyor. Bütün fark, ölüme inanmak ve inanmamak arasında tecelli ediyor. Ölüme inanmak, ölümün bilgisini hayat üzerinden ince bir işçiliğe taşıyor. Onu bilmek, ama ona inanmamak ise hoyratlıklarımızın, kabalıklarımızm, ölçüsüzlüklerimizin hüküm sürdüğü hal-i hazırdaki hayatımıza mahküm ediyor bizi.

Artık evinde ahşap sesini duymayan, soğuk beton ve demire mahkum yaşayan Türkler ölüme inanmakta zorlanıyorlar. “Her canlı ölümü tadacaktır” cümlesini görmek ve “cam fena halde sıkılub” ve “keyfî kaçub”, “sinirleri bozulu ” , “muhalefet edüb” sonunda yazıyı Zincirlikuyu’dan kaldırmaktır bu inançsızlığın göstergeleri. “Aslolan hayattır”, “hayat devam ediyor” demektir bu inançsızlığın dili. Cenazeleri politik mitinglere, kokteyl sohbetlerine, alkışlı açık hava konserlerine dönüştürmektir bu inançsızlığın eylemi. . .
Modern Avrupa tarihindeki kan davaları karşımıza çeşitlenmiş olarak çıkar. Din ve milliyetçilik modern kan davalarının ana malzemelerini oluşturur. Önemli olan, politik kültür tarihinde yarattığı ağır dönüşümlerle ilişkilidir. Artık modern politik tarih, kan davalarının güdümünde yapılanacak ve işleyecektir. Bunun modern literatürdeki karşılığı militarizmdir. Yani modern savaşlar, genel savaş tarihinin zincirine eklenen basit bir halka değildir. Savaş artık, üretim fetişizminin kamçıladığı ve politik aklın örgütleyip yürüttüğü; tüm iş ve işlemlerin son tahlilde kendisinde odaklandığı asri bir sinir merkezi olma niteliği kazandı. Modern Avrupa tarihinde akılcılık, şu ya da bu şekilde Amerika'ları, Afrika'yı, Asya'yı bitiren bir cinnetin örgütlenmesinden ari kalabilmiş değildir.

Estetizasyon bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Doktrinler bunu sağlayan yapılardır. Mesela düpedüz kan davası koduna oturan reel modern Avrupa tarihi, bunu "egemenlik", "ulusallık", "insanlık", "uygarlık" vb. güzellemelerle birlikte estetize etti.
“Korkut ve sat!” Bugün en büyük, o denli de kolay olan “marketing” başarısı budur. Bu konuda kapitalizmin hesap vereceği hiçbir açık nokta yok. Her şey çok kapalı devre işliyor. Bilgi ya da haberleşme korkunun panzehiri değil; tam tersine benzini gibi iş görüyor. Bu dünyada cehalet neredeyse bir ayrıcalık. Bu dünyayı istediğiniz kadar kirletebilirsiniz, ama steril kılmak için çareler vardır. Su kirlendi, ama filanca marka su her türlü kimyasal tetkikten başarıyla çıktı. Hava kirlendi; alın size öyle bir yerde öyle konutlar yaptık ki, oksijen krizine gireceksiniz. İlaçlar kirlendi; alın size mucizevi şifalı otlardan yapılmış harika ilaçlar. Tohumlar bozuldu, ürünler zehir saçıyor; buyurun size harika organik ürünler. Maddiyat bizi kirletti; buyurun ruh arılanmasını sağlayacak paketlenmiş meditasyon teknikleri. Şehirler kirlendi, buyurun her çeşidinden rustik zevk endüstrilerinin ürünleri...

Steril yaşayış fetişizmi bir orta sınıf ruh bozumundan türüyor. Ama piyasa kanunlarına dayalı olarak kitleselleşiyor. Bu kültürel süreç, içerdiği ve çoğunluk son derecede incelmiş bilgilenme ve haber alma süreçlerine rağmen son tahlilde ortaya kesin bir dar görüşlülük manzarası çıkarıyor. Baudrillard bu dar görüşlülüğü “yoğun bakım” metaforuyla açımlıyor. Her şeyin steril kılınmak istendiği bir yerdir orası. Bütün yabancı unsurlardan, mikroplardan, Virüslerden... Ama ne tuhaftır ki en başa gelinmez virüsler de yine orada ürer ve bütün çabaları bir anda ters yüz ediverir.

Korkunun yönettiği bir asri kültürde, “tedbirimi alır, takdiri beklerim” diyebilmek ne büyük bir imtiyaz.....
Amerikan kültürü her şeyden önce derinlik iddiasını tasfiye etti. Baudrillard, “derin sebeplere dayalı düşünmek” geleneğinin nasıl tahrip edildiğini çarpıcı ifadelerle ortaya koyar. Bu bir boyut kaybıdır. Artık önemli olan yüzeydekilerle, ya da görüntülerle hemhal olmaktır. Hatta duragan (stil-life) görüntülerin de kendisi de önemini kaybetmiştir. Avrupa bir perspektivizm inşa etmişti. Resim, fotograf ve sinema, kitabi kültürü önemli ölçüde geriletiyordu. Ama Avrupa’nın fotografik ve sinematografık değerlerinde hala bir derinlik mevcuttu ve izleyicilerine kitapta olduğu kadar olmasa da hayal edilecek bir şeyler bırakıyordu. Amerikan kültürü bu malzemeyi etkin teknolojilerle hızlı bir akışa tabi kıldı. Bu hızla destekli hiper gerçekçilik, görüntülerin aralarında ve arkasında duran bağları berhava etti. Olumsalcılık durumsalcılığı demode kıldı.

Alain, “düşünmek için durmak gerekir” diyordu. Yeni hayat tarzı içinde durmayı anlamlı kılacak bir derinlik, ya da bağ hesabı tasfiye görünce, durmanın kendisi can sıkıcı bir hale geldi. Hareket, yer değiştirme ve anlık heyecanları kışkırtan görüntüler zihnimizi tutsak aldı. Mesela “özgürlüğün” bir duruşla elde edilmiş tarafı yok. Nil Karaibrahimgil’in ünlendiğ'i reklam mahsulü “özgür kız”a bakın. Sürekli gidiyordu.
Modern dünyada çocuk her zaman olduğundan daha korkunç bir akıbetin içine sürüklendiği aşikardır. Mesela Oliver Twist gibi romanlarda modern dünyada, özellikle kapitalizmin korkunç dişlileri arasında, çocukların naif ,çelimsiz bedenlerinin nasıl kurban edildiğini okuyoruz. Çocuk emeğinin keşfi ve maliyetleri düşürmek adına, onların çelimsiz bedenlerinin maden galerilerinde, tezgahlarda nasıl insafsızca kullanıldığı ortadadır. Öte yandan büyükler savaşırken en fazla ölenlerin savunmasız ve savaşların derin(! ) ve de ulvi(!) sebeplerini idrak etmekten yoksun olan çocuklar olduğu yine ezber bilgilerimiz arasındadır.

Çocukların modern dünyada uğradığı fıziki istismarlar bir dereceye kadar telafi edilebilir. Ama ruhsal hasarların kalıcı olduğu ve çözümü çok daha zor olan sorunları doğurduğu söylenebilir. Bunu şöyle anlatabiliriz: Kapitalizm, babayla birlikte, anneleri de işe koşmaktan geri kalmadı. Bu gelişmenin hayırlı bir tarafı erkek-kadin arasındaki eşitsizliği azaltmasıdır. Ama görmek gerekir ki, kadın-erkek eşitliğinin en ağır sonuçlarından birisi çocukların yalnızlaştırılması oldu. İçinde anaların olmadığı ana okulları, yuvanın plastikleştiği yuva sistemi bu yalnızlaşmanin telafi edilmesini değil, son tahlilde sabitlenmesini sağladı.
Gandhi, "Batı medeniyeti hakkında ne düşünüyorsunuz?" sorusuna, insanın içine işleyen bir ironi üzerinden "eminim iyi bir fikir olabilirdi" diye cevap verirken, bu güzellemeleri hedef alıyordu. Bununla birlikte, sözü edilen güzellemeleri çok dikkate almak gerekiyor. Çünkü modernliğin diyalektiğini bu kültürel süreçler üzerinden daha berrak görebiliyoruz. Mesela Westfalya'nın sağladığı savaş normları ya da savaş suçları kavramına bir bakalım. Bu estetizasyon bizi savaşın bile uygarca yapılabileceğine ikna ediyor. Yani savaş, eğer savaş suçlarından uzak durulursa suç olmayacakmış gibi düşünmemizi sağlıyor.

Böylelikle savaşı sindirmemiz sağlanıyor. Öte yandan barış bir ideal olarak yüceltiliyor. Barışın ideal olması onun ütopyalaşmasına, kör bir iman olmasına ve bizden uzaklaşmasına yol açıyor. Savaşsız geçen yıllar barış yılları olarak kutlanıyor. Oysa bu geçici kazanımların daha büyük felaketlerin hazırlıklarıyla yüklü olduğunu çoğu kez gözden kaçırıyoruz.
Kapitalist anlamda kültürün yeniden üretimi onun estetize edilmesiyle beraber gider. Bu kavram yani kültürün Benjaminci anlamda estetize edilmesi onun sun’iliğini, ya da benim naciz ifademle muhitsizliğini ortaya koyar. Genellikle bunun endüstrileşmesi ise turizm denilen asri bir felakettir. Bu felaket kadim seyahatlerden farklı olarak -Victor Turner’ın kullandığı anlamda hac’dan-farklı olarak gezme ve görme faaliyetinin standartlaştığı, içinde tuhaf fantazmaların cirit attığı paket programlara indirgenen ve son derecede karlı bir işle birlikte anılır. Bir yazar, dünyanın yuvarlak olduğunun anlaşılmasıyla, yani nerden başlarsak başlayalım gene aynı yere geleceğimizin anlaşılmasıyla turizm felaketinin başladığını yazıyordu.

Kültür mirası büyüsünü kaybetmiş olan dünyanın içinde modern insanın fantazmalarına dayalı endüstrilerine müşteri kılınması ideali ile birlikte yürür. Onarılmış saraylar otel, kervansaraylar restoran, kadim çarşılar turistik eşya dükkanlarına dönüşür. Her şey estetize edilmiş haliyle sahihliğini kaybeder. Kültürel varlıklar, ona endüstrilerin biçtiği çığrından çıkmış rolleri oynamaya başlar. Burada kendisini yeniden üreten şeyin kültür değil ve fakat yabancılaşmanın daha da ağırlaştırılmış hallerinin olduğu gerçeği çoğu kez gözden kaçar.
Yazara henüz inceleme eklenmedi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Süleyman Seyfi Öğün
Unvan:
Yazar

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 19 okur okudu.
  • 10 okur okuyacak.